|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
![]() | ||
| D Ü Ş Ü N C E G Ü N D E M İ | 26 KASIM 2005 CUMARTESİ | ||
|
|
Osmanlı medeniyetine yeniden bakmak
Tarihte ilk ve son örnek sayılabilecek Osmanlı'nın üç kıtadaki hakimiyeti geçmişin bir "numune-i imtisali" olduğu gibi gelecek asırlarda da ibret alınacak bir tecrübeye sahiptir.
Geçmişi yüceltmek veya aşağılamak için birtakım önyargılara sahip olmak yetmektedir. Osmanlı Devleti hakkında son yıllarına kadar haksız eleştirileri dile getirmek biraz cesaret istiyordu. Çünkü kendisine karşı yapılan adaletsizliğe tahammül edemediği için aynı davranışı başkalarına layık görmesi mümkün değildi. Herhangi bir konuda taşkınlık yaşanırsa üzerine gidilip mutlaka bir hâl çaresi aranıyordu. Böyle olduğu için de mutlaka çözüm üretilmesi ve haklıya hakkının teslim edilmesi Osmanlı medeniyet anlayışının temel unsurlarından birisiydi. Soy itibarıyla, inanç farklılıklarıyla ve Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarındaki birbirinden ayrı coğrafî konumlara sahip diyarlarda yüzlerce yıl Osmanlı idaresinde kalan toplumlar vardı. Tarihte ilk ve son örnek sayılabilecek Osmanlı'nın bu üç kıtadaki hakimiyeti geçmişin bir "numune-i imtisali" olduğu gibi gelecek asırlarda da ibret alınacak bir tecrübeye sahiptir. En zor şartlarda bile kendisine tebaa olmuş herkesin şahsi meselelerini yakından takip etmeyi bir vazife olarak görmekteydi. Yemen'deki bir Müslüman Arap'ın derdinin veya Bulgaristan'daki bir Ortodoks'un sıkıntısının hallinde onlara öncelikli olarak birer insan gözüyle bakmak esastı. İlgilenilen kişinin Müslüman olması durumunda onun için "din kardeşi" ifadesi kullanılırdı, ama, diğeri için de sadece sahip olduğu kimliğinden dolayı aşağılayıcı bir ifade kullanılamazdı. Anadolu'nun herhangi bir köşesindeki vatandaşı rencide edilmişse onun dinine, soyuna ve makamına bakılmadan gereken yapılırdı. Böylesine bir dünya düzeni kurma başarısını gösteren devletin varlığı tam aksini düşünen devletler için büyük bir engeldi. Haliyle Osmanlı Devleti'nin olabildiğince zayıflatılması, hatta gerekirse tarihten silinmesi gerekiyordu. İlk defa bütün dünyanın hakimiyetini eline geçirme fırsatını yakalayan Avrupa'nın sömürgeci devletleri, Osmanlı hakkında son derece karalayıcı faaliyetlerde bulunuyorlardı. SÖMÜRGECİLERİN KORKUSU Oysa, bu ilgi, tamamen temsil edilen makamla alakalıydı: Eğer temsil ettiği halifelik makamının hakkını vermek istiyorlarsa tabii olarak Asya'da, Avrupa'da, Afrika'da, hatta Amerika kıtasında bulunan Müslümanlarla yakından temas kurmak durumundaydılar. Bunun kendi görevlerinin bir gereği olduğu şuurunu taşımaları yanında bu uzak bölgelerdeki Müslümanlar'ın da bizzat talebiyle gerçekleşiyordu. Ancak altı asır boyunca elde edilen tecrübeler ışığında sadece din kardeşleri değil, herhangi bir insan adaletsizliğe maruz kaldığında kim olduğuna bakılmadan kendileriyle ilgilenilmekteydi. Sarayın menfaati için, kendi Müslüman tebaası için başkalarının hakkına asla el uzatılamazdı. Hele hele yabancı toplumların yaşadığı yurtları ellerinden alınarak başta insan unsuru olmak üzere yeraltı ve yerüstü kaynakları sorumsuzca kullanılamazdı. Böyle olduğu için sömürgeciliğin önünde büyük bir engeldi. XIX. yüzyılın sonu ile XX. yüzyılın başında yeni kurulan sömürge düzenlerinin devamı için Osmanlı'nın varlığı ciddi bir tehlike idi. 1884'te Osmanlı ülkesini gezen bir Fransız seyyah Avrupa'da edindiği Osmanlı tasavvuru ile bizzat gelerek edindiği tecrübe arasında hiçbir benzerlik olmadığını görmüştü. Topraklarında Hıristiyanların ve Musevilerin huzur içinde yaşadıklarını, Arap yarımadasındaki medeniyetten uzak kabilelerin bile kendileriyle bir Osmanlı idarecisi muhatap olduğunda huylarından nasıl vazgeçtiklerini büyük bir hayranlıkla müşahede etmişti. Osmanlı'nın gayri müslim tebaasına adilane ve tahammül sınırlarını zorlayan yaklaşımına hayranlığını gizleyememişti. Kendi medeniyet anlayışını idaresi altındaki her yerde aynı anda yaymaya çalışması herkese karşı ortak tavır sergilediğinin bir işaretiydi. Anadolu'ya bir meslek okulu açmışsa aynısını Yemen'e, Trablusgarp'a, Beyrut'a açmaktaydı. Bugün anadil konusunda Türkiye'ye meydan okuyan Avrupalılar'ın ağzından eski sömürgelerinde kendi dillerinin hâlâ niçin öğretildiğiyle ilgili en ufak bir ifade duyamayız. Çünkü Afrika yerlilerinin anadilleri onlar için dil sınıfından bile kabul edilmemektedir. Osmanlı topraklarındaki en küçük toplumların konuştuğu diller bugün hâlâ konuşulmaya devam ediliyorsa, inançları hâlâ yedi asır önceki gibi muhafaza edilmişse bunun gerçek sebebi, Fransız seyyahın da fark ettiği gibi Osmanlı medeniyetinin, idaresi altındaki toplumunun tamamını bir bütün halinde görmesinin bir sonucudur. Haliyle onu parçalara ayırmadığı için birini diğerinden üstün tutma gibi bir anlayışı da olamazdı.
|
![]()
|
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |