T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 29 KASIM 2005 SALI
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Karikatür
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  Hayat
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Dil Burcu
İbrahim KARDEŞ


Değer

Dilimizin yapısı tanımlanırken, "sondan eklemeli bitişken bir dil" olduğu söylenir. Bu, dilin birimleri olan sözcüklerin yapımında da, cümle içinde çeşitli görevler alırken dizilişlerinde de sözcük kök ve gövdelerine uygun eklerin getirildiği anlamına gelir. Sözcük türetmek için kullanılan eklere "yapım eki", sözcükleri birbirleriyle anlamlı ilişkilere sokarak tamlamalar ve cümleler oluşturmakta kullanılan eklere "çekim eki" denir. Kökler "isim kökü", "fiil kökü" diye ayrıldığı gibi, ekler de "isim çekim eki", "fiil çekim eki" diye ayrılır. Fiil çekim eklerinden bazıları, fiilden isim yapmaya yarayan yapım eki olarak da kullanılır. Bu durum, sözcüklerin türünü ve anlamını belirlerken dikkatli olmayı gerektiren sonuçlar doğurur. Örneğin, "geçmiş" sözcüğünün türü, "Buradan bir atlı geçmiş." cümlesinde fiildir de, "Geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer." cümlesinde sıfattır ve "zaman"ı nitelemektedir. Aynı sözcük, "Geçmişi bilmeyen, geleceğe hazırlanamaz." cümlesinde "isim" veya başka bir deyişle "isimleşmiş sıfat" olarak karşımıza çıkar; tıpkı aynı cümlede yer alan "gelecek" sözcüğü gibi.

Fiillerimizi geniş zamanda çekmek için kullandığımız "-er, -ar, -ır, -ir, -ur, -ür" eki, aynı zamanda sıfat-fiil yapım eki olarak da kullanılmakta ve bu ekle türetilen sözcükler, sıfat olarak kullanıldığı gibi, isimleştikleri de görülmektedir. "Yazar", "kasa"nın önünde sıfatken, masanın başında "müellif" olarak oturabilmektedir. "Gelir, gider, çıkar, çizer, yarar, atar, toplar, yatır" bu yolla oluşmuş ve yaygınlaşmış sözcüklerdendir. "Olur, umar (çare), eder (fiyat) gibi sözcükler de benimseneceğe benzemektedir.

Değmek fiilinin asıl anlamı, bir nesneye dokunmak, o nesne ile arada herhangi bir boşluk kalmayacak biçimde yakınlaşmak, temas kurmak demektir. Bugün kullanmakta olduğumuz birçok sözcük gibi, "değmek" de, eskiden sert ünsüzle başlardı; yani "teğmek" idi. Geometri terimi olarak kullanılan "teğet", bize sözcüğün bu eski biçimini hatırlatabilir. Teğet, bir doğrunun herhangi bir eğriye bir noktada, sadece bir noktada değmesiyle ortaya çıkmaktadır. Bugün teğet terimini kullananlardan kaçı "değme"yi düşünmektedir, bilmiyorum. Ama bu terimin "değet" olarak değiştirilmesinin yararlı olacağını sanıyorum.

Değme, iki varlık arasında ilişki kurmanın, iki varlığın birbirlerinden haberdar olmalarının; birbirlerini ölçmelerinin, tartmalarının, taşımalarının, deklemeye, dengelemeye çalışmalarının gerek şartıdır. Değme olmadan, değerleme, değerlendirme olmaz. "Bugüne dek", "oraya dek" derken kullandığımız "-e kadar" anlamındaki "-e dek" edatı da, sanki bu "değmek" fiiliyle bağlantılı. "Bugüne dek", "bugüne değinceye kadar", "oraya dek", "oraya dokununcaya kadar" değil midir? Belki de sözcük "tek- / teğ-, dek- / değ-" biçiminde değişti. Öyleyse, "Dek getiremedim." diyen insanlarımızın, "Denk getiremedim" yerine yanlışlıkla böyle söylediklerini sanmaktan vazgeçip doğru söylediklerini düşünebiliriz.

Bir el, bir başa değer ve onu geniş ve ince bir okşayışla okşar; böylece hem okşayan elin değeri artar, hem okşanan başın.

Bir el, bir başı döğmeye kalkıştığında genişlik, yerini saldırı veya savunma amaçlı bir büzülmeye, yuvarlaklaşmaya bırakmış olur. Döğme, içindeki düşmanlığı, öfkeyi ve/veya karşısındakinde bulunan ve/veya bulunduğu ve/veya kötü olduğu sanılan bir şeyleri dökmeyi amaçlamaktadır.

Hayatımızda parayla veya maddeyle ölçebileceğimiz değerler bulunduğu gibi, paha biçemeyeceğimiz, gerekirse uğrunda canımızı verebileceğimiz değerler de vardır. İnsanların değerleri, herhalde neye değip değmediklerine, neyi değerli saydıklarına, neyi değersiz bulduklarına bağlı. Bu buradan bizim bakışımızla ve kolayca yapabileceğimiz bir değerlendirme. Ancak, bu öznel değerlendirmenin dışında ve üstünde, daha nesnel bir yargı da var bence. O da Allah'ın insanı vahyine muhatap olabilecek niteliklerle donatıp emanetine "değer" kılmış olmasıdır.

Geri dön   Mesaj gönder   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi