T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 29 KASIM 2005 SALI
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Karikatür
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  Hayat
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Yusuf KAPLAN

Demokrasi mi, fallokrasi mi?

Türkiye'de demokrasi değil, fallokrasi (hadım edici bir düzenek) hâkim. Lacan'cı psikanalist-feministler, fallokrasi'nin hâkim olduğu toplumları, "efendi/köle; biz/onlar; ben/öteki; hakim/mahkum; hadım edenler / hadım edilenler... karşıtlıkları üzerine inşa edilmiş toplumlar" olarak tanımlarlar.

Andrea Dworkin'e göre, bu tür toplumlarda, "tüm siyasi, kültürel, toplumsal ve ekonomik hakimiyet kurma; 'merkez'deki güçlerin, ötekini hizaya getirme biçimleri, bu karşıtlıkları esas alarak egzersiz edilir. Ötekine karşı sistematik olarak sadist ve maço bir tavır takınılır. İktidar aygıtlarına hâkim olan güçler / söylemler, kendilerini merkeze alarak ötekileri periferiye iterler; adeta zincire bağlayarak herhangi bir yere/yöne doğru hareket etmesini önlemiş olurlar."

Osmanlı'da restorasyon olarak başlatılan modernleşme programlarının Cumhuriyet döneminde kültür ve medeniyet değiştirme projesine dönüştürüldüğünü görüyoruz. Cumhuriyet modernleşmesi, Dadacıları ve sürrealist ressamları; ya da Warhol'u ve Pollack'ı aratmayacak, sert ve savruk (=fallosentrik / "hadım edici") fırça darbeleriyle "çizilen" naif ve retoriksel bir modernleşme projesidir.

Şerif Mardin, Cumhuriyet modernleşmesinin, "Türkleri, İslam kültüründen uzaklaştırma projesi" olduğunu söyler. Muhammed Arkoun, bu projeyi, "Batı kültürünü de, İslâm kültürünü de tam olarak kavrayamayan elitler ve aydınlar tarafından tepeden uygulanmaya çalışılan retoriksel ve naif bir yenileşme projesi" olarak tarif eder.

Böyle bir yenileşme projesinin başarıa ulaşabilmesi mümkün değildi/r. Değişimin doğal (toplumsal, kültürel ve ekonomik) süreçlerini ve bağlamlarını yoksayarak başlatılan bu proje, Türk toplumunun yüzyıllar süren tecrübesi, mücadelesi ve birikimi sonrasında geliştirdiği anlam haritalarını ve anlamlandırma pratiklerini total olarak olumsuzlamıştır. O yüzden, kaçınılmaz olarak Türkiye'de epistemolojik ve ontolojik bir kopuşun ve vakumun (=boşluğun / kimlik krizinin) yaşanmasına, toplumumuzun ideallerini, ruhunu, dinamizmini ve yönünü yitirmesine yol açmıştır.

Bu proje, Philip Robins'in deyişiyle, "elitlerle/aydınlarla toplumu karşı karşıya getirmektedir". Batıdan gelişigüzel bir şekilde aşırdığımız ve "kendi" iktidar aygıtlarımızı ve çıkarlarımızı pekiştirmekte kullandığımız laiklik, demokrasi, hukuk devleti vs. gibi kavramlar ve kurumlar, sürekli olarak mitleştiriltiği ve fetişleştirildiği için kısa devre yapmaktadır. Örneğin Türkiye'deki laiklik söylemi, fallosentrik (="hadım edici") bir şekilde süblime edilerek (=yüceltilerek) fetişleştirildiği ve mitleştirildiği için zorba bir aygıta dönüşmekte; toplumun kollektif bilinçaltı bu fallosentrik saldırganlığı/şiddeti reddettiği için, laiklik, çok daha fallosentrik nitelikler kazanmaktadır.

Bu durum, bir söylem olarak laikliğin kendi kuyusunu kazması demektir. Türkiye'deki primitif laikçilerin kafalarının basmadığı bu gerçek, hem toplumdaki, hem de elitlerdeki/aydınlardaki paranoyanın kontrol edilemez ve dramatik bir şekilde tırmanış göstermesine; traji-komik takiyye biçimlerinin geliştirmesine; dolayısıyla Türkiye'de, baştan çıkarıcı bir "akıl tutulması" hâlinin yaşanmasına; Türkiye'nin, sürekli olarak "gibileri oynamasına", yapay kavgalarla ve sorunlarla boğuşmasına yol açmakta; bu nedenle de Türkiye bir türlü kendine gelememektedir.

Ünlü İtalyan düşünür Gramsci, 19. yüzyıldaki İtalyan aydınlarının portrelerini şöyle çizer: "İtalyan aydınları, bazen tesadüfen halkın arasından çıksalar da, halkla bir bağlantıları olduğunu hissetmiyorlar. Retorikçilik hariç tabii. Yine, halkın ümitlerini ve hislerini bilmiyorlar ve kavrayamıyorlar. Halkla iliş-kileri, tümüyle kopuk; hiç bir temele sahip değil; tam bir kast gibiler; halkla hiç bir organik ilişkileri yok."

Sahi, Gramsci, Türkiye'deki elitleri ve aydınları mı tarif ediyor yoksa?

Geri dön   Mesaj gönder   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi