|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
![]() | ||
| Y A Z A R L A R | 30 KASIM 2005 ÇARŞAMBA | ||
|
|
Dün söylediğimizi bir kez daha tekrarlayalım: "..'Saray kavgaları'ndan kaynaklanan 'rejim krizleri', rant mücadelelerinden üreyen 'siyasi karar ve meşruiyet tartışmaları' gündemi bıktırırcasına işgal etse de, Türkiye'nin daha 'derin sorunlar'ı var. Bu derin sorunların hemen tümü topluma, doğrusu toplumsal bütünlüğe ilişkin sorunlardır…" Ne var ki sıra bir türlü bu sorunlara el atmaya gelmiyor. Belki de bir yanıyla 90'ların atmosferinden kurtulamıyoruz. Türkiye'nin 90'lı yılarını kuşatan çatışma ve gerginliklerin istikameti belliydi: Önce toplum siyasetin içine, ardından siyaset devletin içine hapsedilmiş, tüm tartışmalar, tüm sorunlar devlet etrafında, devlet meselesi olarak ve devlete hakim olmak mantığıyla sürdürülmüştü. Bu dalganın önemli bir diğer sonucu olmuştu: 'Depolitize', yani politikadan soğumuş, uzaklaşmış bir toplumun siyasete tepkisi. Siyasi mücadelelerin kişisel ve dar çıkarlara endeksli olduğu, gerginlikleri beslediği bir ortamda bu durum pek şaşırtıcı değildi. Devlet alanı ile siyasi alan arasındaki çizginin kaybolduğu durumlarda, yani hem devletin siyasi alanı işgal ettiği, hem de siyasetçinin devlet organları ve kurallarını ilkesizce siyasileştirdiği durumlarda ise hiç mi hiç şaşırtıcı değildi. Ne var ki, madalyonun bir de diğer yüzü vardı... Siyasetten soğumanın getirdiği bu tepki, siyasetin tamamen devre dışı kalması isteğine değil, tersine yeniden doğması talebine işaret ediyordu. 1999 yılından itibaren yapılan her genel seçim kitlesel bir şekilde yeniden siyasetçiye ve siyasete yöneldi. Daha doğrusu ülkenin maruz kaldığı 'yönetim krizi'nden çıkışa yöneldi. 2002 seçimleri ve ardından girilen değişim ve tartışma süreci istikameti ne olursa olsun bir ölçüde toplumun yeniden keşfedildiği, devreye girdiği bir evreyi başlattı. Ancak yukarıda da söyledik: süregiden bir sorun var. Bu sorun toplum tasavvuruna ilişkin… Böyle bir tasavvura sahip olmadığı için siyasetçi Kürt meselesi, tesettür sorunu gibi damardan toplumsal sıkıntılara ve tıkanıklıklara çözüm bulamıyor. Bırakın çözüm bulmayı, yanlarına bile yaklaşamıyor. Bu temel sorun aşılmadıkça geriye toplumsal sorunları buzdolabında tutmak ve böyle yaptıkça onları azdırmaktan başka çare kalmıyor. Zamanıdır ve siyasetçi artık kendisine şu soruyu sormalıdır: Toplumda ne oluyor, siyasette ne oluyor, orduda ne oluyor, Güneydoğu'da ne oluyor; bunlar biririni tetikleyerek neden zincirleme bir dönüşüm sistemi içinde evriliyorlar? Bu sorulara yanıt bulabilmenin bir ön koşulu var: Bu ön koşul siyasetçinin kendi tasavvur ettiğinden daha farklı bir toplumla karşı karşıya olduğunu bilmesidir… Özetle "siyasetçinin zihninde, muhayyel olduğu için yıllardır arayıp bulamadığı, bulamadığı için kah kızdığı, kah küstüğü, kâh suçladığı hayali toplum ya da topluluk fikrinin yerini, gerçek, kökü, inancı, ekonomik talepleriyle varolan bir toplum düşüncesinin alması gerekir…" Meseleyi şöyle de anlatmak mümkün: Bir siyasi yapı neden krize düşer? İhtiyaçları farklılaşan, yapısı karmaşıklaşan bir toplumun yenilenen, artan, nitelik değiştiren taleplerine yanıt vermeyi reddederse düşer. Yani bu talepleri ve talep sahiplerini sisteme entegre edebilecek sosyal, kültürel, siyasi önlemlere yanaşmazsa düşer. Yani değişimi hastalıklı bir gelişme olarak görürse düşer. Çünkü bu durumlarda, toplumsal gidişatı göremez, yönlendiremez hale gelir. Bu durum kuralsızlığa, ilkesizliğe, hepsinden önemlisi otoriterleşmeye hız kazandırır. Kürt sorunu ve tesettür meselesi gibi alt üst edici sorunlar ancak mantık böyle kurulursa ve ancak toplum keşfedilirse çözüm yoluna girer…
|
![]()
| ||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |