T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
D Ü Ş Ü N C E   G Ü N D E M İ 30 KASIM 2005 ÇARŞAMBA
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Karikatür
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  Hayat
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

YÖNETEN:
Yusuf KAPLAN


ÇAĞIMIZI ANLAMAK: "AYARTICI OYUNU" GÖRMEK

Dünyayı bir sirk'e çevirdiler: Tehlikeli bir sirk'e: İnsanları dünyada olup biten vahşî olaylara karşı duyarsızlaştıran, yabancılaştıran, körleştiren bir sirk'e:

Saddam Hüseyin, yargılanıyor. Bush yönetimi ise bizzat Amerikan medyası tarafından yalancılıkla suçlanıyor ve sorgulanıyor. Bush'u sorgulayanlar, olup bitenleri bilmiyorlar mıydı? Kesinlikle biliyorlardı. Ama "iş bitene kadar" "sus"maları gerekiyordu.

Bugün, dünyanın en büyük düşünürlerinden Jean Baudrillard'ın nefis bir makalesini yayımlıyoruz:

I. Körfez Savaşı için "savaş diye bir şey olmadı; olup biten, insanları ayartan, renkli, gözkamaştırıcı bir oyundan ibaret olan naklen yayın" deyince, ne demek istediği anlaşılmamıştı Baudrillard'ın.

Ama şimdi anlaşılıyor: Irak'ta insanlık-dışı katliamlar, işkenceler ve zulümler irtikap ediliyor ve dünyanın kılı kıpırdamıyor! O yüzden Irak işgali için, "insanlığın vahşilik çağına geri dönüşü" demek zorunda kalacaktı çağımızın vicdanı Baudrillard.

İslâm'ın şeytanlaştırıldığı bir zaman diliminde, "haksız küresel sisteme tek direnen güç, İslâm" diyebilecek yürekliliği gösterebilen bu büyük düşünürün bugün yayımladığımız metni, 11 Eylül'ün nasıl ayartıcı bir tezgâh olduğunu, ABD'nin "önleyici terör"ü dünya hakimiyetinin yegane stratejisi ve maskesi olarak nasıl kullandığını gözler önüne seriyor.

Baudrillard'ın, çağımızı, medyanın dilini anlamadan anlayamayacağımızı, medyanın dilini anladığımız zaman nasıl ayartıcı bir kapanın içine kıstırıldığımızı gösteren bu nefis makalesini Volkan Yücel'in "sıkı" çevirisiyle sunuyoruz…
(YUSUF KAPLAN)


11 Eylül'ün ve Irak savaşının maskesi

11 Eylül ve Irak işgali, neyi maskeliyor, neyi içerde tutuyor ve hangi "şeytan"ı def ediyor ona bakmak lazım. Bu savaş hayalidir. Ortada, savaşı gerektirecek hiçbir durum yoktur; nihai hedefte bir düşman da yoktur

  • JEAN BAUDRILLARD*
    Ne Yana, Ne Karşı, Hayli Aykırı (Ni pour, ni contre, bien au contraire, 2003). Cédric Klapisch'ın bir filminin ismiydi bu… Ne savaştan yana, ne savaşa karşı… Bu "hayli aykırı" durum, savaş ve savaş-olmayan arasındaki farksızlık aslında… Buna karar vermeden önce olup bitenin haline bir bakmak gerekiyor. Gerekiyor; çünkü bu savaş aslında bir "olup-bitmeyen" / "vuku-bulmayan" bir şey... Ve asıl saçmalık da şu: Bu olup-bitmeyen'le / "vuku-bulmayan"'la ilgili konuşmak... Neyi maskeliyor, neyi içerde tutuyor ve hangi "şeytan"ı def ediyor ona bakmak lazım öncelikle. Çok fazla cevap aramaya da gerek yok: Bu, savaşın 'olup bitmeyen'ine karşı çıkan, onu ele veren bir 'olup biten': 11 Eylül...

    SAVAŞ MASKELİ BİR BALO

    Analize başlangıç, bu iptalin kastı, bu silme isteği ve asıl olup bitenin aklanması niyetinden yapılabilir. Sırf bu yüzden bile bu savaş hayalîdir, hatta tahayyül-dışıdır… Çünkü ortada, savaşı gerektirecek hiçbir durum yoktur; nihai bir hedef de, hatta gerçek bir düşman da yoktur. Saddam, burada sadece kağıt bir kukla…

    Bu savaş, sadece "olup-biten"in onsuz gerçekleştirilemeyeceği bir komplo düzenidir. Sonucu, daha başlangıcından önce daimileşmiştir. Ve bu sonuç şu an bile "gerçek"tir, gerilimse "maskeli balo"nun bir parçası olarak sürdürülmekte, hiç olmayacak son(uç)suz bir savaşa doğru gevşemektedir. Bu, tam da gelecekte bizi bekleyen gerilim ve ancak evrensel ihtiyatilik (önleyicilik) prensibi formundaki dağınık bir terör ve şantaj "günceli"dir.

    Bu mekanizma, yakınlarda çekilen Azınlık Raporu (Minority Report, Steven Spielberg, 2002) filminden de çıkarsanabilir: Yakın gelecekteki suçu önleme temelinde "suçlu"lar, daha suçu işlemeye fırsat bul(a)madan polis güçleri tarafından enselenirler. Bu tamamıyla Irak'taki savaşın da senaryosu: Yılanın başını küçükken ezmek (Saddam'ın kendine özgü tehditlerini dillendirirken ettiği söz de buydu).

    ÖNLEYİCİ TERÖR STRATEJİSİ

    Peki, soru şu: Umulan suç işlene(bile)cek miydi? Kimse bunu bil(e)meyecek; çünkü zaten "önlendi" (Saddam'ın da hiç bir önemi yok aslında!)... Ancak, Saddam üzerinden bütün bu "olabilirlere" yönelik bir "otomatik geri-programlama" ortaya çıkıyor: Dünya çapında bir illet, bu önleyicilik iddiası: Sadece bir suçu değil, egemen dünya düzenini bozmaya aday basit bir "olup-biten"i / "vakıa"yı bile: Önleyici terör stratejisi.

    Bu tam anlamıyla ameliyatla şeytan almaktır, hiç olmayan (kolayca imha edilebilecek) bir düşmanı yok etmektir: Ölümün ameliyatla alınması! "Sıfır Ölüm" (Zero Mort) giderek evrensel güvenliğin yürütücüsü olmaktadır. Dengesiz bir terörle sürdürülen gerçek bir caydırma ve doğum kontro(lör)lü(ğü)… Güvenlik tabelasının altına yerleştirilen bu soğuk savaşsız caydırıyı, bu dengesiz terörü ve acımasız önlemi bir dünya stratejisi haline sokma…

    "Şeytan", ihtiyat dışı gelen her şeydir artık, böylece de ihtiyat aralığının dışında olan, bırakılan her şey... 11 Eylül'de de olan buydu tabii ki. Savaşın "olup-bitmeyen"ini kesin biçimde ele veren olay, işte bu "olup-biten"! 11 Eylül, imkânsız ve de tahayyül ötesi bir hadise. İmkânsızlığı, tabii ki, sözde kalan bir şey: (Felaket filmleri bile böyle bir senaryo ummadı, aksine mümkünlüğünü ortadan kaldırdılar!). Bu aşırı öngörülmezle de ilgili (dediği olmadan doğruluğu da olmayan bir paradoksa benzercesine)…

    Süren savaştaki bütün fark, onun açıkça tasarlanmış, planlanmış ve daha olmasına bile gerek duyulmadan öngörülmüş olmasında. Eğer "gerçek"ten oluyorsa da, sanal olarak bittiği için bir "olup-biten" olma şansı yok. Yani gerçeklik, sanal bir ufuk! Bu sanal yer-değiştirme [gerçek'le sanal olan'ın yerdeğiştirmesi, sanal olan'ın gerçek katına yükselmiş olması-çev.], 1. Körfez Savaşı'nın bir kopyası olması nedeniyle de destek altında (aynen Bush'un, babasından kopya olması gibi). İşte "olup-biten", bu kritik, bu kopyalar tarafından iki defa paranteze alınmış durumda.

    SADDAM BAHANE

    Perspektifi böyle kurunca, sürmekte olan savaşın aslında sadece Saddam görüntüsü altında nasıl bir olup-biten ikamesi, nasıl bir hayalet ya da kukla olay olduğu saptanabilir. Bu, Amerikalılar için bile hayret verici bir pus. 11 Eylül'le beraber dünyaya yönelik devasa bir "doğum kontro(lör)lü(ğü)" vazifesi hem de bir yas tutma geleneği olarak gelişti. Bu sefer de geriye dönük olarak aynı ihtiyatilikle 11 Eylül hiç ol(a)madı fikri kullanıldı… Umutsuz ve son(uç)suz bir çaba...

    Ancak bu önleyici şantajın, nihai amacı ya da objektif sonucu ne? Bu, bir suç iştirakinin ve dünyanın akıldışı bir yöne sevkinin önlenmesi ya da iyiye, güzele taşınması çabasının başarıya ulaşması girişimi değildir! Hatta petrol ve diğer direkt jeostratejik hesaplar bile, işgalin altında yatan nedenler olamaz. Nihai hedef; güvenliği bütünüyle sağlanmış dev bir düzen kurmak ve insanları nihai bir "olup bitmeyenin" bitarafları kılmaktır! Bir bakımdan hedef; tarihin sonu'dur [Amerikan liberalizminin rakipsizliği, nihai zaferi ve dolayısıyla tarihin sona erdirilmesidir-YK] ancak muzaffer bir liberalizm ya da Fukuyama'nın demokrasi tahakkuku değil, önleyici terörün "mümkün olan" her "olacağa / vakıaya" koyacağı bir son…

    HEDEF: DÜNYA EGEMENLİĞİ

    Terör, her yerde damıtıldı, ayrıştırıldı. Sistem, güvenlik himayesi altında kendini terörize etmeyi bıraktı. Bu, terörizmin "kendi zaferini" ilan ettiği noktadır. Ve sanal savaş, "dünya düzeni"nde zaten kazanılmıştır, terörizmse dünya düzenin yeniden-kurulması sürecinde sembolik bir zafer kazanmıştır. Dünyanın küreselleştirilmesi de esasen 11 Eylül'de bit(iril)miştir: Pazarın ya da yatırımın küreselleştirilmesi değil; demokratik, liberal, faşist ya da totaliter tüm güçlerin koalisyonuyla sembolik bir dünya egemenliğinin başarılması… Bütün silahlar tek bir "yabancı"ya çevrildi. Ve bütün çıkarımlar, bütün hesaplar, bütün oyunlar, icat edilen bir 'şeytan'ın tezahürüne karşı bilendi. Ancak o hâlâ içinden herkesin türediği dünya düzenine karşı ve terör patlamasıyla yaratılan karşı düşmana da… Olması her an olası anlaşılmaz bir savaş nazarında terörizm, küstahlığı ve dünyayı yöneten orantısız gücü patlatacak.

    Bu ihtiyatî (önleyici) terör, kendi "insancıl" ve "demokratik" prensipleri gereği oluşan küçük görme hâli içinde, Moskova tiyatrosu olayında dramatik bir doruğa ulaştı; her şeyin aynen "Deli Dana" hastalığında sürülere yaşatıldığı gibi. Kıyımda esirler ve teröristler karıştırıldı, bu asli faili de ele verdi. Terörist ilke, bütün bir nüfusa biçildi. Bu gücün örtülü zannı; nüfusları, ona karşı birer terörist tehdit olarak görmektir… Terörizm de kendi eylemi içinde, insanlarla aslında işte böyle bir dayanışma aramaktadır, ama onları 'bulmadan'. Ancak işte bu, onu bu vahşi moda içinde, suça istemsiz iştirak ettiren güç, aynı zamanda.

    Bizler, gücün sanal esirleriyiz ve bütün nüfuslara karşı olan güçlerin koalisyonlarıyla ilgiliyiz.

    SANAL OLANDAN HAKİMİYET

    Bugün bu durum "dünya görüşü"ne yapılacak saygısızlığa sebep çıkarılabilecek savaşın yakınlığı nedeniyle görülebilir durumda. Paul Virilio, bir "küresel sivil savaş"tan bahsetmek adına da güven buluyor kendinde bu sayede. Olanların en dramatik siyasi sonucu; uluslararası her şeyin, temsilin ve meşruiyetin yıkımı, altüst oluşu... Dünyadaki kitlesel gösteriler, savaşa karşı topyekün bir gücün varlığını gösterse de, onlar sadece bu temsil çatlağında birer endişeli sempton açıklığı. Kimse savaş istemiyor... Ama bu, kamuflaj altında bulunan bütün güçlerin onayı olsun ya da olmasın, olacak…

    Bu noktadan sonra biri diyebilir ki: saf güç de nedir hâkimiyet iddiası taşımıyorsa? Güç, egemenliğini temsilden alarak içine çektikçe ve kendine politik bir neden buldukça, her zaman bir denge tatbik edecek, kendine bir kavga ya da ihtilaf bulabilecektir. Ancak gücün bu silici formu, kendini doğadaki gibi değil, artık "teknolojik bir başkasıyla" kavurarak fevrileştirmekte. Ve meşru bir zemin ya da gerçek bir düşmana sahip olmayan bu güç (çünkü o onu bir tür kriminal hayalete çeviriyor), kendi nüfusuna karşı vicdansızca bir geri dönüşe sürüklenmektedir.

    Ancak gücün en gerçek yanı; sonu'dur! İhtiyat, caydırıcılık, güvenlik ya da kontrol içermeyen güç, sembolik düzlemde acizdir. Oyuna taşınamaz ve sonunda da kendine yönelir! İşte bu zayıflık, dünya düzeninin bu iç iflası ve terörün kendi başına kol gezmesi, başarısız bir oyunla kendini ele veren şuursuz bir endişe gibi… Yani 11 Eylül hadisesi, içinde "dünya gücü"nün yüzünü yitirdiği dev bir tahrik'ten başka bir şey değil. Ve bu savaş, bir tahrik olmanın ötesine geçip 11 Eylül'ün aşağılığını silemeyecektir! İşte burada korkunç olan, bu sanal dünya düzenin, "gerçeğe" kaydını böyle bir faaliyetle yapabilmekliğindedir.

    Terör "olay"ı tuhaftı, hem de dayanılmaz biçimde... "Savaş-olmayan"a gelince: Endişe verecek kadar teröre karşı bir aşinalık başlatıyor ve kazandırıyor…

    *Jean Baudrillard, sosyoloji profesörü, kültürel takas teorisyeni ve düşünür.

    Geri dön   Yazdır   Yukarı


  • ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Spor | Yazarlar
    Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
    Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi