|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
![]() | ||
| K Ü L T Ü R - S A N A T | 29 KASIM 2005 SALI | ||
|
|
Yazarken içimdeki çocuğu izliyorum
Yazdığı hikayelerle okuyucuyu kalbinden yakalayarak onu geçmişin izlerinden bugüne taşıyan Cihan Aktaş son hikaye kitabı 'Duvarsız Odalar'la okurunun karşısına çıktı. Kapı Yayınları'dan çıkan kitabında Aktaş, içindeki çocuğu izleyerek çıktığı yazma serüveninde, günlük hayatın sıradanlığını zihnimizde berraklaştırarak bizi sıradan insanların, küçük dünyalarının gizemine çekiyor. Hikayeleriniz sıradan hayatımızın içinde saklı sahici imgelerle süslü. Günlük hayatın ayrıntılarında boğulmaksızın kaleminizi oynattıran şey nedir? Bu şey önce bir tercih, ardından da tecrübeyle alakalı sanırım. Günlük hayatla ilgili hikayeyi sevmek bir tercih, onun ayrıntılarına boğulmamayı başarmak ise teknikle alakalı. Bu ikincisi biraz da tecrübeyle kazanılıyor. En başında nasıl bir hikaye olduğunu biliyorsunuz ama o hikayeye yaklaşmak için, bazen kitaplaşmasına izin vermeden ciltler dolusu yazmak gerekiyor. Birkaç yıldır yılın çoğunu İran'da geçiriyorsunuz. Ancak hikayelerinizin beslendiği yer Türkiye. Bu kendinizi orada bir yabancı gibi hissetmenizden mi kaynaklanıyor? Nedir? Yazdıklarımızı oluşturan özün çok erken yaşlarda oluştuğunu düşünüyorum. Oturup da şu güne ait bir hikaye yazsak bile orada içimizde daha önce yerleşmiş herhangi bir izlenimi, gözlemi, duyguyu, sesi, müziği kullanmadan edemiyoruz. Bu kitapdaki hikayelerinizde de yine yerlere, evlere ve yaşadıkları hayata mesafeli bakan insanlar var... Evet yabancılaşma diye isimlendiriyorum ben bunu, ya da anneye ait veya geleneğe ait evden koparken, kendi evini kurmakta karşılaşılan güçlük. Kurulacak yeni eve ilişkin büyük iddialardan yola çıkılsa da sonuçta modernlik adına oluşturulan herhangi bir şey kendini gelenekle ilişkilendirmek zorundadır. Postmodern olan da, belki böyle bir uzlaşım ihtiyacının alanı. Kitabınızdaki hikayelerde bir ev ve aile modeli sorgusu çok belirgin. Duvarsız Odalar, mahrem sayılan nice değerin ve olgunun yeniden tanımlandığı bir döneme de işaret ediyor olabilir. Bize ait değerler iptal edilmek istenirken Batılı anlamda bir uygarlık ve ahlak nosyonu da oluşturulabilmiş değil. Toplumu ayakta tutan dengeler altüst olmuş durumda. İşte bu altüst oluş nedeniyle de yazıyoruz, kelimelerimizle, cümlelerimizle dağılmakta olanın toparlanmasına yardımcı olabiliriz duygusuyla...
Dağ Yolcuları'nda modernize edilmiş bir bakışla Ferhat ile Şirin'i anlatıyorsunuz. Aşk, kadınların çok fazla yazmak istemediği bir alan. Kadın aşka bakışını neden ortaya koymuyor? Kadın yazarlar aşktan sözetmeyi severler aslında ama aşkı Muazzez Tahsin, Kerime Nadir anlatısından daha üst seviyede anlatma kaygısından da kurtulamazlar. Girard'ın anlattığı gibi, romantik yalanla romansal hakikat arasında bir fark var, aşka dair metinler bu farkın en belirgin olduğu alan bence. Süte katılan su gibi aşk adına yazılanlara ne katılırsa katılsın alıcı bulur gibi görünüyor ama bu yöndeki sürüm aynı zamanda aşk üzerine sahici yazmayı da zorlaştırıyor. Günümüzün kısa süreli aşklarının sınavlar karşısındaki dayanıklılığı, bu alanda yazılmasını umduğumuz metinlere bir ironi karıştırmadan edemeyeceğimiz kadar yetersiz.
Tamamlayamadığım hikayelerim var Yazmak isteyip de yazamadığınız hikayeleriniz oldu mu hiç? Ya da sonunu getiremediğiniz hikayeleriniz var mı? Yaşamakta olan insanların çok çarpıcı yanlarını belirginleştiren hikayeler yazamıyorum. İnsan yakınlarının, sevdiklerinin hassasiyetlerini dikkate almadan edemiyor yazdığında, oysa aynı zamanda en iyi anlatabileceğimiz kişiler onlar. Bu açıdan yayınlamaya cesaret edemediğim ya da tamamlayamadığım hikayelerim var. Bazen kahramanlarla görüş alışverişi yaparak yazıyorum: Kitaptaki Küp Şekerler'i, kahramanıyla msn'de yazışarak yazdım.
Bir gazinin ağzından 'Kore Savaşı' Eski MİT mensubu Ruscuklu son çalışmasında 1940'lı yıllarda doruğa tırmanan komünizm ve emperyalizmin çatışmasının zorunlu bir sonucu olan Kore Savaşı'nın iç yüzünü ve Türk ordusunun savaştaki yerini ayrıntılarıyla irdeliyor. 'Kore Savaşı Unutulan Savaş ve Gazi Faruk Pekerol'un Anıları' adıyla Alfa Yayınları arasından çıkan kitapta, Kore Savaşı sonlanırken ortaya çıkan kanlı bilanço şöyle anlatılıyor: "Kore Yarımadası'nda dört milyon civarında erkek, kadın ve çocuk öldü. Bunun iki milyonu ise sivillerdi. İngiliz ve Amerikan kuvvetleri savunma hattından çekilmeye zorlanmış olmasına rağmen, hiçbir düşman saldırısı Türk Tugayı'nın cephesini yarmayı başaramadı. Türk askerleri ise 718 şehit verdi."NATO'ya üye olabilmek için Türk askerinin bilmediği bir ülkede, ideolojik savaş uğruna bizim olmayan bir savaşa sürüklenişi eleştirilen kitapta yer alan savaş gazisi Faruk Pekerol'un gemiye binip, 234 esir Türk'ten biri olarak Türkiye'ye dönmesinden sonra kaleme aldığı hatıralar da okuyucuyu derin bir sorgulamaya davet ediyor. Kitapta Ruscuklu Türk askerleri için şu değerlendirmelerde bulunuyor: "Çok uzaklarda ve çoğunun ismini dahi belki de ilk defa duydukları bir ülkedeydiler. Öyle de olsa, ülkenin menfaati için, düşman olarak gösterilen askerlerle çarpışacaklardı. Ülkenin siyasi geleceği, onların göstereceği kahramanlığa bağlıydı. Onlara öyle anlatılmıştı... " Çocuk kalbindeki sevginin ibadeti Seni çok seviyorum Allah'ım, hepimizin içimizden söylediği bir sözdür. Sevgi, Rabbimizin kalbimize yerleştirdiği güzel bir duygudur çünkü. İşte bu duygulardan çıkan Melek Çe, yeni kitabı 'Seni Çok Seviyorum Allah'ım' ile bu güzel duyguyu çocuklara yaşatmayı hedefliyor. Melek Çe'nin Uğurböceği Yayınları'ndan çıkan diğer çalışması "Namazın, Rabbimiz Allah'ı anmanın O'nunla söyleşmenin bir yolu olduğunu" vurguluyor. Çocuklara namazı tavsiye edip usulü öğreten 'Namaz Kitabı' da 'Seni Çok Seviyorum Allah'ım' gibi renkli ve zengin resimlerle destekleniyor. Geçmiş zaman olur ki Abdülhak Şinasi Hisar'ın, Pierre Loti'nin İstanbul'daki izini sürdüğü ve Türklerle dostluğunu ortaya koyduğu 'İstanbul ve Pierre Loti' YKY'den çıktı. Loti'nin İstanbul fotoğraflarının yer aldığı kitapta 'geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer' dedirten hatıralar tam ve asil bir kadirşinaslık içinde sunuluyor. Hikmet'ten masallar 'Edebiyat bütün çeşitleriyle masalla başlar, masalla biter' diyen Nâzım Hikmet'in çocukların hayal dünyasından büyüklerin gerçek dünyasına uzanan 16 masalı 'Sevdalı Bulut' adıyla okurla buluşuyor. Usta yazarın çağdaş ile gelenekseli kaynaştıran anlatımı, Cem Kızıltuğ'un çizimleriyle sunuluyor okura. Huzurun kaynağı aile Yusuf Ömeroğlu, 'Huzur Ailede Başlar' adlı çalışmasında, huzur içinde bir yaşam sürülebilmesi için ailede olması gereken bazı prensipleri ele alıyor. Gülyurdu Yayınları'ndan çıkan kitapta,insanın huzuru dinin sıcak atmosferinde bulduğunun altı çiziliyor ve ahlaki eğitimin verileceği ilk yerin aile olduğu vurgulanıyor. Çocuk günlüğünden Türkiye'nin önemli fotoğrafçılarından Merih Akoğul'un 'Saklı Günlükler' isimli kitabı Saklambaç Yayınları arasından çıktı. Çocuklar kadar büyüklerin de keyifle okuyacağı nitelikteki kitap, küçük bir çocuğun diliyle aktarılan bir günlükten, gündelik hayatın ayrıntılarına dair renkli kesitler sunuyor. Dinler ve hakikat Hint alimlerden Şihabüddin ve Burhanüddin Mirza'nın kayda geçirdiği din tartışmaları tutanağını Ulvi Murat Kılavuz Türkçe'ye çevirdi. İz Yayıncılık'ın neşrettiği 'Dinleri Tartışmak: Dinlerin Hakikat Anlayışı Üzerine Oturumlar', 1800'lü yıllarda dinlerin hakikat anlayışlarını gösteren bir belge niteliğinde.
|
![]()
|
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |