|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
![]() | ||
| Y A Z A R L A R | 30 KASIM 2005 ÇARŞAMBA | ||
|
|
Allah'ın talihli kullarından biri olmalıyım. İstanbul'a geldim geleli Sultanahmet ve civarında çalışıyorum. İstanbul'un kalbini dinliyorum yani. Dinlemek iyi de, son zamanlarda tuzluya oturuyor. Bir fincan çay beş kağıda çıktı. Ayrıca ben çayı fincanda değil, ince belli bardakta içmeyi severim. Neymiş efendim, turistik tarife imiş. Sultanahmet Köftecisi esasen halkın rağbet ettiği ucuz ve kaliteli bir yerdi. Biz de epeyce bir zaman devam ettik. Turizm orada da önümüzü kesti. Artık halktan bir ailenin oturup yediği köfte, piyaz ve irmik helvasından oluşan yemeğin hesabını verirken terlediğini görüyorum. Ben evde çalışmayan, yazmayan; bahçelerde kahvelerde okumaya-yazmaya alışmış (kötü bir alışkanlık ama ne yapalım olan olmuş bir kere) bir adamım. Ne yani şimdi bahçelere, kahvelere gidemeyecek miyim? Gidemeyeceğim çünkü oturacak kahve de kalmadı. Eskiden Molla Fenari Camii'nin karşısında bir Kanaat Lokantası vardı. Küçük bir esnaf lokantası. Çeşidi az, lezzeti yerinde, malzemesi temiz ve kaliteli, üstelik halkın kesesine uygun bir mekan idi. Gider karnımızı doyurur; bitişiğindeki Erzurum Kıraathanesi'nde tavşan kanı çaylarımızı içerdik. Şimdi ikisi de yok. Onların yerinde Saltanat Otel ve Restoranı yükseliyor. Yaşımız çok genç iken cümbür cemaat Sirkeci'deki Köfteci Fahri'ye giderdik. Fahri kaldırımdan gelen kabadayı bir adamdı. Köftenin yanında iyi kurufasulye yapardı. Biz az sayıdaki masaları doldurur, hepimiz fasulye söylerdik. Bir gün dayanamayıp patladı: "Ulan yiyecekseniz, bir iki porsiyon da köfte yiyin, yoksa defolun gidin. Sizin yüzünüzden dükkâna müşteri gelmiyor, köfteler elde kalıyor." Allah rahmet eylesin Fahri'de gitti, dükkân da kapandı. Gazanfer Ağa Medresesi'nde bulunan Türkiye Yazarlar Birliği'nin İstanbul Şubesi iyi-kötü oturup, gölgelendiğimiz, sohbeti koyulaştırdığımız bir âşina mekan idi. Tamir ve tadilat yapılacak diye kapısına kilidi vurdu. Bu sebeple geçen yaz çil yavrusu gibi dağıldık. Bendeniz Sahaf İbrahim'in kapı önündeki sandalyelerine sığındım. Yaz geçti, güz bitti. Umuyorum seneye sezon açılışında yeniden Yazarlar Birliği'nin o çok sevdiğimiz medrese atmosferine kavuşuruz. İlgililere duyurulur. Halk Ramazan münasebeti ile iftardan sonra Sultanahmet'e akın etti. Bu defa "yahu burayı da panayır yerine çevirdiniz" diyerek heyheylenenler oldu. İyi de güzel kardeşim bu halk ne halt edecek, nere gidecek yani. Kazara turistik bir mekanın kıyısına ilişecek olsa hemen tepesine dikiliyorlar: "Kalkın buradan, az sonra turistler gelecek". Anladık turist döviz getiriyormuş. Bu sebeple yeşili seviyor, çimlere basmıyoruz. İyi de gelen dövizi kapanlar gidip Kanarya adalarında keyif çatıyor, yani bize bir şey damlamıyor (Damlıyor mu, damlamıyor mu iktisatçılar bilir. İktisatçıların işine karışılmaz. Onlar şoför gibidir. Kendileriyle araç hareket halinde iken konuşmak yasaktır). Bir yer turizme açılıyorsa, turistler için düzenlenir. Rengini, kokusunu, sesini, neşesini, canlılığını, insanlarıyla birlikta tüm özelliğini kaybeder. Kartpostala döner (örnek: Soğukçeşme Sokağı). İstanbul'u turizme açmak isteyenlere sesleniyorum. Bu arada halkı kaybettiğinizi unutmayın. Halkı; yani mekanın ve zamanın ruhunu. Kapitalizm herşeyi satılığa çıkarmış gidiyor. Onun arabası var ama ruhu yok, bildiğimiz-anladığımız mânada ahlakı da yok. Lütfen siz bu yola sapmayın.
|
![]()
| ||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |