|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Daha önce yaşadığımız üç darbenin ortaya çıkardığı toplumsal travma, benzer şekilde, postmodern darbenin en önemli sonuçlarından biri olarak etkisini bugün de sürdürüyor. Postmodern darbenin hafızalarda oluşturduğu tortular toplumda derin izler bırakmakla kalmadı; buna paralel/sonuç olarak bugünkü siyasal yelpazeyi de önemli ölçüde şekillendirdi. Oysa konuşulmayan husus, daha derin şekillenme yani tepeden gerçekleştirilen 'siyaset dizaynı'ndan çok toplum bilincinde meydana getirdiği kırılmanın siyasete ve siyaset tarz/lar/ına nasıl yansıyor oluşudur. Bu süreçte yaşanan bireysel olduğu kadar toplumsal travma sadece belli bir kesimle sınırlı kalsaydı, 'derin biçimlendirme' dediğimiz süreç siyasetin dizaynı konusunda bu kadar belirleyici olmayacaktı. Postmodern darbenin muhataplarında ortaya çıkan bir açıdan "değişim", bir başka açıdan bakıldığında 'ideolojik itirafçı'lık olarak algılanan dönüşüm, farklılaşma; hayat tarzı ve dünya görüşü ne olursa olsun hemen herkesi kuşatan, toplumsal planda bilinçaltının ortaya çıkardığı siyasal tavra dönüşen bir ruh halinin yansımasıdır.
Korku bileşenleri
Daha açık şekilde ifade edecek olursak, 28 Şubat sürecinin arkasında ortaya çıkan siyasal gerilim, toplumsal yırtılma, ekonomik çöküntü, ideolojik korkuların hortlatılması gibi hemen her kesimin kendinden pay bulduğu 'ortak korku hali'dir bugünkü siyasi yapıyı biçimlendiren. Bir daha o günleri yaşamamak için oy verenler kadar, irticanın önünü kesmek için de oy kullanmak gibi, paradoksal olduğu kadar anlaşılabilir siyasal tavır geliştirdi toplumumuz. Adına istikrar denilen belli dengelerin korunuyor olması toplumun pozitif bir siyasal tavrından çok, korkular üzerine inşa edilen edilgen bir tutumun yansımasıdır. Ekonomik krize yakalanmamak, siyasi kaosa sürüklenmemek, darbeleri kışkırtıyor olmamak, marjinal görüntü vermemek gibi endişelerden beslenen çağdaşlaşmak, devrimleri korumak, değişmek şeklinde tezahür eden tutumların siyasete yansıması farklı korkuların bileşkesinde somutlaşan bugünkü siyaseti şekillendirdi. Tıpkı irticanın yeniden hortlayacağı, devrimlerin elden gittiği kuşkusunu duyan, aynı zamanda sosyo-politik ve ekonomik statülerini yitirdikleri korkusuna kapılan seçkinlerin bu telaşla tüm rasyonalitelerini kaybetmeleri gibi. Farklı 'korku bileşenleri'nin iç politikayı dizayn etmesi gibi dış politikada da benzer tezahürler ortaya çıktı. İç politikadan bağımsız olmamak kaydıyla Türkiye'nin dünya sistemi içinde alacağı yer ve ilişkilerini de belirleyen yine bu korkular oldu. Toplumsal bilincimizde o denli derin iz bırakmış olmalı ki bu kırılma, siyasal bloklaşmalarını korku üzerine inşa eden iki farklı kesim birbirlerine karşı kendilerini güvende hissetmeleri için benzer arayışa girmeye zorlandılar. Bu durum siyasal tarihimizde çok ender görülen bir duruma işaret eder. Resmi seçkinlerin dış politikada eğilimleri/tercihleri, Türkiye'yi götürmek istedikleri istikametle sessiz yığınların tercihleri arasında hemen her zaman zıtlıkla tanımlanan bir ilişki mevcut olagelmiştir. Yani resmi seçkinlerin Batıcılık adına dünya sistemi içinde memleketin olmasını istedikleri yerle postmodern darbenin mağduru sayılan kesimlerin tercihi arasındaki farklılıkta ortaya çıkan yönelim…
28 Şubat'ın başarısı
Farklı toplumsal/ideolojik kesimlerin farklı korkularının en somut olarak buluştuğu nokta Avrupa Birliği konusunda ortaya çıkmış bulunuyor. Bu farklı kesimler umutlarından çok korkularını bastırmak için AB sürecini desteklemekte; bu konudaki performansından dolayı hükümeti kutlamakta hatta kutsamaktadır. Bir daha postmodern darbelerin mağduru olmak istemeyenler kadar postmodern 'darbe zorunluluğu'nu ortadan kaldırmak isteyenler de AB'nin korkularına çare olacağını düşünmektedir. AB konusunda birleşen bu iki korku biçimi ilginç biçimde Amerikan'ın Ortadoğu politikaları konusunda ayrışmış görünüyor... ABD işgaline ve muhtemel politikalarına karşı çıkanlar dengeleyici bir güç olarak AB'yi görüyor. Amerikanın BOP çerçevesinde yürüttüğü stratejiyi içine sindiremeyen geniş kesimlerle bunu savunmak isteyenler de aslında savunmalarını Amerikan yenilmezliği üzerine kuruyor. Daha doğrusu, küresel hegomonya stratejisi yürüten Amerika'yı desteklemeyen Türkiye, korkutularak ikna edilmeye çalışılıyor. Tıpkı Amerikalı gazeteci Pollock'un yazısın örnek göstererek, iç dengelerdeki gerçekleşmesi muhtemel değişikliklerin yani korkunun geri dönmesiyle tehdit etmelerinde somutlaştığı gibi. Amerika'ya karşı olmak bu anlamda fazla anlam ifade etmiyor. Çünkü ABD yanlıları; Amerika'yı Ortadoğuda yapıp ettikleriyle savunmaktan çok başımıza ne türden çorapların örüleceğini hatırlatarak, bir tür korkuyu geri çağırarak siyasileri iknaya çalışıyorlar. Böylesi ahlaksız teklif karşısında hiçbir toplumun destek verdiği görülmemiştir. Oysa konuşulması gereken her iki kesimin de korkusuna çare olarak sarıldığı 'Türkiye'nin AB'ye icbar ediliş' sürecidir. Dünya sistemi, Türkiye'nin uluslararası dengelerdeki pozisyonu kadar içerden toplumsal, kültürel anlamda dizayn edilişini, yani toplum mühendisliğini AB üzerinden gerçekleştirmek istemektedir. Türkiye'de gerçek kaygı sahiplerinin tavırlarını belirlemesi gereken husus, dahil edildiğimiz bu süreçtir. AB uzun vadede ABD ye alternatif bir şemsiye olmadığı gibi, aralarında gerçek anlamda bir kamplaşma olduğunu varsaymak da muhaldir. Olsa olsa ABD himayesinden kurtulmaya çalışan Avrupa'nın rüştünü ispat etme gayreti söz konusu olabilir. 28 Şubat'ın, varsa eğer, en büyük başarısı; halktan kaçan batıcı seçkinlerle, seçkinlerin baskısından kaçan sessiz yığınların AB'ye ikna edilmiş olmasıdır. Bütün mesele, Avrupa medeniyetinin en somut oluşumlarından biri olarak AB'nin, postmodern darbe mağdurları açısından "yağmurdan sonra tutuldukları dolu" olduğunun anlaşılmasıdır. Yoksa, hiçbir sömürgeci güç hiçbir toplumda sempati toplamamıştır. Amerikan işgaline, döktüğü kana karşı olmanın anlamı kalmamaktadır...
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |