|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Herkesin zeki, kurnaz ve açıkgöz olduğu bir dünyada yaşamak ister miydiniz? "Evet" cevabını vermeden önce lütfen biraz daha düşünün: Birlikte çalıştığınız, aynı evi paylaştığınız, işiniz düşen, temasta bulunduğunuz herkesin çok zeki, kurnaz ve açıkgöz olduğu bir dünya... Kendi hesabıma söyleyeyim: İstemezdim... Ben oyumu dengeli bir Türkiye'den yana kullanıyorum. Çok zekiler, kurnazlar da, açgözlüler de olsun, ama akıllılar, saflar ve diğergâmlarla yanyana, omuz omuza... Zekâ, bildiğiniz gibi, hepimizde bol miktarda var. Kimse başkalarından daha az zeki olduğunu bu yüzden asla kabul etmiyor. Eh, zeki insan ne yapar? Bildiği konularda serbestçe hareket etse bile, fazlaca mâlumat sahibi olmadığı sorunlarla karşılaştığında kendisinden daha bilgili olanları bulup onlara danışır... Bununla da yetinmez, kitap, dergi, dosya karıştırarak başkalarının bilgilerinden, evrensel birikimden de yararlanır... Hepimiz çok zekiyiz, ama hepimizin zeki bir insandan beklenen davranışı sergilediğini söyleyebilir miyiz? Hayır. Başkalarına danışmayı da, araştırma yapmayı da sevmeyiz biz. Dünyanın her tarafında düşünce üreten yüzlerce, bazılarında binlerce kuruluş vardır, bizdekileri "Say" derseniz, bir-ikiden fazlasını hatırlayacağımı sanmam. Yoktur da ondan... Araştırma yapmakla yükümlü akademik kurumlarımız bile bilinenlere yeni bir unsur eklemez... Keşifler ve icatlar konusunda övünülecek neyimiz var bizim? İşte burada devreye 'kurnazlık' giriyor. 'Zeki' insanız, ama zekâmızın bizi danışma ve araştırmaya sevk etmesi beklenirken, biz kısa devre yapmayı, kestirmeden sonuç almayı daha uygun buluruz. Eksoz borusunu tamir ettirmek yerine deliği sakızla örtmektir işimiz... Otomobil kazaları, yangınlar, ekonomik krizler hep kurnazlığımızın sonucudur; bazen uluslararası ihtilâflar çıkarmayı bile başarırız kurnazlığımızla... Her zaman olumsuz değildir elbette kurnazlığımızın sonucu; başkalarının ağzını sulandıran şipşak servetlerin, diplomaların, şöhretlerin ardında ya kendimizin ya da bir başkasının kurnazlığı yatar... Zekâmızın yönlendirdiği istikamete doğru yürümek yerine kurnazlığa sapmamızla açgözlülük arasında bir ilişki olduğu da muhakkak. Önümüzdeki örnekler hep kurnazlık ürünü olduğu için, ne yapalım, zorluğa tâlip olacak değiliz ya, biz de o örnekler gibi davranmaya başlarız. Buna bizi sevkeden güdünün adıdır açgözlülük... Bir şeyi elde ettiğimizde onunla yetinmeyip daha ötedekine gözümüzü dikeriz... Mübarek adam, işgal ettiğin makama gelebilmek, ününe sahip olabilmek, servetini elde edebilmek için ülke insanlarının en az yarısı sağ kolunu feda etmeye hazır olduğu halde, niye daha fazlasını istersin ki? "Neden?" sorusunun cevabı açgözlülük güdüsünde yatıyor. Hem zeki, hem kurnaz, hem de açgözlü olunca, insan, dayanılmaz biri olup çıkıyor. İşadamıysa yanına gitmek istemiyorsunuz... Politikacıysa varlığı etrafa huzursuzluk saçıyor... Bilimadamı geçinenlerdense, o ağzını açtığında kulağınızı kapatasınız geliyor. Bu tip insanların çoğunluğu teşkil ettiği, hep ön planda olmayı başardığı ülkelerde, huzur da, sükun da, zenginlik ve bereket de olmuyor... Bütün insanların zeki, kurnaz ve açgözlü olduğu bir ülkede bu yüzden asla yaşamak istemezdim... Bu hislerin yaşla epeyce ilişkisi olduğunu sanıyorum: Son zamanlarda heyecanımı yitirmeye başladım. Eskiden başkalarına hep kredi açarak yaklaşırdım, şimdilerde tıknefes kalacak kadar tezcanlı olduğumu fark ediyorum. Karşımdaki güzel giyimli insanlar, konuşmaya başladıktan az sonra, hırpani görüntüye bürünüyorlar gözümün önünde... Onlar konuşurken sizler muhtemelen ne dediklerini işitiyorsunuz, ben ise onların çok daha farklı mesajlar veren 'iç sesleri' ile muhatap oluyorum; bet kokan bir ağız kadar rahatsızlık veriyor onları dinlemek... Konuyu aklıma düşüren aslında en başta sorduğum soruya verdiğim cevabın devamı olan ikinci soru: Ya, akıllı, saf ve diğergâm insanlarla çevrili olsaydı etrafımız, insanlar zekâlarına, kurnazlıklarına güvenerek açgözlü davranışlar sergilemek yerine, mantıklı, hoş ve başkalarını düşünerek davranmayı yeğleselerdi? "Ben her şeyi bilirim, siz ne bilirsiniz ki?" tavrı yerine, akla gelen ilk düşünce, "Acaba bu konuyu kim daha iyi bilir?" olsaydı? Siyasîler, işadamları, akademisyenler, medya mensupları, araştırma ve doğruyu bulma peşinde koşmaya kendilerini ayarlasalardı? Bu bir ütopya elbette. Bizim ülkemizde kimse zeki olmadığını, bilgisizliğini itiraf etmeyeceğine, atak davranmazsa kendisiyle alay edileceğini sandığına göre, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir ütopya hem de... Babalar ve anneler cehâletleriyle çocuklarını kendilerinden geride bırakacaklar, bilimsel düzeyimiz hiç ilerlemeyecek, siyaset hep aynı kısır döngü etrafında dolaşacak, iş hayatı başkalarının insafına kalacak... Ülkeyi yönetenler bir an durup "Acaba bir yanlışımız var mı?" diye sormayacaklar sözgelimi... Medya patronları, "Ya bu eleştirdiğimiz toplum bizim eserimizse?" endişesini asla yaşamayacaklar... Üniversitelerin kapısını tutanlar, "Bu kapıları mümkün olduğu kadar genişletelim, herkes girsin" demeyecekler. Keşke sorsalar, yaşasalar ve deseler... Öyle bir Türkiye ne güzel olurdu.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |