|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Avrupa Birliği sürecinin bazen Kıbrıs gibi büyük bir meseleye, bazen de olması gerekenden daha fazla kalkan bir polis copuna sıkı sıkıya bağlı olduğu anlaşılıyor. Üstelik kazanın ne zaman geleceği de hiç belli olmuyor. İstanbul'da gösterici kadınların polis tarafından coplanmasının AB troykasının ziyaretine denk gelmesi de işte böyle bir kaza görüntüsü veriyor. Türkiye-AB ilişkilerindeki uzun sessizlik döneminden sonra kıpırdayan ilk yaprağın polisin şiddet kullanımı olması talihsizliktir. Talihsiz olan sadece, troykanın görüntüler karşısında şoke olması veya olup bitenleri AB'ye aday bir ülkeye yakıştıramaması değildir. Gerek şu ki, AB ile Türkiye arasında bir süredir hiç de sempatik sayılamayacak bir ilişki biçimi gelişiyor. Türkiye müzakere tarihi almak gibi büyük bir avantaj elde edilmiş olsa da 17 Aralık görüşmelerinden itibaren Brüksel, Ankara'ya karşı antipatik bir tavır gösteriyor. 17 Aralık'a kadar geçen ve enformel ilişkilere daha çok pay veren diplomatik ilişki biçimi bu tarihten sonra etkisini yitirmeye yüz tutmuştur. Müzakere tarihi alınana kadar geçen süre daha çok politik ve tarihsel malzemelerle ilgiliydi. Şimdiden sonra ise, sürecin doğası gereği teknik ve formel bir takvim söz konusudur. Hem hükümetin, hem de müzakereleri yürütecek heyetin elinde sözgelimi vücud dili diplomasisi gibi bir avantaj olamayacaktır. Coplu görüntülerin bir talihsizliği de işte bu asık suratlılık sürecinin başlangıcına denk gelmesidir. Şimdi, benzer görüntülere Avrupa'da da rastlandığını veya bu gibi olayların eskiye oranla azaldığını anlatmanın yararı yoktur. İstanbul Valisi'nin dediği gibi, "polisin tahrik edilmiş olması" veya son aylarda müdahale edilen sadece üç vak'a yaşanması durumu kurtarmaya yetmemektedir. Gerekçesi ne olursa olsun, polisin yaptığı şey kabul edilmesi imkansız bir harekettir. Şiddet eğilimi ve kontrolden çıkış kamu görevlisine yakışmayan bir davranıştır. Coplanan, sonuçta savunmasız bir göstericidir. Üstelik de bir kadındır… Artık, "Türkiye'nin iç meselesi" olarak tanımlanacak bir konu kalmadığını herkesin anlaması gerekiyor. Zinanın cezalandırılması da böyleydi, kadın göstericinin coplanması da… Böyle olması, yani ülke sınırları içinde gerçekleştirilen her olayın Brüksel'in ilgi alanına da girmesi, sonuçta Türkiye'nin talep ettiği bir ilişki biçimidir. Tam üyelik hedefi böyle bir bağlantıyı zorunlu ve gerekli kılmaktadır. Sürecin bütün nimetlerinden yararlanıp, sıra kritik edilmeye gelindiğinde AB otoritesini tanımamak da bir opsiyon değildir. Müzakere süreci bazı eski alışkanlıkları gereksiz kılmaktadır. AB'nin yeni dönemdeki yaklaşımını anlamak için dün Brüksel'den yükselen seslere kulak kabartmak yeterli olacaktır. Cop olayının hemen öncesinde Dışişleri Bakanı'nın AB Türkiye Temsilcisi için sarfettiği "o da kim oluyor" cümlesine verilen şu cevap durumu özetlemeye yetmektedir: "Türkiye, AB Komisyonu'nun politik denetimi altında olduğunu unutmamalıdır. Ayrıca, İstanbul'daki olaylar da (polisin kadın göstericileri dövmesi) Türkiye'de reformların uygulanması için AB'nin sıkı denetiminin şart olduğunu gösteriyor." Bundan sonraki adımlarda Avrupa'dan tolerans veya birtakım eksiklerin gözardı edilmesini beklemek hayalcilik olacaktır. Sadece çetin bir görüşme takvimi değil, Türkiye'nin hata yapmasını bekleyen bir müzakereci grubu ile karşı karşıya bulunulduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor. Böyle olduğu için de bir polis, bir kadın ya da bir bakan sürecin doğrudan aktörleridir. Müzakere sürecini kilitlemek veya müzakereleri krize sürüklemek için bir cümle ya da bir cop darbesi yeterli olacaktır.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |