|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
1945'te Hiroşima ve Nagazaki'ye attığı nükleer bomba sonucunda yüzbinlerce insanın ölmesine ve sakat kalmasına sebep olan Amerika'nın, diğer ülkelerdeki bu silahların varlığını meşru bir savaş sebebi olarak görmesi acaba ne kadar etiktir?
11 Eylül saldırılarını, dış politikası açısından yeni bir açılım fırsatı olarak gören ABD'nin, son zamanlarda en çok dile getirdiği söylem 'terör ve kitle imha silahları' olmuştur. Atlantik'in diğer ucundaki ülkesini, Afganistan, Irak ve İran'ın yıkıcı saldırılarından korumak için 'önleyici savaş' (pre-emptive war) doktrinini savunmuştur. Buradan yola çıkarak uluslararası sistemde hiçbir meşruiyeti olmadığı halde II. Körfez Savaşı'nı başlatmış, uluslararası sistemi tamamen yok saymış ve her zaman referans gösterdiği BM'yi bile dikkate almamıştır. Kısacası ABD, 11 Eylül saldırılarının, kendisine 'teröre karşı sınırsız mücadele' hakkı verdiğini savunmaktadır. Pasifize etmek istediği ülkeleri 'haydut ülkeler' (rough states) ya da 'şer ekseni' (axis of evil) grubuna dahil edivermiştir. Hedefler belirlendikten sonra, önce Afganistan arkasından da Irak etkisiz hale getirilmiştir. Afganistan ve Irak'tan sonra her ne kadar, şimdilik olası gözükmese de yeni savaş alanı olarak ibreler İran'ı göstermektedir. İsrail neden görmezlikten geliniyor? İran üzerine yapılması muhtemel bir saldırının da çıkış noktası yine kitle imha silahlarının imhası bahanesi olacaktır. Fakat öncelikli hedef neden İran? Sadece bu ülke mi kitle imha silahlarına sahip ya da sadece bu ülkedeki silahların varlığı mı dünya barışı için tehdit oluşturmakta? Bugün İran'ın nükleer silah teknolojisine sahip olma ihtimali -henüz sahip olmadığı halde- dahi bir tehdit olarak algılanırken, uzun menzilli ve nükleer başlıklı füzelere sahip olduğu kesinleşen İsrail neden görmezden gelinmektedir? Bütün bu çifte standartlara göz yuman ABD'nin de nükleer sicili pek de iyi değildir. 6 ve 9 Ağustos 1945 tarihinde Hiroşima ve Nagazaki'ye attığı nükleer bomba sonucunda yüz binlerce insanın ölmesine ve sakat kalmasına sebep olan bir ülkenin -ve hâlâ önemli sayıda nükleer silah başlıklarına sahipken- diğer ülkelerdeki bu silahların varlığını meşru bir savaş sebebi olarak görmesi acaba ne kadar etiktir? Eğer bu bir meşruiyet kaynağı olarak kabul edilirse, aynı durum İran içinde geçerli olacaktır. Çünkü İran da benzer bir mantıktan hareket ederek, İsrail'in nükleer silahlarını, kendi ülkesi için bir tehlike olarak algılayacak ve İsrail'e karşı önleyici saldırı da bulunabilme hakkına sahip olduğunu düşünecektir. Amerika gibi İsrail de geçmişte 'önleyici savaş' doktrinini tezini uygulamıştır. 1981 yılında Irak'ta barışçıl amaçlar için inşa edilen Osirak Nükleer Santrali, İsrail savaş uçakları tarafından imha edilmiştir. Fakat uluslararası sistem bu çifte standart karşısında da sessiz kalmayı tercih etmiştir. Ortadoğu'da nükleer silahlar bakımından tartışmasız üstünlük İsrail devletine aittir. Buna karşın uluslararası arenanın, BM'nin ve Uluslararası Atom Enerji Kurumu'nun (IAEA) İsrail'e karşı herhangi bir yaptırıma başvurmaması ise uluslararası sistemde çifte standardın ne kadar yaygın olduğunun en büyük kanıtıdır. Zaman zaman Güvenlik Konseyi'nin İsrail'e karşı almış olduğu kınamaya yönelik cılız kararlar da, Amerikan'ın 'veto' engeline takılmıştır. Hal böyle olunca Ortadoğu'ya demokrasi ve insan hakları getirmeye çalışan ABD'nin, İsrail'e hiçbir müdahalede bulunmayıp enerjisini Afganistan, Irak ve İran üzerine yoğunlaştırması ise ABD'nin insan hakları söylemlerinin tamamen bir bahaneden ibaret olduğunu ve asıl amacının bölgeyi ABD ve İsrail çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden yapılandırma çabası olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Cumhurbaşkanı Hatemi, nükleer gücü sadece barışçıl amaçlar için kullanacaklarını defalarca söylemesine ve Nükleer Silahların Yayılmasını Önlenme Anlaşması'na (NPT) dair ek protokolü imzalamasına rağmen hâlâ Amerika'yı ikna edememiştir. Bu protokol, IAEA yetkililerine, İran topraklarındaki nükleer santrallerde çok geniş inceleme ve denetim yapma imkanı vermektedir. Yani İran, bu hareketiyle "ben şeffaf bir devletim, buna inanmayan varsa gelsin denetlesin" demektedir. Bugün halihazırda ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa nükleer santrallere sahiptir ve nükleer silahlara sahip olma hakkı ise sadece bu beş ülkeye (Güvenlik Konseyi'nin daimi üyeleri) mahsus bir ayrıcalıktır. Dünya Nükleer Kurumu'nun (WNA) verilerine göre ABD 103, Çin 15, İngiltere 23, Fransa 59, Rusya ise 31 adet çalışmakta olan nükleer santrale sahiptir. Bunun yanında, ABD merkezli Silahların Kontrolü Kurumu (ACA) raporuna göre ülkelerin sahip olduğu nükleer başlık sayısı şöyledir: ABD'nin 6 bin, Rusya'nın 5 bin, Çin'in 300, Fransa'nın 350, Britanya'nın ise 200'ün altında. Yine aynı kurumun raporuna göre İsrail de 75-200 arası nükleer savaş başlığına sahiptir. İlk beş ülke, diğer ülkelerin de 'caydırıcı güce', yani 'nükleer silah teknolojisine' sahip olmasını istememektedir. Nükleer silahlanma konusunda İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler üzerine muazzam bir baskı yapılırken, Rusya ve ABD'nin yeni nükleer silah araştırmalarına başlaması, hatta Rusya'nın yeni bir nükleer silah geliştirdiklerini açıklaması, yapılanlar ile söylenenler arasındaki tutarsızlığın kanıtıdır. Amerika'nın çifte standardı ABD'nin nükleer silahsızlanmayı gerçekten ne için desteklediği konusunda şüpheye düşmemek elde değil. Demokrasi ve dünya barışı için mi yoksa kendi çıkarları için mi? İkinci seçenek tartışmasız daha ağır basıyor. Önemli enerji kaynaklarına ve nükleer güce sahip İran İslam Devleti'nin kısa ve uzun vadede Ortadoğu'daki Amerikan ve İsrail çıkarlarına hizmet etmeyeceğine şüphe yoktur. Mesela, İran nükleer silahlara sahip olmuş olsaydı, ABD ve İran ilişkilerinde 'güç kullanımı' yerine, uzlaşma ve diyalogun hakim olduğu 'diplomasi' yöntemi tercih edilecekti, daha doğrusu edilmek zorunda kalınacaktı. Çünkü savaş her iki tarafa da zarar vereceği için diplomasi zorunlu olarak en uygun seçenek olacaktı. Mesela, Soğuk Savaş döneminde de böyle olmuştur, ABD ve Sovyet Rusya arasındaki gerginliğin savaşa dönüşmesini engelleyen en önemli etken, her iki tarafın da olası bir saldırıya nükleer silahlarla karşılık verebilme kapasitesi olmuştur. Sonuç olarak, nükleer silahlanma hiçbir şekilde desteklenemez ya da haklı gösterilemez. Fakat dikkat çekmek istediğim asıl nokta ise; ABD'nin ve diğer Güvenlik Konseyi'nin daimi üyelerinin nükleer silahlara sahipken, nükleer silahsızlanma konusunda diğer ülkelere ahkam kesmesi ve dünya barışından bahsetmesi kabul olunamaz. Sadece Kuzey Kore ve İran'ın nükleer çalışmalarını engellemekle bu sorun halledilemez, bunun yanısıra Hindistan, Pakistan ve özellikle İsrail gibi devletlere de baskı uygulanması lazım. Sorumlulukta aslan payı ise önemli nükleer savaş başlıklarına sahip olan ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere'ye düşmektedir. Bu ülkeler de ellerindeki mevcut nükleer silahları imha etmeyi ve bundan sonra nükleer silahlarla ilgili yeni projeler yapmayacaklarını dair gerekli garantiyi verebilmelidirler. Ancak o zaman nükleer silahsızlanma alanındaki çifte standart kalkmış olur ve bu konuda gerek insanlık ve gerek dünya barışı için kayda değer bir ilerleme bekleyebiliriz. FATİH HRİSTİYAN MIYDI? YAHUT, ÇETİN ALTAN'IN BOŞ TEMENNİSİ! Türkiye ilginç bir ülke. Herkes her şey ile ilgili fikir ve kanaat bildirmek ve bunu hattâ başkalarına dayatmakta kendini yetkili görüyor. Aslında meşhur deyimle, "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak" bizde çok yaygın bir davranış. Biraz da işin içine ön yargılar, peşin hükümler, ideolojik ve siyasî at gözlükleri girdi mi, ondan sonra seyreyleyin bilgiç tavırları, cesur(!) çıkışları ve mangalda kül bırakmamaları. Türk basınının duayenlerinden Çetin Altan'ın 17 Kasım 2004 tarihinde Milliyet Gazetesi'ndeki köşesinde bir yazısı çıktı. "Politik Akrobasiler, Ekonomik Saydamlık ve Fatih'in Kilise Övgüsü" başlığı ile yayınlanan bu yazısında Çetin Altan, Fatih Sultan Mehmed'in bir gazelinin bugünkü harflerle aslını(!) yayınlıyor ve düz yazıya çevirerek(!), arkasından "meslekî bir kişilikten yoksun oldukları için, kimliklerine mistik bir fanatizmde koltuk değneği aramak"la suçladığı bazı insanların ısrarla gizlediklerini düşündüğü müthiş bir hakikati(!) açıklamak lütfunda bulunuyor ve büyük bir "cesaretle" Fatih Sultan Mehmed'in Hristiyan olduğunu(!) söylüyor. Hattâ, ardından yazdığı bir başka köşe yazısında yine bu büyük(!) tespitine göndermede bulunarak, bu gazelin (yazısında yayınladığı şekli ile) "Avniyâ bildi senin bir kâfir Hristiyan olduğunu / Belde zünnarını boynunda çelipayı gören" mısralarını "Türkiye'deki bütün kiliselerin, cümle kapısının iç tarafına asabilecekleri" müjdesini veriyor. Ancak, hemen şunu ifade etmek zorundayız ki; Çetin Altan, Fatih Sultan Mehmed'in (Avnî) bu gazelini -hangi kaynaktan aldı ise- çok kötü bir şekilde, kafasını gözünü yararak, tanınmayacak hâle sokarak yayınlamış ve büyük devlet adamı, şair ve sanat adamının kemiklerini sızlatmıştır. Ardından Üstad Altan, tanınmaz hâle getirdiği gazeli bu sefer inanılmayacak bir bilgisizlik ve ilgisizlikle nesre çevirmiş(!) ve klâsik edebiyatımıza -en hafif tabirle- ayıp etmiştir. Bu çeviri(!), aydınlarımızın kendi değerlerine ve bu arada Divan edebiyatına karşı ne derecede alâkasız olduklarının da ibret verici örneklerinden biridir. Şimdi biz, Fatih'in bu güzel gazelinin Çetin Altan tarafından kuşa çevrilmiş hâlini, mısraların yine Çetin Altan tarafından, gerçek anlamları katledilmiş, anlaşılmadığı için komik duruma düşürülmüş çevirilerini verecek ve ardından şiirin gerçek metni ile doğru çevirisini sunacağız. Hemen ifade edelim ki, şiirin bu doğru okunmuş metni ile bilimsel gerçeklere uygun çevirisi, Mayıs 2004 tarihinde Fethin 550. yıldönümüne armağan olarak yayınladığımız Fatih Divanı ve Şerhi adlı kitabımızdan alınmıştır. Üstad Çetin Altan, Fatih'in şiirini kuşa çevirerek yayınlamış, sonra gülünç bir şekilde nesre çevirmiş ve ardından da, da bu bilgisizliğinden aldığı cesaretle, ancak kendi toplumunun değerlerine ve inancına gol atmanın sevinci ile hiç olmayacak bir iddiayı dile getirmiştir. Sayın Altan ya hiç bilmiyor ya yanlış biliyor Bir defa bu şiirden Fatih'in Hristiyan olduğunu çıkarmak için insanın iyi niyetli olamaması gerekir. Kitabımızda da açıkladığımız gibi, baştan başa tasavvufî terimlerle yazılmış, kelimelerin hakikat ve mecaz anlamlarını birlikte kullanarak sanat yapılan bir şiirden bütün bu gerçekleri bilmeden, böylesi anlamlara ulaşmak gerçekten kutlanması(!) gereken bir cesaret olayıdır. Çelipa (put, haç), zünnar (papaz kuşağı), kilise, papaz, Hristiyan gibi kelime ve kavramların, tasavvufta ve tasavvuf edebiyatında ne tür ıstılahî (terimsel, mecazî) anlamlar taşıdığını, bunların nasıl mecaz kastı ile kullanıldığını bütün tasavvuf terimleri sözlükleri (Bir örnek: Prof.Dr. Süleyman Uludağ'ın Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Yayınları, İstanbul 1999) ve divan tahlilleri açıkça gösterirler. Meselâ, bu gazelin bizim kitabımızdaki çeviri ve izahına bakıldığı takdirde, "çelipa" (haç)ın tasavvufta "nefse ve nefsin eğilimlerine düşkünlük"; "zünnar" (papaz kuşağı)nın da "dünya ve dünya nimetlerine aşırı bağlılık" anlamında kullanıldığı görülür. Yine divan şiirinde sevgilinin, âşığın bağrına dökülmesi istenen saçlarının haça, yine âşığın beline sarılması beklenen sevgilinin kollarının zünnara (papaz kuşağı) benzetilmesi ile ilgili sayısız örnek bulmak mümkündür. Bir defa Çetin Altan gazelde geçen Arapça ve Farsça kelimelerin çoğunun anlamını hiç bilmediği, yahut da yanlış bildiği gibi; son beyitte geçen öz Türkçe "bilürdi" (bilirdi) fiilinin (sanırdı, zannederdi) anlamına geldiğinden de habersizdir. Kelime bu anlamda hattâ günümüzde bile kullanılmaktadır. Örnek olarak "Ben seni adam bilirdim..." sözünde de işte "Ben senin bir adam olduğunu sanırdım, meğer işe yaramazın biriymişsin!" anlamı vardır. Sayın Çetin Altan, Fatih'in Divanındaki ilk gazelin Hz. Muhammed'in övgüsünde yazılmış bir şiir (naat) olduğunu ve yine Divanda, İslâmî kavramlarla, İslâmın inanç, ibadet ve ahlâk ilkeleri ile süslü sayısız mısra ve beyit bulunduğunu biliyor mu? Bilmiyorsa, bu bilgisizliği ile neden böylesi gerçek dışı hükümler verebiliyor? Biliyorsa, adeta Fatih'in Hristiyan olmasını temenni ettiğini gösteren bu aceleci tutum (eski tabirle tehâlük) neyin nesidir? Fatih, Hristiyan olursa Çetin Altan'ın kazancı ne olacaktır; Müslüman kalırsa kaybı ne? 'İnsaf yoksa ne yapalım?'
Çetin Altan'ın, yazılarındaki "Kolay değil, insanoğlunun, çeşit çeşit koşullanmalardan kendini arıtması; hele bir de evrensel kalitede bir mesleği yoksa ve eski ezikliklerinden ötürü bir 'itibar' açlığına uğramışsa... Fatih Sultan Mehmet'in, 'Avni' mahlasıyla Galata'daki Ceneviz kilisesi için yazdığı övgü şiiri bile, bir hayli afallatabilir, kimliğini 'mesleğine' değil de, 'ırkıyla inancına' lehimlemiş birini.." "Genellikle mesleki bir kişilikten yoksun oldukları için, kimliklerine 'mistik bir fanatizmde' koltuk değneği arayan dostları çok şaşırtacak bir gerçek işte; Fatih Sultan Mehmet, Hristiyan olduğunu açıklamıştı..." ifadelerinden kalkarak biz de Üstad Altan'ın, "kimliğini ırkı ile milletinin inancına karşı oluşa lehimlemiş, ya da kimliğine materyalist bir fanatizmde koltuk değneği arayan bir dost" olduğu için gerçeklere böylesine "Fransız" kaldığını söylersek acaba yanlış mı yapmış oluruz? İnsaf dinin yarısıdır dostlar. O da yoksa, ne yapalım?
AZ İLE YETİNMEK Azla yetinmek fikri, tasavvufta meşhur 'bir lokma bir hırka' sözünü akla getirir hemen. Benim burada üzerinde durmak istediğim mesele bu değil. Benim, azla yetinmek mevzuunda anlatmaya çalıştığım şey, modern hayatla birlikte çoğalan iştahlarımızın esiri olmak yerine, varolmak sancısını çeken fertler olarak ihtiyaçlarımızı makul seviyede tutmak fikrini geçerli kılmaktır. Bu da, açgözlülükten uzak durarak, lüzumsuz ihtiyaçlara gözlerini ve kalbini kapalı tutma iradesini göstermekle mümkün olabilir ancak. İnsanı esiri haline getiren sahip olma duygusu açgözlülülüğün iktidarı olarak kabul edilmelidir. Bir kez esiri olmaya görün açgözlülüğün, sınırsız iştahların fitillemesiyle kararan gözlere, el etek öpen benliklere, çıkar üzerine bina edilmiş ilişkilere sahip utanılası kişilikler olarak çıkarsınız ortaya. Azla yetinmek, büyük bir fedakârlık düşüncesine sahibi olmayı zorunlu kılmaktadır. Bu dünyanın albenileri karşısında nefsin arzularına hayır diyebilmek iradesini gösteren kişi azla yetinebilir. İnsan arzusunu kamçılayan bin türlü ortamın bulunduğu zamanımızda bu öyle kolay bir iş değildir. Bunu başarabilecek kişilerin kuvvetli iradeleri, yüksel ahlakları, derin tefekkürleri, katıksız imanları olmalıdır. Aksi takdirde tökezlememek mümkün gözükmemektedir. Maddi olarak belli bir birikime sahipseniz, azla yetinmek fikrinin sizde kabul görmesi için büyük bir fedakârlık göstermelisiniz. Fâni bir insanın bu dünyada bâki arzular taşıması büyük bir yanılgıdan ibarettir. Bu tür arzular sabun köpüğüne benzer; elinde şişerek büyüyebilir, ancak, çok kısa süre sonra varlığından iz kalmayacak biçimde yok olur. O halde, azla yetinmek düşüncesini insanı disipline eden, kendi dışında yaşayan insanların sıkıntılarını fark ettiren, onlarla iç içe olmaya yönelten, fertten başlayarak içtimai dayanışma için büyük bir sosyal düzen oluşturan özelliğini akılda tutmalıyız hep. Fertten başlayarak kontrol altına alınamayan açgözlülük, yaygınlaşarak içtimai açgözlülük haline gelir ki, bugün başta ABD olmak üzere, dünyanın emperyalist ülkelerinin tam da böyle bir yapıya sahip olduklarını söylemek lazım. Açgözlülükleri, masum insanların haklarını gasbetmeyi meşru bir düşünce haline getirebilmektedir. Sorumluluk taşıyan kişi, azla yetinmekle, aç gözlülüğe, ihtirasa, paranın iktidarına, sosyal adaletsizliğe, yalana, zulme, arzuların hakimiyetine karşı dik durmasını bilmelidir. Aksi takdirde açgözlülüğün hakimiyeti altında bütün değer yargılarını arzuları belirler ki, bu da insan ve toplum için tam bir yıkımdır. Elias Canetti'nin dediği gibi, 'paraya güvenmeye alışmış bir insan onun değer kaybını kendi değer kaybıymış gibi hissetmeden edemez.' Bütün algılamalarını bu zaviyeden yapan bir insanın aza kanaat getirmeyeceğini söylemeye ise lüzum yok zaten.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |