AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
Y A Z A R L A R
Paranoya... mı?

Paranoya... Korkunun hastalık derecesindeki boyutu... Her şeyi korku meselesi haline getirmek... Acaba Türkiye'nin bazı kaygıları "paranoya" diye nitelenecek mahiyette mi?

Mesela Metal Fırtına romanı böyle bir paranoyanın yansıması mı? Amerika'nın Türkiye'ye karşı gerçekleştireceği muhtemel bir harekat korkusunun ürünü?

Amerika, Afganistan'ı Irak'ı halletti, Suriye ve İran'ı namlunun ucuna koydu... Bir başka takvimde Türkiye var mı?

"Neden olsun ki?

Türkiye Suriye ve İran gibi suç dosyası bulunan ülke mi?"

Bu sorular hemen seslendirilen sorulardır...

Bu ülkeye 7 yıl Cumhurbaşkanlığı, defalarca da başbakanlık yapmış bir isim... Süleyman Demirel... Dışişleri Bakanı Abdullah Gül kendisini hastanede ziyarete gelmiş ve onunla "herşeyi" konuşmuşlar... Bakın neler söylüyor Demirel:

"Gün ahenk içinde olma günü... Böyle dönemlerde ahenk şart."

"Böyle dönemler"i açmasını isteyen Yavuz Donat'a şunları anlatıyor:

"Eğer Kıbrıs meselesinde teklersek, arkasından Ermeni meselesi gelecektir... Batı'nın rahatsız olduğu olay Lozan... Hala içlerine sindiremedikleri anlaşılıyor."

Batı'nın gündeminden çıkmayan 82 yıllık bir hesaplaşmadan söz ediyor Demirel. -Ne istiyorlar? Diye soruyor Yavuz Donat.

-Sevr... ve bunu açık açık söylüyorlar... Utanmadan. Batı maraza çıkarmak istiyor.

Devam ediyor Demirel:

-Evet, rahatsız oldukları şey Lozan. Zira Sevr olsaydı Ermenistan'ı kurduracaklardı... 6 vilayetimiz gidecekti... Sonra Fırat'ın doğusunda Kürdistan... Ve Türkiye Anadolu'nun ortasında sıkışıp, kalacaktı. Arzuları buydu." (Sabah 11 mart 2005)

Demirel'e inanmalı mıyız yoksa eski Cumhurbaşkanı'nın korku nöbetleri geçirdiğini mi düşünmeliyiz?

Yıllarca Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık yapmış bir insan, bugün ülke yönetiminin sorumluluğunu taşıyanlara, aslında mevcut olmayan bir endişeyi enjekte edip, yanlış kaygılara - kuşkulara kapılmalarına ve yanlış kararlar almalarına yol açmak ister mi? Yoksa Demirel de aslında samimi ama, gereksiz korkulara endişelere kapılmış birisi mi?

Demirel, somut ve gündemde olan konulardan söz ediyor: Kıbrıs meselesi, Ermeni meselesi, Kürdistan tasarımı...

Kıbrıs ve Ermeni meselesinde gelişmeler Türkiye'yi rahatlatacak nitelikte değil ve işin ilginç yanı Lozan'da masanın öteki tarafında bulunanlar bugün Türkiye'yi zora sokacak sürecin de mimarları durumunda...

Kıbrıs'ta Rumları bir adım öne geçiren AB tam üyeliğinin kararı o dünyaya ait. Ermenilere soy kırım uygulandığını tanıma dayatması, o dünyanın patronluğunda gelişiyor. "Kürdistan" konusunda da Türkiye dahil tüm bölgeyi hareketlendirecek bir manipülasyon sürüyor.

Endişe etmek gerekiyor mu?

Amerika, bölgeye yönelik operasyonun patronu olarak, öncelikle Suriye, bir ölçüde de İran konusunda AB'yi yedeğine almayı başardı.

Şimdi Türkiye'ye "Neredesin?" diye soruluyor.

Bu "Tarafsız kalamazsın, Suriye ile oynaşamaz, İran'a müsamaha ile bakamazsın." anlamına geliyor. Yani Bush'un 11 Eylül sonrası ünlü tavrıyla "Ya bizimlesin ya da düşman!"

Türkiye, reel politik adına, bölgede Amerika'nın mutlak tanzim ediciliğini tanımak adına, sınırları dostlukla çevirme stratejisi gereği geliştirilen İran'a ve Suriye'ye "komşu - dost ülke"muamelesi yapmaktan vazgeçmeli ve her türlü yaptırımın yanında mı yer almalı?

Diyor ki Amerika: Bundan sonra her yerde komşun benim, benim komşuluğumu önemseyeceksin. Nasıl ki Irak yok ben varsam, yakın gelecekte İran veya Suriye de yok ben varım. Tüm dünyada ben varım! Ya da benim onay verdiklerim var. Ülkeler kalsa bile iktidarlar değişir ve benim onayladıklarım iktidar olur sen de eski iktidara oynamanın hüsranını yaşarsın.

ABD'nin dolaylı - dolaysız mesajlarında bunu mu okumalıyız?

Ülkemizde de bir kesim bunu okuyor ve "Ayağın yere bassın" diye Hükümetin kulağını çekiyor.

Dış politikanın gerçekçiliği adına komşu - momşu bir kenara bırakıp, Amerika'ya oynamak!

Acaba bu, Türkiye'yi korkularından arındırır mı?

Yani, Suriye ve İran'ı te'dib konusunda garip biçimde devreye giren ABD - AB konsorsiyumu "Türkiye'nin kaşları kara, gözleri kara" diyerek ayrı bir himmette bulunur mu?

Yoksa tüm alan tesviye edildikten sonra bir gün sıra Türkiye'ye de gelir mi? Hani şu, Lozan'dan kalma hesabı görmeye?

Eski Dışişleri Bakanlarından İlter Türkmen'in, Hürriyet'te yayınlanan "Bir Ortadoğu tartışması" başlıklı yazısında şöyle bir cümle var: "Bölgede nükleer silah monopolünü elinde tutmak isteyen İsrail'in ABD'nin yerine İran'a darbe vurması ise daha da vahim sonuçlar doğurur." (12 mart 2005)

Amerika İsrail'in güvenliği için bölgeyi tesviye ediyor, bugün İsrail'in İran'ı vurması gündemde ve İsrail bölgenin tek nükleer gücü...

Böyle bir coğrafyada Türkiye, herkesin işi bitirildikten sonra bir gün kendisine de bazı şeylerin dayatılacağından endişe etmeli mi?

ABD'nin demokrasi ihracı konusundaki iyi niyetinden hiç kuşku duymayan bazı vatandaşlarımız böyle bir "endişe"yi "paranoya" olarak nitelemekte belki yine tereddüt etmeyeceklerdir.

Bu arada bir kısmımız da Demirel'in Abdullah Gül'e intikal ettirdiği endişeleri önemseyecektir. Bölge ve Türkiye gerçekten zor günlerden geçiyor.


15 Mart 2005
Salı
 
AHMET TAŞGETİREN


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu
Online İlan

ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği
Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED