|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
12 Mart 1971 darbesinden bu yana otuz dört sene geçti. Bu arada çok şey değişti. Yeni darbeler yaşandı, yeni anayasalar yapıldı, yeni iktidarlar ülkeyi yönetti. Ancak 12 Mart darbesinin etkisi silindi mi, acaba? Pazar günü 12 Mart darbesinin yıldönümü idi. Basına bakarak değerlendirdiğimizde toplumun bu darbeyi unuttuğu ve hatırlamak istemediği rahatlıkla söylenebilir. Gazeteler 12 Mart 1971 ile ilgili ya hiçbir habere yer vermediler, yahut da küçücük haberle geçiştirdiler. Sorulması gereken temel soru "12 Mart 1971'i unutmalı mıyız?" sorusudur. Bana kalırsa ne 12 Martın ne de diğer darbelerin unutulmaması ve her fırsatta hatırlatılarak iyi değerlendirilmesi gerektiğidir. Türkiye'de siyasi hayata müdahalelerle oluşmuş bir darbe kültürü var. Bu kültür demokratikleşmemizi olumsuz etkilemekte, çağdaş standartlarda bir siyasi sistemi kurmamızı ve işlerlik kazandırmamızı zorlaştırmaktadır. En önemlisi karşı karşıya kalınan toplumsal ve siyasal sorunların çözümlenmesinde demokrasi dışı yöntemlerin gündeme getirilmesini ve özellikle askeri güç kullanımının bir çözüm yöntemi olarak görülmesinin devamlı gündemde tutulmasını sağlamaktadır. Belli periyotlarla darbelere maruz kalan toplumumuz bir biçimde darbeleri problem çözme yöntemi olarak görmekte ve belli noktaya kadar meşrulaştırmaktadır. İşte temel sorun buradadır. Eğer toplum darbeleri bir problem çözme yöntemi olarak görür ve darbe ile iktidarın ele geçirilmesine, darbecilerin istedikleri gibi toplumsal sistemi düzenlemelerine bir ses çıkarmazsa böyle bir toplumda demokrasiyi tesis etmek, yaşatmak ve daha iyi noktalara taşımak imkanı yoktur. Bu bakımdan sorun demokratik sistemin pekişmesi ve kurumsallaşmasıdır. Bu çerçeveden 12 Mart 1971 darbesine baktığımızda bunun son derece öğretici bir örnek olay olduğunu söylemek mümkün. 12 Martta ne olduğunu kısaca hatırlamakta yarar var. Altmışlı yılların ortalarından itibaren iktidara gelen Adalet Partisi (AP) yönetimine karşı sol kesimde ciddi bir reaaksiyon gelişmişti. Sağ kesimin yönetimde etkinlik kurması karşısında sol çevreler, parlamento dışı muhalefete yönelmiş ve sosyalizmin kuruluşunu sağlayacak devrimin gerçekleştirilebilmesi için "zinde güçler"in desteğiyle bir darbe çalışmasına yönelmişlerdir. Bu strateji çerçevesinde sürdürülen çalışmalar sivil ve askeri kesimin işbirliğiyle belli bir noktaya getirilmiş ve darbe sonrasında kurulacak tek partili otoriter sistemle ilgili hazırlıklar yapılmıştır. Bu çalışmalara ordu mensuplarının da destek vermesi ve içerisinde yer almaları işin vahametini ortaya koymak için yeterlidir. Darbe sonrasında yürürlüğe sokulacak anayasa ve temel yasaların yanı sıra kurulacak hükümet, kurulacak parti ve diğer konularda ciddi hazırlıklar yapılmıştır. Bu çalışmaların içerisinde Hava Kuvvetleri Komutanı ile Kara Kuvvetleri Komutanının da yer alması, kuvvet komutanlıklarından üst subayların çalışmaları yürütmeleri ciddi bir darbe hazırlığının olduğunu göstermiştir. Son anda darbe için düğmeye basma aşamasında cuntanın gösterdiği kararsızlık Genel Kurmayın emir komuta içerisinde harekete geçmesini sağlamış ve Genel Kurmay Başkanı ile kuvvet komutanları tarafından imzalanan bir muhtıranın Meclis başkanlıklarına verilmesiyle bir bakıma karşı bir hareket gerçekleştirilmiştir. Muhtırayı imzalayanlar ülkenin içinde bulunduğu durumdan hükümeti ve parlamentoyu sorumlu tutuyor ve sorunların çözümü için tarafsız bir hükümetin kurulmasını istiyordu. 12 Mart günü TRT radyolarından okunan muhtıra ile başlayan yeni dönemde sivil siyasal kurumlar değil askerler etkili olmuş ve onların direktifleriyle sistem restore edilmiştir. Anayasanın üçte biri değiştirilirken bazı siyasi partiler kapatılmış, siyasette ciddi kırılmalar yaşanmış, iktidar yeniden şekillendirilmiştir. 1973 eylülüne kadar devam eden 12 Mart olağanüstü yönetimi ülkenin hiçbir sorununu çözüme kavuşturamadan iktidarı sivillere devretmek zorunda kalmıştır. Türkiye'nin yetmişli yıllarda yaşadığı kaos ve anarşinin bu dönemin bir yansıması olduğunda şüphe yoktur. Aradan bu kadar sene geçmesine rağmen 12 Mart darbesini zihin düzeyinde yargılayabilmiş olmamamız ciddi bir eksikliktir. Ne 12 Martçılardan önceki 9 Martçıları, ne de 12 Mart muhtırasının altında imzaları bulunan komutanları yargılamışızdır. O günleri kendi içerisinde özeleştiriye tabi tutanlardan en iyi bilinen isim gazeteci Hasan Cemal'dir. "Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım" adlı eseri baştan sona bir özeleştiridir. Fakat 9 Martçı cuntanın hükümet listesinde bakan olarak yer alan, darbe çalışmalarında bulunan, belli görevler ve sorumluluklar alan zevattan ortada dolaşanlar acaba bugün ne düşünmekteler? Hatta darbecilerin hükümet listesinde yer alıp daha sonra siyasi parti liderliğine yükselen ve demokrasi havariliğini kimseye bırakmayanlar bile var. En azından 12 Mart darbesini zihin düzeyinde yargılamak ve belli sonuçlar çıkarmak zarureti vardır.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |