|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Kutlu bir direnişin öncüsünü uğurlarken... Şanlı direnişin komutanı Aslan Mashadov, 'Biz işgalci değiliz. İşgalcilere karşı direniyoruz. Tarihin her döneminde Ruslar saldırdı; biz hep direnen taraf olduk. Savaşı başlatan taraf olmadığımızı tüm dünya biliyor. Bizi üzen Rusların saldırıları değil, İslam dünyasının sessizliği' diyordu... Silah gücü bakımından ve sayıca kendilerinden kat kat üstün olan Rusların işgaline karşı sürdürülen şanlı direnişi yerinde görmek ve direnişçileri tanımak amacıyla Rus engellerini aşarak ulaştığım Çeçenya'ya varışımın ikinci günü idi ve takvim 25 Şubat 1995'i gösteriyordu. Şali şehrinde toplanan Çeçen Ulusal Konseyi toplantısına katılmak üzere cepheden gelmişti. Üzerinde üniforması yanında korumalarıyla gelmişti. Eski Cumhurbaşkanı rahmetli Selimhan Yandarbiyev onu görünce ayağa kalkmış ve beni göstererek "Türkiye'den misafirlerimiz var" diyerek tanıştırmıştı. Şanlı direnişin komutanı Aslan Mashadov'u orada tanımıştım. Toplantıda Genelkurmay Başkanı olarak işgale karşı sürdürülen direniş hakkında bilgi veriyordu. Toplantı sonunda hükümet yetkilileri ve cephe komutanları ile başlayan sohbet yaklaşık 4 saat sürmüştü. O sualleri ayrıntılara varıncaya kadar cevaplıyordu. Disiplinli ve otoriter olduğu kadar cesaretli ve kararlı bir şahsiyet olduğu dikkat çekiyordu. Kısacası, asker olduğu her halinden belliydi. Moskova gerçeği duymak istemiyor Yakın cephelerden çatışma sesleri hiç durmak bilmiyordu. Bazen yakınlarımıza düşen bombaların tesiriyle bulunduğumuz ev bile sallanıyordu. Bomba sesleri arasında gerçekleşen görüşmemizde Mashadov, olayları şu şekilde değerlendiriyordu: "Biz işgalci değiliz. İşgalcilere karşı direniyoruz ve davamızda haklıyız. Asla savaş isteyen taraf değiliz. Bu yeni değil; tarih boyu hep böyle olagelmiştir. Tarihin her döneminde Ruslar saldırdı ve biz hep direnen taraf olduk. Savaşı başlatan taraf olmadığımızı tüm dünya bilmektedir. Ancak ülkemizin egemenliği her şeyin üstündedir. Siz de görüyorsunuz ve dünya da şahit oluyor ki tarihimizi kanımızla yazıyoruz. Biz meselelerin görüşmeler yoluyla halledilmesini istediğimizi her fırsatta ilan ettik. Moskova bunu duymak istemiyor. İki taraf da ağır kayıplar veriyor. Bunun sorumlusu biz değiliz, bundan sonrada akacak kanın sorumlusu işgalciler olacaktır. Bizi üzen Rusların saldırıları değil... Bizi üzen İslam dünyasının vurdumduymazlığı, dünyanın sessiz oluşudur... Bizi ya anlamıyorlar ya da anlamak istemiyorlar. Birgün anlarlar, amma inşaallah çok geç olmaz". Esirleri annelerine teslim etmişti O gece geç saatlere kadar devam eden sohbetten ayrılarak cepheleri denetleyen Mashadov hiç uyumadan tekrar olduğumuz eve geldi. Cephelerdeki gelişmelerden haber veriyordu, "Elimizdeki 60 kadar esiri bıraktık" diyor ve neden bıraktıklarını şöyle anlatıyordu. "Zavallı çocuklar.. Bunlar düşmanımız olamaz. Hiçbiri bu savaşın sürmesini istemiyor.. Elimizdeki yemeğimizi onlara veriyoruz; biz aç kalıyoruz. Cumhurbaşkanımız'ın emriyle Çeçen Genelkurmay Başkanı olarak Rus annelere çocuklarını tekrar askere göndermemeleri şartıyla kendilerine çocuklarını teslim edebileceğimizi ilan ettik. Bu çağrımıza uyup gelen annelere çoçuklarını teslim ettik" Evet, Çeçenler böylesine insanî bir davranışı savaş boyunca hep sürdürmüşlerdi. Esirlere kendi ekmeğini veren komutan ve esirlerini karşılıksız annelerine teslim eden bir anlayış ve inancın sahibi bir komutan. O ve onlar esirleri ve çoçuğunu bekleyen anneleri anladılar, amma onları ve onların çocuklarını kimse ama kimse anlamadı ve anlamak istemedi. "Bu savaş bitsin ve barış için masaya oturalım" şeklindeki barış çağrısı ile tüm cephelerde barışa fırsat vermek adına silahları susturmuştu. Moskova'nın bu çağrıya cevabı, yine saldırganlık oldu. O Moskova'nın buna yanaşmayacağını çok iyi biliyordu ancak birilerinin devreye girmesini bekliyordu... Kısacası, 'Duyun bizi!.." dedi ancak yine duyan olmadı. O, ne ilktir, ne de son olacaktır.. Mashadov, ne ilkdir ne de son olacaktır. Tarihin kara sayfalarında Rus devlet terörünün izleri hâlâ sürüyor. 21 Nisan 1996 Bağımsız Çeçenya'nın ilk Cumhurbaşkanı Musa Cevher Dudayev, Rusların roketli saldırısı sonucu şehid oldu. 14 Aralık 2002 ünlü komutan ve 'Yalnız Kurt' lakabıyla tanınan Salman Raduyev esir düştüğü Ruslar tarafında Perm bölgesindeki cezaevinde işkenceyle katledildi. 13 Şubat 2004 Çeçenya'nın ikinci Cumhurbaşkanı Selimhan Yandarbiyev, Katar'ın başkenti Doha'da camiden çıkıp evine giderken, Rus ajanlarının arabasına attıkları bombayla parçalanarak şehid oldu. Ve şimdi.. Halkın büyük çoğunluğu tarafında seçilen ve 27 Ocak 1997 tarihinden beri Çeçenistan'ın seçilmiş Cumhurbaşkanı olarak görev yapan Aslan Mashadov, Rus devlet terörünün hedefi oldu. Ve gençliğinin baharında toprağa düşmüş binlerce Çeçen.... Kimbilir daha ne kadarı sırasını bekliyor... Evet sen de şehadet şerbetini içtin!.. Şehidler kervanına katıldın... Sen senden önce şehid olan Cevher'le, Selimhan'la, Raduyev'le ve binlerce şehid askerinle buluştun... Barışsever direnişçi... Uğrunda canını verdiğin davan yaşayacak. Elbette birgün mutlaka Çeçenistan bağımsız olacak, kanlarınızla suladığınız o aziz vatan kurtulacak.. 'Unutma!' diyordun sen Büyük savaşlar büyük kahramanlar ister. Üniformam kefenim, arzum şehadettir". Arzuna kavuştun, yolu açık olsun... Seni rahmetle ve saygıyla anıyoruz... Aziz ruhun şâd olsun... Ülkemizde vakıflar ne durumda? Milletimizin hamiyetperverliğini, ilim aşkını, sanat zevkini sergilediği toplumun bütün kesimlerini kucaklayıp sosyal yaralarını saran ecdat vakıfları gözardı edilmektedir. Ülkemizde vakıf deyince herkesin aklına 1967 yılında kabul edilen 903 Sayılı Kanun'a göre kurulan Yeni Vakıflar ile sermayesinin %75'i vakıf, Nükud-ı Mevkufe (vakfedilmiş paralar) olan ve sermaye artışlarının dışında Vakıflar İdaresi'yle ilgisi çok az bulunan Vakıflar Bankası gelmektedir. Halbuki milletimizin hamiyetperverliğini, diğergamlığını, insan sevgisini, ilim aşkını, sanat zevkini, abidevî sanat eserleriyle sergilediği üstün maharetini, tabiatı ve çevresini korumada gösterdiği ileri görüşünü yansıtan, toplumun bütün kesimlerini kucaklayıp sosyal yaralarını saran ecdat vakıfları gözardı edilmektedir. Sayıları 40.000'in üzerinde olduğu bilinen bu vakıfların sevk ve idaresi daha doğru bir ifade ile 'mütevelliliği' günümüzde Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne aittir. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün iştigal alanları özetle şöyle: Alım-satım, takas, kiralama, kamulaştırma, istimlaksiz el koyma, beyanname verme, imar hareketlerinin takibi, Tapulama, Kadastro Müdürlükleri ile Orman Tahdit Komisyonlarının çalışmaları, tescil, intikal, tasfiye, şufa hakkı, izale-i şuyu' gibi çok ağır emlak işlemleri, kiraların ve ecr-i misillerin tahsili, icra takipleri ve kamu alacaklarının tahsili, men-i müdahale uygulamaları, vakıf emlakin işgalden arındırılması, sit alanları, Vakıf Tarımsal ve Sanayi İşletmeleri, Öğrenci Yurtları, Lozan Anlaşmaları ile bağlantılı Azınlık Vakıflarının bir dizi işlemleri, icare, icareteyn, taviz, mukataa, mahlûliyet ve metrûkiyet konuları, evladiyet, Avarız Sandıkları, Teamül Vakıfları, emaneten ve niyabeten yönetim, Yeni Vakıflara rehberlik ve teftiş hizmetleri, kayyumluk mevzuatı, Müzecilik, Kütüphanecilik, Arşivcilik, Bankacılık, Devlet ve Vakıf Muhasebesi, şu anda Sosyal Sigortalar Kurumu Hastanesi olarak hizmet gören Bezm-i Alem Vakıf Gureba Hastanesi'nin bir dizi işlemleri... Birçoğumuza yabancı gelen bu tabirler, Vakıflar İdaresi için tapu yani gelir getiren mülk demektir. Kurumun, belediyelerle, işgalcilerle, kiracılarla ve birçok kamu kurumu ile değişik ihtilafları bulunmaktadır. Bu ihtilaflarda zaman aşımı, çoğu kere idare aleyhine sonuçlandığından her seviyedeki kurum personelinin çok dikkatli davranması bir zorunluluktur. Kurumun çok iyi yetişmiş uzmanlara, vakıf tabiriyle müdebbir bir tüccar gibi çalışacak elemanlara acil ihtiyacı vardır. Bu açığın kapatılması için Mesleki Eğitim Kursları düzenlenmelidir. Yine hiç zaman kaybetmeden; iş akışını ve verimi artırmak için 1998 yılında zamanın genel müdürü tarafından yapılmış keyfi düzenlemelerle uygulama alanları farklı Şube Müdürlükleri birleştirilmiş adeta bir kaos ortamı yaratılmıştır. 1998 yılındaki yapılanmaya dönüş, kurum için kazanç olacaktır. Önceden tek şube müdürlüğünce idare edilen Mülhak Vakıflar, Cemaat Vakıfları, Yeni Vakıflar ve Hayır İşleri Müdürlükleri -bölge esasına göre- birleştirilerek üç ayrı şube müdürlüğü halinde yapılandırılarak iş ve işlemlerin içinden çıkılmaz hale getirilmiştir. Uzmanlık hizmeti yürüten Emlak Tesbit ve Tasfiye Müdürlüğü de aynı şekilde adı değiştirilerek dağıtılmak suretiyle işlevini yitirmiş, icare, icareteyn, mukataa, taviz, mahlül, metruk araştırmaları çok büyük ölçüde yapılamaz hale gelinmiştir. Kapatılan bu şube müdürlüğünün çalışmaları ile Vakıflara'a kazandırılan malların listesine yenileri eklenememektedir. Bu ağır kusur sebebiyle idarenin uğradığı zarar milyon dolarlarla hesaplanamaz. Vakıflar İdaresi'Muhasebe Müdürlüğü'nün Maliye Bakanlığı'na bağlanması da ayrı bir hatadır. Uygulamada görülen yanlışlıklar apaçık ortadadır. Vakıfların muhasebesi tarih boyunca aleniyet üzere yürütülmüştür. Hiçbir devirde devlet denetiminden kaçınılmamıştır. YAPILMASI GEREKEN DÜZENLEMELER Bu düzenlemeler, hiçbir mevzuat çalışmasını gerektirmeden genel müdür onayı ile gerçekleştirilebilir. Muhasebe teşkilatının da kuruma bağlanması bir kararname ile sağlanmalı, Gelir ve Gider Saymanlıkları olarak iki ayrı şube müdürlüğü şeklinde yapılandırılmalıdır. Genel Müdürlük'teki ve İstanbul Bölge Müdürlüğü'ndeki Teknik Şube Müdürlükleri iş akışı, hizmet ve verim esasına göre yeniden düzenlenmelidir. Genel Müdürlük'te ve İstanbul Bölge Müdürlüğü'nde çok güçlü bilgisayarlı çizim (otoket) grupları hemen devreye sokulmalıdır. İstanbul Bölge Müdürlüğü'nde tarihi ve mimari değeri olan vakıf eserleri koruyacak Mahyacılık, Kurşunculuk, Sıhhi Tesisatçılık , Çatı ve Dere Ustalığı gibi bekle-meye tahammülü olmayan işlere anında müdahale edecek sanat erbabının bulunduğu meslek dallarından oluşan Onarım Şube Müdürlüğü mutlaka kurulmalıdır. İstanbul Bölge Müdürlüğü'nün iş hacmi dikkate alınarak Personel ve İdari İşler Şube Müdürlükleri eskiden olduğu gibi 2 ayrı müdürlük haline getirilmelidir. Tüm şube müdürlüklerine bağlanacak şeflikler de özenle seçilmeli, genel evrak ünitesi takviye edilmeli, kayıttan ilgili işlem masasına kadar evrak akışındaki zaman kaybı en aza indirilmelidir. Bilgisayarlara programlar yüklenmeli, bilişim teknolojisinden yararlanılmalıdır. Kurumda mevcut bilgisayarlar daktilo olarak kullanılmaktadır. 29 Aralık 2003 tarihli Düşünce Günlüğü sayfasında "Vakıf Sempozyumu'nun Ardından" adlı makalemizde Vakıflar İdaresi'nin bugünkü durumu ve yapılması lazım gelenleri, Vakıflar İdaresi'nin derlenip toparlanması için her türlü şartların hazır olduğu hakkındaki kanaatimizle, yazımızı noktalamıştık. Aradan bir yılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen hizmetlerde fazla bir ilerleme görülmemektedir. Gündemde olan Teşkilat Kanunu'nun çıkmasını beklemek, zaman kaybından başka bir şey değildir.Mevcut mevzuat, yukarıda belirtilen karmaşayı gidermeye ve idare zararını önlemeye yeter de artar bile... Mevlana ve Avrupa Mevlana ve müridleri bir menzile vuslat etmek üzer yolla koyulduklarında karşılarına bir papaz çıkıyor. Mevlana, bu papaza selam veriyor. Papaz da selama mukabele ediyor. Mevlana, "biz" diyor "birbirimizin "batın"ını selamladık." Hz.Mevlana, müridleriyle Konya'da bir menzile vuslat etmek üzere yola koyulduklarında karşılarına bir papaz çıkıyor. Mevlana, papaza selam veriyor. Papaz da selama mukabele ediyor. Bunun üzerine Mevlana'nın müridleri, bir papaza selam vermesinin sebebini soruyorlar. Mevlana , "biz" diyor "birbirimizin 'batın'ını selamladık." Burada "batın" kavramı "arka plan/görünmeyen pasif yön" anlamında kullanılmış olmalıdır. Bu manaya göre insanın batını, onun, zahire çıkmayan, şehadet âleminde varolan algılama aletleriyle farkedilemeyen gizli tarafıdır. Mutasavvıflar insanın halife olmasını , yüklenmiş olduğu emanete bağlarlar. İnsan dışındaki tüm varlıkların yüklenmekten kaçındıkları ve insanın kolaylıkla yüklenebildiği bu emanet nedir? Emaneti üzerine almak, onu halife kılıyorsa emanet olarak verilen şey, öncelikle selefte var olan bir şey olmalı değil midir? Sufilere göre, bu selef "Hakk"ın kendisi idi. Hz.Mevlana'nın mü'min olmayan bir insanın batınına selam göndermesi, papazın gizlediği imanı selamlaması; papazın da Hz.Mevlana'nın batınına aynı şekilde mukabele etmesi, pasif kılınan Mudill'in tecellisi olan dalaleti selamlaması demektir. Mevlana-papaz diyalogu bağlamında Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine nasıl bir bakış açısı sunabiliriz? Burada, papazın Batı medeniyetinin müşahhas din adamı tipi olduğunu belirtelim. Her ne kadar Avrupalılar, Hıristiyanlık'la ilişkilerini tarihi süreçte Antik Yunan felsefi normları ve Roma siyaset anlayışı çevresinde yeniden yorumlamak ihtiyacı hissetmişler; yeni, modern bir senteze ulaşmışlarsa da gelinen nokta, hiçbir zaman Hıristiyanlık düşüncesinden kopuk sonuçlanmamıştır. Batı, hiçbir zaman Hıristiyanlığı terketmemiş, aksine bütün ileriye dönük hesaplarını bu din temelinde yapmıştır. Antik Yunan ve Roma düşüncesi bu reform sürecinde, sadece, Hıristiyanlığa, yardımcı düşünce sunma görevini yerine getirmiştir. Bu yüzden "Batı medeniyeti bir Yunan medeniyetidir" ya da "bir Roma medeniyetidir" diyemiyoruz, fakat, 'Batı medeniyeti nedir?' sorusuna net bir şekilde "Bir Hıristiyan medeniyetidir" desek haksız olmayız. Evet, Türkiye, bir Müslüman ülke olma kimliğiyle Avrupa Birliği'nin hangi yönünü selamlamalıdır? Türkiye bir bütün olarak düel bir yapı arzetmektedir. Türkiye'nin siyasal iç sorunları bu ikircil yapıdan kaynaklanmaktadır. Türkiye, AB ile ilişkilerinde ya toplumsal iradenin çizdiği istikamette Batı'nın batınındaki imana selam çakacak, ya da kendi toplumsal yapısının dokusunu çözüp, Batı'nın zahirini şekillendiren modern Batı düşüncesiyle bu yapıyı yeniden dokuyacaktır. Böyle yaparsa AB'nin gizli ideolojik ön şartları ortadan kalkacak ve Türkiye, Avrupa ailesinin gerçek bir üyesi olarak yerini alacaktır. Türkiye, tam tersine, Batı'nın batın'ını selamlayacak bir Müslüman kimlikle AB'nin karşısına çıkarsa AB, Türkiye'yi kesinlikle birliğinin içine almayacak, fakat, Türkiye üzerindeki siyasi menfaatlerini devam ettirmek için ilişkilerini de hiçbir zaman askıya almayacaktır.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |