|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
ABD'nin Ankara Büyükelçisi Eric Edelman'ın tavırları nasıl okunmalı? Büyükelçinin Cumhurbaşkanı'nın Suriye ziyaretine ilişkin tavrı iki ülke arasında medya üzerinden sürdürülen gerilimin doğrudan siyasal bir krize doğru ivme kazandığını gösteriyor. Dışişleri Bakanı Rice'ın Türkiye'deki Amerika karşıtı havadan rahatsızlığını bildirmesinin ardından veya bunun uzantısı olarak WSJ'de Pollock'un makalesi yayınlandığında Ankara'da adeta siyasi kriz oluştu. Bir gazetede yayınlanan üstelik tutarsızlık ve bilgi hatalarıyla dolu bir yazıdan dolayı neredeyse hükümet krizi çıkarılmaya çalışıldı. Amerikan yönetimine ne kadar yakın olursa olsun sonuçta bir gazetecinin Türkiye'yi eleştiren/uyaran bir yazı olarak resmi boyutu yoktu. Rice'in, Türkiye'deki Amerikan karşıtlığını giderilmesi için hükümetin çaba göstermesini istemesinden daha yakışıksız değildi. Amerikan televizyonlarındaki Türkiye imajının düzeltilmesi talebine demokratik ilkeleri gerekçe gösteren bakan, söz konusu Türkiye olunca hükümetten bu yönde bir talepte bulunması Pollock'un yazısında çok daha aşağılayıcı bir tavırdı. Amerika'nın medya üzerinden yürüttüğü diplomasi, daha doğrusu medyayı kullanarak hükümete ders verme girişimi Edelman'ın bazı Türk gazetecileri hedef alan çıkışıyla doruğa ulaşmıştı. Beğenmediği yazarların ve yayın organlarını karalisteye alması ve bunu diplomatik teamüllere uymayan tarzda yapması sınırın iyice zorlandığını gösteriyordu. Ama sonuçta tüm bu manevralar, hükümeti köşeye sıkıştırmayı amaçlayan dolaylı mesajlar olarak okunabilirdi. Nitekim pek çok yazar da bu şekilde yorumlamayı tercih etti. Hatta bir kısmı Edelman'a arka çıkarak "içimizdeki kötüler yüzünden" stratejik kayıptan bahseden, bir tür "işgalci koalisyon" görüntüsü veren bir ittifak oluştu. Amerikan diplomasisinin kaba ve ilkesiz tavrıyla yapamadıklarını üstlenerek, içerden ve gazeteci kimliğine sığınarak, neden işgali alkışlamadığımız, "Amerika'yla neden suç ortaklığı yapmadığımız" konusunda Türk halkını sigaya çekenler bile oldu. Hatta bu koalisyona Washingtondan destek veren gazeteciler bile çıktı. Ancak önceki gün gazetelere yansıdığı şekliyle, bir tür 'koloni valisi üslübu' takınarak bir ülkenin Cumhurbaşkanına neyi yapıp neyi yapmaması gerektiğini dikte eder bir üslup kullanmamıştı. Edelman'ın sınırı aştığını söylemekle Amerikan-Türkiye ilişkilerinin hep karşılıklı eşitlik ilişkisine dayalı olarak yürütülmekte olduğu, Amerika'nın Türkiye'ye bu zamana kadar hiç baskı yapmadığını söylemek istemiyorum. Bunlar ya kapalı kapılar ardında diplomasinin kendine özgü kuralları içinde yapılır veya diplomatik dille kimin ne istediği ve beklentisinin ne olduğunu izhar edecek tarzda yürütülürdü. Son zamanlarda ortaya çıkan tarzın bir üslup sorunu olmadığı, doğrudan aşağılamayı, gözdağı vermeyi hedef alan bir mesaj olarak algılanmasına özellikle vurgu yapıldığı açık. Bu noktada sorulması gereken soru şu: Amerikan büyükelçisi bu şekilde davranma cesaretini nerden alıyor? Bir imparatorluğa dönüşen Amerikan gücünün, dünya sistemi içindeki rakipsizliğinden kaynaklandığı ileri sürülebilir. Ancak imparatorluk sitemi de olsa ittifaklar ve karşıtlıklar ilişkisi her zaman için geçerli olacaktır. Bu durumda Amerikanın, diplomatik nezaketsizlik olmaktan çok bilinçli bir kriz tırmandırma stratejisinin bir parçası olduğu aşikar olan tutumunun sadece gücünün rakipsizliğinden kaynaklandığı söylenemez. Amerikan büyükelçisine sömürge valisi tavrını takınma cesaretini veren kendi dışında daha doğrusu bizden kaynaklanan faktörleri varlığını görmeden gelişmelerin en azından psikolojik boyutunu görmemiz zor. Amerika'ya bu şekilde davranma cesaretini veren kendi dışında üç başlık öne çıkıyor. 1- Geleneksel Türk-Amerkan ilişkilerinin düzeyi: bu boyut, soğuk savaş döneminin oluşturduğu alışkanlıkların dışına çıkıldığında iki tarafta da hayal kırıklığına dönüşebiliyor. Amerika insiyatif kullanmayan, ittifak içi tercihlerin dışına çıkmayan sadık bir müttefik tavrı beklerken; Türkiye de değişen şartlarda müttefiki tarafından kollanmasını, çıkarlarının gözetilmesini hatta korunmasını bekliyor 2- AKP hükümetinin tavrı: bu konuda en paradoksal yapı hükümetin tavrında ortaya çıkıyor. Hükümeti oluşturan siyasilerin Amerika ile ilişkileri ve hükümet etme tarzları beklenti ve kızgınlığı aynı anda körüklüyor. Bir siyasal hareket olarak AKP'nin meşruiyetini Amerikan onayında araması, bizzat Bush tarafından kabul edilerek uluslar arası arenaya takdim edilmesi ve bu meşruiyet biçiminin/ilişkisinin iki tarafta da kabul görmesi sonucunda Amerikan tarafında oluşan beklenti… Eğer AKP meşruiyetini Amerika'nın onayında aramadan ya da alma gereği duymadan siyasi aktör olarak sahneye çıkmış olsaydı beklenti bu kadar yüksek olmayacaktı. Ancak soğuk savaş sonrası Türkiye'nin bölgesinde atması gereken adımlar ve stratejik çıkarları ile Amerikan beklentileri örtüşmek yerine çatışır hale gelince ortaya kapatılması güç bir çatlak çıktı. Türkiye'nin stratejik tercihleri ile 'stratejik ortağının stratejik tercihleri' arasında ortaya çıkan fark Amerika'yı kabalaştırdı. Daha doğrusu Amerikalılar kurdukları ilişki biçiminden cesaret alarak gerektiğinde kabalaşma hakkını kendilerinde görür oldular. 3- Türkiye'de her zaman varolmuş olan ve son dönemde sayıları ve etkinlikleri daha da artan bir mandacı çevrenin teşvik edici tarzı. Bugün işgalci koalisyona dönüşen bu mandacılar grubu, Amerikan elçisi ne kadar kabalaşırsa kabalaşsın, ülkesini ne kadar aşağılarsa aşağılasın suçluyu içimizde arayacak, desteklerini Amerika'nın bölgedeki işgalci planlarını alkışlamakla sınırlamayacak bir aydın-okumuş zümrenin varlığı… Nasıl olsa ABD yönetiminin Türkiye'yi, hükümeti köşeye sıkıştırma amaçlı girişimlerini, dünyaya vakıf, çok bilmiş strateji uzmanlarının derin analizleriyle yapılması gerekenleri söyleyecek 'dünyayı tanımışlar'ımız var.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |