|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Neden Avrupa Birliği'nin kapısında bu kadar ısrarla bekliyoruz, bu bir zillet değil midir? Zillet olup olmadığını bilmem, ama izzet olmadığı kesin.
Yurt içinde ve yurt dışında verdiğim seminer ve konferanslarda zaman zaman Avrupa Birliği ile ilgili ilginç sorulara muhatap olmaktayım. Onlardan üç tanesini Yeni Şafak okuyucularıyla paylaşmak istiyorum: Avrupa Birliği'ne girersek ne olur? Cevap: Hiçbir şey olmaz. Avrupa'dan alınabilecek her türlü kötülük alınmıştır. Bundan sonra artık Avrupa'nın mehasi, (iyilikleri) alınacaktır. Belki Akif'in "Alınız fennini Garbın, alınız sanatını,/ Veriniz mesainize son sür'atini" mısralarında dile getirdiği şimdiye kadar yerine getiremediğimiz arzusunu yerine getirmiş olacağız. Ben Avrupa Birliği'ne girmekten korkmuyorum, Müslümanların dinlerini yaşamamalarından, kültür ve medeniyetlerindeki güzellikleri farkedememelerinden, İslâmiyet'siz ve imansız kalmalarından korkuyorum. Çünkü Avrupa, bizim içimize girmiş bulunmaktadır. Kelimeleriyle, sanatıyla, kültürüyle, müziğiyle, giyim ve kuşamıyla, sekülarizmiyle gayr-i meşru eğlence âlemleriyle, misyonerleriyle, yazılı ve görsel medyasıyla... Bu safhadan sonra, Avrupa'nın bize yaptığı bunca kötülüklerden veya bizim Avrupa'yı içimize taşımakla bizim bize yaptığımız bunca kötülüklerden sonra ne diye Avrupa Birliği'ne girmekten korkayım? 'Müslüman gittiği yere ışık götürür' Burada olsun, orada olsun, nerede olursa olsun vatan evlatlarının İslamiyet'le olan bağlarının zayıflamasından, imansız ve İslamiyet'siz kalmalarından korkmalıyız. Bunun bedeli çok ağır olur. Allah korusun, ne vatan kalır, ne millet. Sadece bu dünyanın cennet ve saadetini değil, ahiretin ebedî cennet ve ebedî saadetini de kaybederiz. Müslüman dinini bildikten, yaşadıktan, kültür ve medeniyetine sahip çıktıktan sonra nereye giderse gitsin korkulmaz. Mevlana'nın "Benim bir ayağım İslamiyet'e bağlıdır, öbür ayağımla dünyayı dolaşırım!" sözü buna ne güzel misaldir. Çünkü bu anlamda her bir Müslüman güneş gibidir. Gittiği her yere ışık ve medeniyet götürür. Şunun bunun mumuna heveslenmez, tenezzül etmez. Bu anlamda her bir Müslüman; Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. Musa ve Hz. Muhammed (a.s.) gibidir; Nemrutların ateşi, onu yakamaz, en keskin bıçaklar onu kesemez, deryalar onu boğamaz, Ebu Cehil ve Ebu Lehepler onunla başa çıkamaz. Bu durumdaki Müslüman ve Müminlerin erkeğine ve kadınına Allah ahirette de sağlarından ve önlerinden öyle bir nur verecektir ki adeta nur topu haline gelmiş olan Mü'minler sırat köprüsünün üstünden geçerken aşağıdan cehennem bağıracak: Çabuk geç ey Mü'min, senin nurun benim narımı söndürecek. İslamiyet'i yaşayarak burada nur topu haline gelemeyen, sırat-ı müstakimden, doğru yoldan düşen Müslüman, sırat köprüsünden de düşer; İbrahimleşemeyen Müslüman, Avrupa Birliği'ne girse de girmese de yanacaktır. Bütün mesele İbrahimîleşebilmek ve Muhammedîleşebilmek... Allah'ın halili haline gelebilmekte. Bu da İslamiyet'i yaşamakla mümkün olacaktır. Böyle bir Müslüman'a hem Türkiye'nin, hem Avrupa'nın ve hem de bütün dünyanın ihtiyacı var. Neden Avrupa Birliği'nin kapısında bu kadar ısrarla bekliyoruz, bu bir zillet değil midir? Zillet olup olmadığını bilmem, ama izzet olmadığı kesin. Fakat bu durumu da fazla yadırgayamıyorum. Zira denize düşen yılana sarılır kabilinden bir durumla karşı karşıyayız sanki. Su hakiki mecrasını bulamadı mı kendisine akabileceği yataklar arar. Hakiki yatağını buluncaya kadar da başını taştan taşa vurur. Şu an bizim halimiz bu. Aslında bu bir zillet mi, değil mi tartışmasını bırakıp, "nasıl oldu da biz hakiki mecramızı kaybettik ve bu hale müstehak olduk?" sorusunun cevabını bulmamız gerekiyor. Bu sorunun cevabını çok açık ve net bir şekilde Kur'an bildiriyor. Allah bize "Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, tefrikaya düşmeyin, birbirinizle didişmeyin, kuvvetinizi kaybedersiniz" diyor. Bizi birlik ve beraberliğe sevgi ve kardeşliğe davet ediyor. Üstelik bizim itikadımız da Tevhid'dir. Biz bu emre aykırı hareket ettik. Osmanlı diye bir başımız, 21 milyon kilometre kare büyüklüğünde bir gövdemiz, Afrika, Asya ve Balkanlar gibi elimiz, ayağımız, dilimiz, kulağımız gözümüz, özümüz, organlarımız vardı. Başımızı, yani Osmanlıyı kaybettik. Baş gidince vücut darmadağın oldu. İtikadımız "Tevhid" iken tefrikaya düştük, kuvvetimizi kaybettik, hakimken mahkûm olduk, zenginken fakir olduk. Batı dağınıktı, bir ve bütün oldular, üstelik itikadları "Teslis: Allah'ı üçleme" idi. Allah'ın üç olduğuna hâşâ veya üçlü Allah'a inanma gibi bir inançları vardı. Böyleyken biraraya geldiler, Avrupa Birliği'ni kurdular. Mahkûmken hâkim oldular. Bugün bizi kapılarında bekletmektedirler. Halbuki dün onlar bizim kapımızda bekliyorlardı. Soruyorum şimdi, reva mıdır, itikadı "teslis" olanlar birlik kursun kuvvet ve saygınlık kazansınlar, itikadı tevhid olan Müslümanlar tefrikaya düşsünler, birbirini yesinler; veya Irak'ta, Filistin'de, Çeçenistan'da olduğu gibi daha birçok yerde yenilsinler, dövülsünler veya yenilen, dövülen, ırzına tecavüz edilen bir kardeşine yardım edemesinler ve Avrupa'nın kapısında beklesinler! Bu bize reva mıydı? Hayır! Avrupa Birliği bizi içine alacak mı? Müslüman aydın, adil, alim, kâmil, ahlaklı, dürüst insandır, güneş insandır, öyle olmalıdır. Güneş nereye giderse orayı aydınlatır, ısıtır. Bugün biz, Avrupa güneş olduğu için Avrupa'nın kapısında beklemiyoruz, belki güneşimizi kaybettiğimiz için onun kapısında bekliyor ve bekletiliyoruz.. "Siz Allah'a ve Allah'ın dinine yardım edip sahip çıksaydınız, Allah size sahip çıkacak, ayaklarınız kaymayacak ve siz bu hale düşmeyecektiniz" âyeti de çok açık bir şekilde bunu ifade etmiyor mu? Bunu böyle bilmeli, tevbe istiğfar edip dinimize dönmeli ve dinimizle yeniden dirilmeli ve şahlanmalıyız. Üçüncü soru da şu: AB bizi içine alacak mı? Kur'an perspektifinden bakacak olursak, onlar bizi asla almayacaklar. Yıllarca oyalayacaklar, şayet almak mecburiyetinde kalacak olurlarsa ya elinizi, kolunuzu bağlayarak alacaklar, ya da sizi sizden ve sahip olduğunuz değerlerden koparıp sonra alacaklar. Bunu anlamak zor değil. Çünkü Kur'an, herkesin çok rahat anlayabileceği bir netlikte buyuruyor ki: "Sen onların dinlerine girmedikçe ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmayacaklar. De ki: Allah'ın gerçek dini İslam'dır. Şayet Sen, sana vahiyle gelen bu kadar ilimden sonra onların arzu ve heveslerine uyacak olursan Allah'tan sana ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı." Allah'ın bu kadar açık izahından sonra başka bir izaha ihtiyaç var mı bilmem ki? Sözün özü: Biz, dinimiz, medeniyetimiz ve kültürümüzle kendimiz olmalıyız. İlla da Avrupalı olacağım diye eşyanın tabiatına aykırı bir yola girmemeliyiz. Avrupa Birliği polisinin yaptığına bakın! Alman araştırmacı-yazar, gazeteci Hans-Martin Tillack, ünlü Alman dergisi Stern'in, 1999'dan 2004'ün ortalarına kadar, Brüksel'de muhabirliğini yaptı. 2002 yılında Tillack, AB'nin yürütme organlarından Avrupa Komisyonu'undaki yolsuzluk ve sahtekarlıkları araştırıyor, bulguları Stern'de yayınlanıyordu. Avrupa Birliği (AB)'nin de kendi bünyesinde yolsuzluk ve sahtekarlıkları izleyip inceleyen, OLAF adlı bir örgüt bulunmaktaydı. OLAF, Tillack'ın yazılarından rahatsızdı. Brüksel'de çalışan gazeteciler arasında en geniş araştırma arşivine sahip olduğu söylenen Tillack, elindeki belgelere dayanarak, AB'deki yolsuzluk ve sahtekarlıkları su yüzüne çıkaran bir kitap yazdı. Tillack'ın çalışmalarından zaten rahatsız olan OLAF, böyle bir kitabı yazabilmesi için Tillack'ın, OLAF örgütü içinde bazı kişilere rüşvet vererek gizli belgelere ulaşmış olduğu iddiasını ortaya attı. Bu ciddi suçlamayı gerekçe gösteren AB'nin emriyle hareket eden Belçika polisi, 20 Mart 2004 günü, Tillack'ın Brüksel'deki evine baskın düzenledi. Tillack, hemen bir avukatla görüşme talebinde bulundu, talebi reddedildi! 10 saat tutuklu kalan Tillack'a ne bir avukatla ne de başka biriyle görüşme imkanı tanındı. Polis, Tillack'ın evindeki bilgisayarına, cep telefonlarına, günlüğüne, banka defterlerine, adres defterlerine ve 17 kolilik belgelerine el koydu. Polis, el koyduğu tüm eşyaları karakola taşımaya kalkışınca, Tillack kendisine imzalı bir tutanak verilmesini istedi. Polis, hiçbir tutanak tutmadan, el koyduğu eşyaların yazılı bir dökümünü yapmadan ve Tillack'a hiçbir yazılı belge vermeden, tüm eşyaları alıp gitti. Evinde, bir avukatla görüşmesine izin verilmeden tutuklandığı 10 saatlik süreçte Belçika polisi Tillack'dan, kaynaklarının adlarını açıklamasını istedi. Tillack cevap vermeyi reddetti. Ancak, tüm arşivi polisin eline geçen Tillack, kaygılarını 20 Mart 2005 günü akşamı şöyle dile getiriyordu: "Benden haber kaynaklarımı açıklamamı istediler. Asla böyle bir şeyi yapmayacağımı söyledim. Ama şimdi, tüm önemli dosyalarım ellerinde. Sanırım, tüm kaynaklarımı öğrenecekler." Stern dergisi ve Tillack, yapılan yasa dışı uygulamalardan dolayı AB'nin OLAF örgütünü Hamburg'da mahkemeye verdiler. 1 Şubat 2005 günü Hamburg Yüksek Mahkemesi (Oberlandesgericht), kararı açıkladı: AB görevlileri dokunulmazlık hakkına sahip olduklarından, OLAF aleyhine açılan dava düşmüştü! Mahkemenin yargıcı, kararı açıkladıktan sonra, verilen bu kararla Avrupa Komisyonu'nun aklanmış olduğu sonucunun çıkarılmaması gerektiğini vurgulamak zorunda kalıyordu! Avrupa'da bazı insan hakları örgütleri bu olayı kamuoyuna, "Avrupa Birliği'nde Basın Özgürlüğü Öldü" başlığıyla duyurdular. Oysa bunda hiç de şaşılacak bir taraf yoktu. Çünkü, ne Alman ne de başka bir ulusal mahkemenin, AB memurlarını yargılama yetkisi vardı! AB'de terörizm tanımı! 8 Nisan 1965 tarihinde kabul edilmiş bir AB protokolüne göre, AB çalışanları, "resmi yetkileri dahilinde yapacakları tüm sözlü ve yazılı eylemlerden dolayı, ömür boyu dokunulmazlık hakkına" sahiptiler. Avrupa'da, Statewach ve Liberty adlı insan hakları dernekleri, aşağıdaki gerekçeleri sıralayarak, AB'nin giderek bir polis devletine dönüştüğünü söylüyorlar: AB Polis Gücü ( EUROPOL ) kurulmuştur. Europol elemanlarına, yargıya karşı dokunulmazlık hakkı verilmiştir. Europol, AB'ye üye ülkelerden herhangi birinde yaşayan bir kişi hakkında tutuklama emri çıkarabilecek ve suçlanan kişi hakkında hiçbir kanıt göstermeden kişinin bir ülkeden başka birine iadesini sağlayabilecektir. AB kendi organlarına, istedikleri ülkelerde istedikleri kişilerin elektronik postalarını, bir mahkeme kararı olmadan ele geçirme, telefonlarını dinleme yetkisini vermiştir. AB'nin 'terörizm' tanımı o kadar geniş tutulmuştur ki, herhangi bir ülkedeki tüm sivil karşı koymalar, terörizm olarak tanımlanabilecektir. Seçimle gelmiş bir hükümetin, bir milletvekilinin, bir Avrupa parlamenterinin, AB ortak parası olan Euro'yu basan Avrupa Merkez Bankası'nı eleştirmeye kalkışması suç sayılacaktır. (EU Treaty Article 108). Brüksel, insan haklarından herhangi birisinin kullanılmasını, AB'nin 'genel çıkarlarına' ters düşüyor gerekçesiyle, geçici bir süre yasaklayabilecektir. (EU Treaty Article 52). Tüm bu uygulamlar, AB'nin anti-demokratik yapısıyla birlikte düşünüldüğünde, başkenti Brüksel olan AB'nin, tüm Avrupalıların temel özgürlüklerine karşı ciddi bir tehdit oluşturduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Bugün tüm Avrupa'da, çeşitli gruplar ve bireyler bu gerçek karşısında örgütlenmeye başlamışlardır. Türk polisinin göstericilere dayak atmasını haklı bulduğum için bunları yazmıyorum. Avrupa Birliği kimi ülkelerde polislerin yetkileri daha fazla olduğunu ve gerektiğinde polislerin göstericilere Türk polisinden daha fazla şiddet uyguladıklarına görüyoruz. Polise karşı menfi yayın yapacağımıza yol göstermeli ve yardımcı olmalıyız. Toplumun asayişini sağlayan polisleri aşağılamak kimseye fayda sağlamaz. Polislerimiz de kendilerine hakim olmalı ve sağduyuyla hareket etmelidirler. Hepimiz birbirimize saygılı ve nezaket çerçevesinde muamelede bulunmalıyız. Avrupa medyası devleti küçük düşürücü, toplumu rencide edici ve psikolojisini bozucu haberlerden kaçınmaktadır. Kendi içinde ciddi bir oto-kontrol vardır, Avrupa medyasının... Türkiye medya ise 'vurun abalıya' misali kişi ve kurumlara karşı yaptıkları yayında ölçüyü kaçırmaktadır. Basın yasası elbette yeniden gözden geçirilmeli... Ancak basın ve yayın kuruluşları da kendilerine çeki-düzen vermelidir. YENİ EKONOMİK DÜZEN ÜZERİNE Dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan değişim nerede yaşandığına bakılmaksızın herkesi etkilemeye başladı. Tüketim toplumu olan çağımız her şeyi çok çabuk eskitmekte ve sürekli değişimi talep etmektedir. Değişime ayak direyenlerin değil, hızlı düşünüp değişemeyenlerin yaşam haklarının kısıtlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Değişim dinamikleri önümüze dört farklı seçenek koyuyor. Değişim için bu faktörlerden biri veya birkaçı bizi harekete zorluyor. Sonuç olarak değişim; a) gönüllü, b) gönülsüz, c) dış kaynaklar, faktörler, d) iç dinamikler, kaynaklar ve faktörler yoluyla mutlaka kendisine bir yol buluyor. Ülkemizin uzun süreden beri kabuk değiştiren yapısını incelediğimizde değişimin tüm dinamiklerinin bir arada yaşandığını görüyoruz. Ekonominin yeniden yapılanması Bir asra yakın zamandır düşe kalka devam eden ekonomik sistem, son yıllarda dış ve iç dinamiklerin etkisiyle başdöndürücü bir hızla değişmektedir Her zaman olduğu gibi kamu ve özel sektörümüz bu fırtınaya da plansız ve hazırlıksız yakalanmıştır. Yıllarca komünist ülke rejimlerinden bile katı, bazılarını kanatları altında büyüten, koruyan kimini dışlayan ekonomik sistem en sonunda çökmüştür. Her çöküş sonrası morga bırakılan Türk ekonomik sistemi, her defasında şaşkın bakışlar içerisinde ayağa kalkmayı başarmış, ancak yorgun düşmüştür. Ekonomik devrim Üretmeden tüketen, kazancından fazlasını harcayan, verimsiz, plansız, vizyonsuz, iç ve dış tehlikelere açık, hiper enflasyonlu, istikrarsız, kaynakların israf edildiği, borçla yaşamını sürdürmesine rağmen kamu kaynaklarının parası ve adamı olanlara fütursuzca aktarıldığı bir dönemi çok da gönüllü olmadan, zorunlu olarak geride bırakırken, belli bir kesimin mutluluğunun faturası tüm ülkeye kesildi ve kesilmeye devam ediyor. Her defasında ülkeyi kurtarmak vaadiyle iktidara taşınanlar, bir süre sonra ülkeyi kurtaramadık, bari kendimizi ve çevremizi kurtaralım düşüncesine kapılıveriyorlar. Kamu ve özel sektör ekonomilerinin hızlı bir şekilde yeni ekonomik düzene göre yapılandırılması gerekmektedir. Örneğin, enflasyonsuz ortamda fiyat artışları yerini, rekabetin de etkisiyle düşüşlere bırakmıştır. Kârlılık her geçen gün azalmaktadır. Miktar satışları iki katına çıkarken daha önce elde edilen kârlılığın yarısına ulaşılabilmektedir. Devlete yaslanarak iş yapma dönemi bitmese de azalmıştır. Zorunluluklar yeni pazar ve yol arayışlarını da beraberinde getirmiştir. AB ülkelerinde birkaç yıldır devam eden ekonomik kriz bu ülkelerin çok uluslu şirketlerini Türkiye gibi ülkelere odaklanmalarını zorunlu kılmıştır. Bunun neticesinde ortaya çıkan deneyim ve bilgi ve güç farkı karşısında birçok şirket yapılanmasını bile tamamlamadığı için ciddi zorluklarla karşı karşıya kalacaktır. Ne yazık ki birçoğu bu tehlikenin farkında bile değildir. Yolların kavşak noktasındaki Türkiye, ya yeni bir yol bulmak ya da yeni bir yol yapmak zorundadır.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |