|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Hukukçu: Diyemeyeceksiniz, dememelisiniz
Program, gazetecilerin kendi aralarında yürüttükleri tartışmalarda ulaşılan "bu kanunla gazetecilik yapılamaz" sonucunun en azından tartışmalı; çoğu yorumun da bazı temel kavramlardan nasipsizlikle malûl olduğunu pek güzel ortaya koydu. (Programın devamı yarın gece saat 22.00'de...) Maddelere geçmeden önce Meriç Köyatası'nın tutumuyla ilgili bir şaşkınlığımızı da dile getirelim: Köyatası programda tartışmalı maddeleri okuyor, "şimdi bu maddeye göre bizim şu şu şu haberleri yapmamız mümkün görünmüyor" diyor ve sözü iki hukukçuya bırakıyordu. Bitişikteki yazıda da dediğimiz gibi, gayet fonksiyonel bir "format"tı bu. Yadırgadığımız nokta şu: Köyatası hemen hemen her sorusuna "sizin yorumladığınız gibi değil, siz gazeteciler şu şu şu noktaları gözden kaçırdığınız için aşırı bir telaşa kapılıyorsunuz" türünden cevaplar almasına ve bu cevaplardan "rahatlamış, tatmin olmuş" görünmesine rağmen, hafta içinde Akşam gazetesinde "Şimdi biz bu haberleri yazamayacak mıyız?" başlıklı peşpeşe üç yazı kaleme aldı. Köyatası yazılarında televizyondaki "format"tan vazgeçiyor, tekrar "tek kale maç"a dönüyor ve okurlarına üç bölümlük bir "artık bu haberleri yazamayacağız" yazısı sunuyordu. O kadar ki, yazısı şu cümleyle sona eriyordu: "Bir Nisan'dan itibaren size acayip yemek tarifleri, turizm gezi rehberi ve müzik yazıları yazacağım." 'ALÇAK' DİYEMEYECEK MİYİM? Geldik maddelere... Meriç Köyatası'nı en fazla kızdırdığı anlaşılan, bizim de başlığa çıkardığımız maddeden başlayalım... Televizyondaki programda, Köyatası, halkın gazetecilerden "tepki vermesi"ni istediğinden bahisle, mesela kendisinin bazı durumlarda "alçaklar, hainler" diye yazdığını ya da konuştuğunu, ama 1 Nisan'dan itibaren diyemeyeceğini söyleyip, yasanın bu maddesini tartışmaya açtı. Mesela Köyatası, sahte rakı üretenleri televizyonda "namussuzlar, alçaklar" sıfatlarıyla anmıştı ve 1 Nisan'dan itibaren bu sıfatları kullanamayacaktı. Oysa yalnız halk değil, suçlulara yeterli cezayı veremeyen yargı mensupları dahi "gazetecinin tavır koymasını" istiyordu... Televizyonda, iki hukukçudan biri (Adem Sözüer), "Gazetecinin görevinin bunları eleştirmek, nedenlerini araştırmak olduğunu, ama bu görevini 'hırsız, namussuz, alçak' gibi sıfatlar kullanmadan yapabileceğini, yapması gerektiğini" sakin sakin anlattı. 'BANT ÇÖZÜMLERİ' MAHKEMELERE... Hukukçular, bir soru üzerine polisin gazetecilere sızdırdığı telefon görüşmelerinin artık yayımlanamayacağını, bunun da doğru bir yaklaşım olduğunu şu sözlerle açıkladılar: "Biz gerçek sorunlarımızı konuşmuyoruz. Bunlar neden sızdırılıyor? Çünkü delilleri toplayanlar biliyorlar ki, o davalardan sonuç çıkmaz, o zaman, 'bari basına sızdıralım, o kişileri kamuoyurda mahkûm edelim' diyorlar. Böylece kamuoyu bir miktar rahatlatılıyor, fakat sonuç gene alınamıyor. Gazeteciler bu noktada 'iç soğutmak' için 'tavır koyma'yla değil; güçlü, adil, sonuç alan bir hukuk sisteminin kurulabilmesi için çaba göstermeyle uğraşmalıdır. Öyle ki, polisin gazetecilere değil mahkemelere ilettiği 'bant çözümleri' ve başka delillerden sonuç almak mümkün olabilsin." Öte yandan, "alçak, namussuz" denilen kimilerinin sonradan "masum" çıktığının onlarca somut örneği vardı ve sırf bu nedenle bile gazetecilerin "sakin kalabilmeyi" öğrenmeleri gerekiyordu... 'HABERİ YAZDIK, ADAM BERAAT ETTİ...' Tam bu noktada, Köyatası daha ciddi bir noktaya işaret etti: Gazeteciler, ellerinde somut kanıtlar olsa dahi artık kimseyi suçlayamayacaktı. Gazeteciler ancak yargı kararı kesinleştikten sonra söz konusu haberleri yapabilecekti. Öyle değil mi? Hukukçular, "haberin ille de yargı kararını gerektirmediğini, belirli somut delilleri içermesi ve gerçekçi olması durumunda her türlü haberin yayımlanabileceğini" anlattılar. Yeter ki sorgulamalarını "gazeteci dili"yle yapsınlar. Mesela, birine "Sizin geliriniz belli, nasıl böyle bir lüks içinde yaşıyorsunuz?" diye sorulabileceğini, ama "Siz böyle yaşadığınıza göre rüşvet almış olmalısınız" diye sorulamayacağını belirttiler... Peki, mesela gazeteci A'nın B'den rüşvet aldığı yönünde kuvvetli bir kanaate ulaştı, bunu yazamayacak mı? Yazdı ve buna dayanarak dava açıldı, sonuçta "A" beraat etti. Gazeteci "yalan haber"den mahkûm olmayacak mıydı? Cevap: Hayır, olmayacaktır. Hukukta "görünüşte gerçeklik" diye bir şey vardır, belli bir anda öyle görünür ve bu haberleştirilir... Sonuçta "beraat" çıkması, gazetecinin "yalan haber" yazdığını göstermez. Önemli olan, gazetecinin haberini somut kanıtlara dayandırmasıdır. Hiçbir şeye dayanmadan suçlama yapılamaz tabii. Daha pek çok madde tartışıldı bu çerçevede, ama yerimiz dar, burada kesmek zorundayız... Dediğimiz gibi: Yarın gece saat 22.00'de Habertürk televizyonunda programın devamı var. Öneriyoruz, özellikle de meslektaşlarımıza... (A.G.)
Doçentler 'toz olmadı' Hakkı Bey, onları çağıran gazeteci yok!
Radikal'den Hakkı Devrim, yeni TCK'da sorumluluk sahibi olan "iki doçent"in, tartışmalar sırasında "toz olmasını" gazetecilerin fark edememiş olmasına şaşırdığını söylüyor. Oysa şaşıracak bir şey yok, tartışmanın "gazeteciler arasında" yürütülmesi gazetecilerin tercih ettiği bir "format..." "İki doçent" ilk kez geçtiğimiz hafta bir televizyon programına çağrıldı ve işin böyle olduğu gün gibi açığa çıktı...
Radikal'den (24 Mart) Hakkı Devrim'in yazısının başlığı şöyleydi: "O iki doçentin çıkıp da TCK'yı sahiplenmeleri gerekmez mi?" Hakkı Devrim, başlıkta sorusunu sorduktan sonra, yeni Türk Ceza Kanunu hakkındaki olumsuz görüşlerini tekrar dile getiriyor, ardından da şöyle diyordu: "Basın-yayın organlarındaki tartışmalara, Adalet Komisyonu Başkanı sıfatıyla Köksal Toptan katılıyor. Adalet Bakanı olarak Cemil Çiçek, kanunun yeni bir komisyonda, bir kere de basının eleştirileri açısından inceleneceğini söylüyor. "Ama yeni TCK'nın bu halinden asıl sorumlu olanlar onlar değil gibi geliyor bana. İki hukuk doçenti var ki, ortalarda görünmemeye sanki özellikle itina ediyorlar. Doç. Adem Sözüer ile Doç. İzzet Özgenç. Hatırlar gibi oldunuz mu? "Komisyon çalışmalarında pek faal olduklarını işitmiştik. Kanunun oylanmasıyla işlerinin bittiğini mi düşünüyorlar dersiniz? Yoksa onları bu işle görevlendirenler, bir süre için gözlerden uzak durmalarını mı istedi? Biliminsanı haysiyeti, ortaya çıkıp, 'Evet kanunun bu son şekli almasına biz sebep olduk. Bunu şu şu şu gerekçelerle istedik' demelerini gerektirmez mi? "Eserlerini, onu nasıl savunacağını bilemeyen insanlara bırakıp toz olmaları nasıl oluyor da basının dikkatini çekmiyor? Bunu anlamakta da zorlanıyorum." GAZETECİLERİN TERCİHİ... Doğrusu, biz de ne zamandır bu tuhaf durum üzerine düşünüyorduk... Ama biz, bu tuhaf durumun sorumlusunun "komisyon çalışmalarında pek faal olan" hukukçular değil, gazeteciler olduğunu düşünmekteydik... Nitekim, geçtiğimiz pazartesi Habertürk televizyonunda gazeteci Meriç Köyatası'nın sorularına cevap veren "iki doçent"i izleyince (biri Devrim'in sözü ettiği Adem Sözüer, öbürü Doç. Dr. Fatih Selami Mahmutoğlu) bu kanaatimizde ne kadar haklı olduğumuzu bir kez daha anladık... Programı Hakkı Devrim'in izlemediği anlaşılıyor, "iki doçent" soruları sakin sakin cevaplandırırken hiç öyle "toz olmuş, mecbur kalınca da kamera karşısına çıkmış" havada değillerdi... Program bitiminde, Köyatası'nın "bir hafta sonra bu saatte" konuya devam teklifine de "konuşmak isteyenlerin" ruh hali içinde hevesle "evet" dediler (program yarın gece saat 22.00'de). Gerçekten zihin açıcı bir programdı; konunun şimdiye kadar esas olarak "gazeteciler arasında" tartışılmasındaki "format" yanlışlığını bariz bir şekilde ortaya çıkarması da ilave bir kazanç oldu... 'KANAAT ÖNDERİ' GAZETECİLER... Bu son söylediğimizi biraz açalım... Gazetecinin tartışmalarda esas olarak "soru soran" taraf olması gerektiğini ilişkin genel kabul görmüş gazetecilik kuralı Türkiye'de epeydir bulanmış durumda... Gazeteciler (özellikle de köşe yazarları), bir tarihten sonra kendilerini toplumun "kanaat önderi" gibi görmeye başladılar ve bu sürecin sonunda gazeteci "soru soran" değil, her konuda kendisine "soru sorulan" kişi haline geldi. Bakın televizyonlara ya da gazetelerdeki söyleşilere, çoğu "gazeteciler arasında" sürüp gidiyor. Hal böyle olunca, "Yeni Türk Ceza Kanunu'nun basına getirdiği kısıtlamalar" başlıklı tartışmalar haydi haydi "gazeteciler arasında" olmaya başladı. Oysa, konu doğrudan gazetecileri ilgilendirse de, burada da gazetecinin konumu "soru soran" olmalıdır. İşte Habertürk'teki sözünü ettiğimiz program, her konuda olduğu gibi bu konuda da doğru "format"ın "soru soran gazeteciler, onların sorularını cevaplayan işin uzmanları" olduğunu bir kez daha gösterdi... Meriç Köyatası kendisinin ve meslektaşlarının o güne kadar formüle ettikleri kaygıları madde madde soru haline getiriyor, işin uzmanları da soruları cevaplıyordu. Peki ne gösterdi televizyondaki bu "doğru formatlı" tartışma? Kimse kızmasın, gazetecilerin gösterişli dramatik eylemlerle yürüttükleri "gerçekleri açıklama kampanyası"nın pek de sağlam bir zeminde yürümediği; "feryat"ların, "biz bu yasayla habercilik yapamayız" çıkışının, geçenlerde de yazdığımız gibi epeyce mubalağalı olduğunu gösterdi. Köyatası'nın sorularını ve bu sorulara işin uzmanlarının verdiği cevapları yandaki sütunlarımızda bulabilirsiniz... (A.G.)
'Yeni TCK iyidir'
Radikal gazetesinin hukukçu köşe yazarı Adnan Ekinci'nin "Yeni TCK aleyhinde konuşacak 'istemezükçüler' aranıyor' başlıklı yazısının son bölümünü aktarıyoruz...
Şimdi, yeni Türk Ceza Kanunu hakkında konuşmak çok moda. Gazeteler, televizyon programları 1 Nisan 2005'te yürürlüğe girecek TCK aleyhinde konuşan hukukçularla dolu. Bugünlerde, TCK aleyhinde konuşan hukukçulara büyük rağbet var. Nasıl da yerden yere vuruyorlar yeni yasayı. Onları okurken veya dinlerken, eski TCK'nın üzerine ince ince nur yağıyor olmalı. Türkiye'de 'yeni' olan her şeye, refleks şeklinde gelişen bir histeri olduğunu düşünüyorum. AB üyeliğimizden Türk Lirası'ndan altı sıfır atılmasına kadar uzanan geniş yelpaze içinde yer alan nice 'istemezükçüler' tanıdık. Şimdi sıra, 'yeni TCK istemezükçüleri'nde... Eleştirilmesine karşı olduğumdan değil, yeni yasanın bu denli yerden yere vurulmasından nasıl bir medet umulduğunu anlamakta zorlanıyorum. (...) Beni de medyadan arayanlar oldu, 'TCK hakkında eleştiride bulunacak kişilere ihtiyacımız var, bize konuşur musunuz?' dediler. TCK hakkındaki görüşlerimin genel olarak olumlu olduğunu söylediğimde ise çok şaşırdılar, "O zaman biz başka birini bulalım" dediler. (..) Yeni TCK'yı yerden yere vuranlara fazla aldırmayın. Eksikleri yok değil, elbette var. Mükemmel bir yasa olamaz da zaten. Bir yasanın gerçek yüzü uygulamada ortaya çıkar. Yeni TCK 1 Nisan'da yürürlüğe girecek. İtalya'nın faşist döneminin ruhunu taşıyan, anlaşılmaz bir dili olan, köhnemiş, topluma yabancılaşmış eski TCK'yı çöpe atacağız. Yeni TCK'nın uygulamada aksayan taraflarını zaman içinde düzelteceğiz.
Çanakkale'deki şehit sayısı tartışmasına Toktamış Ateş de katıldı...
Cumhuriyet gazetesi yazarı Toktamış Ateş'in "Yalana Sığınmak ya da Yalanla Avunmak" başlıkla yazısından bölümler... (...) Bugün bu konuyu ele almamın nedeni, 18 Mart Çanakkale Zaferi dolayısıyla kaleme alınan kimi yazılarda ve yapılan kimi konuşmalarda, Çanakkale'deki şehit sayımızın sürekli olarak yanlış yazılması ya da yanlış dile getirilmesi. Gerçekten bu konuda yazılan ya da dile getirilen rakam 250-270 bin arasında değişiyor. Oysaki Çanakkale'deki şehidimizin sayısı 60 bin civarında. Ve doğrusunu isterseniz, daha önce de defalarca ele aldığım bu konuyugene ele almaya hiç niyetli değildim. Fakat sayın Başbakanımız Tayyip Erdoğan da bu konuda yaptığı konuşmada, 270 bin şehitten söz edince, konuyu gene ele almam gerektiğini düşündüm. Bunların, hiç aklı başında danışmanları yok mu acaba?.. Benim bildiğim Nabi Avcı asla böyle bir hata yapmaz. Ama galiba başka 'tarihçileri' (!) de var. (...) Çanakkale Kara Savaşları'yla ilgili olarak Genelkurmay Başkanlığı, bundan senelerce önce açıklama yapmış ve buradaki kaybımızın 58 bin olduğunu dile getirmişti. Ama kim söyleye, kim dinleye... Herhalde 'birileri'; şehit sayımızı arttırınca, Çanakkale Zaferi daha değerli oluyor sanıyor. (...) O dönemdeki, İstanbul Lisesi son sınıf öğrencilerinin tümünün şehit ya da gazi olduğu bilinir. Fakat son yıllarda, o dönemin tıbbiyesinin son sınıfının tüm öğrencilerinin şehit olduğunu ileri süren ve bunu anma törenleriyle anımsatanlar vardı ki, Genelkurmay bunun doğru olmadığını açıkladı. Ne gerek var böyle abartmalara? O dönemin tıbbiyelileri de elbette diğer okullarda okuyan arkadaşları gibi, sonsuz yurtsever ve özveriliydiler. Ama buradan yola çıkarak olmayan senaryolar üretmek yanlış değil mi?
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |