|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Otoriter olmakla kaba veya sert olmak birbirine karıştırılmamalıdır. Bazıları otoriter gözükmek için çok yüksek sesle konuşmayı, hatta bağırıp çağırmayı marifet zannederler. Oysa sertlik çoğu zaman zaaf belirtisidir.
Bana öyle geliyor ki, mektepli/alaylı ayırımı hiçbir ülkede Türkiye'deki kadar keskin değildir. Mektepli, alaylının kafasını beğenmez; hatta onu 'kafasız' sayar. Alaylı, mektepliyi hayattan kopuk, daha da kötüsü 'kalpsiz' sayar. Akıl ile gönül arasındaki irtibatı yitiren toplumda, bu sevimsiz eleştiri topyekün verimsizliğimizin başlıca kaynaklarından biri olup çıkar. Malatyalı genç bir dostum, ağabey saydığı bir büyüğü ile aralarında geçen şöyle bir konuşmayı nakletmişti: Ağabey, uzun bir süre ortalıkta gözükmeyen gence sitem edince, "Vallahi hiç aklımdan çıkmıyorsun abi!" diye cevap verir. Ağabeyin bilgelere yaraşır tepkisi şudur: "Beni aklında değil, gönlünde tut Osman!" Akıl ile gönül arasındaki irtibat, yönetim kültürümüzün odak noktalarından biridir. Mesela, siyasetnamelerin şahı Kelile ve Dimne'de Hind bilgesi Beydeba, hayvanata dair serüvenlerden insanlık için unutulmaz dersler çıkarırken şöyle diyor: "İnsan dört vasfıyla hayvanlardan ayrılır: Hikmet, iffet, akıl ve adalet. Bilgi, edep ve kabiliyet hikmete girer. Benliğe hakim olma, sabır ve vakar akla girer. Haya, geniş gönüllülük ve şahsiyetli olma iffete girer. Doğruluk, iyilik, nefs murakabesi ve güzel ahlak ise adalete dahildir. Bu vasıfları kendinde taşıyan insan, saltanat ve devletiyle ilgili kader cilveleri karşısında üzülmez. Arzu etmediği bir durumla karşılaşsa şaşırmaz, korkmaz." Günümüzün şirket yöneticileri için de bu vasıflar gerekli değil midir? Beydeba, dönüp dolaşıp 'akıl ile gönlü buluşturan' uygun dil ile konuşmaktan söz ediyor. Söz ola kese savaşı, dememiş miydi Yunus Emre? Dostluklar da, düşmanlıklar da dilimizin eseri. "Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır." Acı dil ise, yılanın verdiği acıdan fazlasını verdiği için ayrıca yılana gerek kalmaz. Her işletme bir bakıma geniş bir ailedir. Ve her ailenin kendine uygun konuşma tarzı vardır. Genel toplum kurallarına aykırı olmamak şartıyla, aile bireyleri bu tarzı benimsemişlerdir. Normal konuşmanın yanısıra, başkalarınca bazan anormal karşılanabilecek şakalar, takılma veya iğnelemeler hep bu ortak dil çerçevesinde yapılır. Ortak dilin bir takım incelikleri vardır. Bunların başında, "kabalık" ile "sertlik" arasında yapılması gereken ayırım geliyor. Anne veya baba belirli bir sertlikle konuşmadığı zaman, çocuklar bazan şımarabilir veya onların sevgisini kötüye kullanabilirler. Ama ebeveynler sertlikle kabalık arasında ayırım yapmadan, sert veya tatlı-sert söz yerine kaba sözlere başvurunca, çocukların hem saygıları azalır, hem dilleri bozulur. Onlar da çevreye aynı sözlerle hitap etmeye başlarlar. İşletme bütün yönetici ve çalışanlar için sıcak bir yuva, samimi bir aile ortamıdır. Bu sıcak yuvanın da makul bir dili, mantıklı bir ast/üst ilişki biçimi olmak zorundadır. Mesela bir yönetici, yardımcısına "Şu dosyayı ver!" demek yerine, "Şu dosyayı verir misin?" yahut "Şu dosyayı rica etsem!" dese, yardımcısı bunun gerçekte bir emir olduğunu anlamayacak mıdır? "Hayır, ricanızı kabul etmiyor ve dosyayı vermiyorum" diyebilir mi? Diyemeyeceğine göre, ona "Dosyayı ver!" tarzında emir kipiyle hitap etmenin anlamı var mı? Yöneticiler, çalışanlara kibar davranmak, gerekli yerlerde (ama her zaman değil!) sert konuşmak, umumiyetle tatlı-sert denebilecek bir üslup kullanmak zorundadırlar. Otoriter olmakla kaba veya sert olmak birbirine karıştırılmamalıdır. Bazıları otoriter gözükmek için çok yüksek sesle konuşmayı, hatta bağırıp çağırmayı marifet zannederler. Oysa sertlik çoğu zaman zaaf belirtisidir. Bazı yöneticiler ise astlarına olağanüstü yumuşak davranır, onları incitecek her türlü davranıştan uzak dururlar. Çalışanlar özellikle bu şekilde davranan yöneticilerin iyi niyetlerini istismar etmemeli, yumuşaklığı "güçsüzlük" şeklinde yorumlamamalıdırlar. Maalesef birçok işletmede durum böyle anlaşılmakta, insanlar kendilerine değer veren yöneticilerini takdir etmemektedirler. İletişim iki uçlu bir süreçtir. Tarafların ikisi de birbirine saygılı olmak ve sorumluluklarını eksiksiz yerine getirmek zorundadır. Kendimizi her zaman karşımızdakinin yerine koymalı ve olaya bir de onun penceresinden bakmalıyız. Saygılı iletişim bir ilke olarak iliklerimize işlemezse, arada bir duyduğumuz veya ezberlediğimiz saygı formülleriyle uçuruma yuvarlanmaktan kurtulamayız. Tıpkı Temel'in başına geldiği gibi: Başarılı bir işadamı olan Temel, tatilini Mısır'da geçirmeye karar verir. Eşi ve çocuklarıyla piramitleri dolaşırken deveye binmek ister. "Hemşerim bu hayvan nasıl gider?" diye sorunca, deveci şöyle der: "Oh dersen gider, oh oh oh dersen hızlanır." Peki nasıl durduracağız? "Amin dersen hemen durur." Temel binmiş deveye, bir oh çekmiş, deve yürümeye başlamış. Oh çektikçe deve hızlanmış, bir oh daha, bir oh daha derken deve dört nala kalkmış. Aniden karşılarına bir uçurum çıkmaz mı? Temel heyecandan formülün son kısmını unutmuş. Bakmış ki çare yok, başlamış içinden fatiha okumaya. Bitirince yüksek sesle 'Amin' demiş ve deve tam uçurumun kenarında duruvermiş. Temel derin bir 'Ohhh!" çekmiş!
İş başvurusu nasıl yapılır?
İş başvurularında sadece işvereni memnun edecek cevapların işe alınmanıza yetmeyeceğini bilmeniz gerek. Bazen tam tersi cevaplar daha sonuç alıcı olabilir. İşte size yaşanmış bir başvuru hikâyesi: 1. Adınız Soyadınız: Mehmet Tartar 2.Yaşınız:
Yirmi sekiz. 3) Şirketimizdeki hangi pozisyon için başvuruyorsunuz?
Mümkünse yatay bir pozisyon için. Eğer daha ciddi bir cevap istiyorsanız, ne iş olsa yaparım. Şart öne sürebilecek durumda olsaydım, burada olmazdım. 4. Düşündüğünüz ücret:
Aylık 5.000 YTL maaş artı yıllık kârdan yüzde 10 hisse! Eğer bu mümkün değilse, siz bir ücret önerin, ben size evet yahut hayır derim. 5. Egitiminiz? İdare eder! 6. Son işiniz. Sadist bir şefin deneme tahtası olmak. 7. Son ücretiniz: Hak ettiğimin çok altında. 8. Önemli başarılarınız: Arakladığım kalemlerden muhteşem bir kolleksiyonum var; evde sergiliyorum. 9. İşten ayrılma sebebiniz: Bkz. Cevap 6. 10. Size ulaşabileceğimiz saatler: Banka atm'si gibiyim: 7/24. 11. Çalışmak istediğiniz saatler: Pazartesi, Salı ve Perşembe 13.00-15.00 arası. 13. Şimdiki işvereninizle görüşebilir miyiz? İşverenim olsa burada olmazdım. 14. Fizik durumunuz 20 kilogramdan fazla taşımanıza engel mi? Belli olmaz, ne taşıdığıma bağlı. 15. Otomobiliniz var mı? Evet, ama soru yanlış sorulmuş. "Çalışır durumda bir otomobiliniz var mı?" diye sorsaydınız, cevabım farklı olurdu. 16. Daha önce bir yarışma veya madalya kazandınız mı? Madalyam yok ama lotoda iki kere 3 tutturdum. 17. Sigara içiyor musunuz? Otlanacak bir enayi bulabilirsem. 18. Beş yıl sonra ne yapmayı hayal ediyorsunuz? Bana tutkun zengin bir fotomodelle Bahama Adaları'nda yaşamayı. Bir yolunu biliyorsanız bunu beş yıl beklemeden de yapabilirim. 19. Yukarıdaki bilgilerin doğruluğunu taahhüt ediyor musunuz? Hayır, ama sıkıyorsa aksini iddia edin. 20. Sizi bu başvuruyu yapmaya iten gerçek sebep nedir? Birbiriyle tutarlılık derecesini kestiremediğim iki cevabım var: a) İnsan sevgisi ve tüketicilerin iyi beslenmesine katkıda bulunma arzum. b) Gırtlağıma kadar borca batmış olmam.. Sonuç: Mehmet Tartar işe alındı.
Kâmil'in Köşesi:
Profesör öğrencilerine stres yönetimi konusunda ders veriyordu. Su dolu bir bardağı kaldırıp dinleyicilere sordu, "Sizce bu su dolu bardağın ağırlığı ne kadardır?" Cevaplar 20 gr ile 500 gram arasında oldu. Bunun üzerine profesör şöyle dedi: "Gerçek ağırlık farketmez. Bardağı elinizde ne kadar süreyle tuttuğunuza göre değişir. Eğer bir dakikalığına tutarsam, problem yok. Bir saatliğine tutarsam, sağ kolumda bir ağrı oluşacaktır. Bir gün boyunca tutarsam, ambulans çağırmak zorunda kalırsınız. Ağırlığı aynıdır ama ne kadar uzun tutarsanız o kadar ağır gelir size." "Eğer sıkıntılarımızı her zaman taşırsak, er ya da geç taşıyamaz duruma geliriz, yükler gittikçe artarak daha ağır gelmeye başlar. Yapmanız gereken bardağı yere bırakıp bir süre dinlenmek ve daha sonra tekrar tutup kaldırmaktır." Yükümüzü arada bırakmalı, tekrar tazelenip dinlendikten sonra yolumuza devam etmeliyiz. İşten eve döndüğünüzde, iş sıkıntınızı dışarıda bırakın. Evinize taşımayın. Yarın tekrar alıp taşıyabilirsiniz. Dinlenin ve rahatlayın... Düşünelim, öğrenelim ve paylaşalım. Bu anlamlı bir yolculuktur.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |