AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

D Ü Ş Ü N C E    G Ü N L Ü Ğ Ü
Said Nursi'ye olan ihtiyaç

Ecdadımızın bin yıl İslamiyet'e şan ve şerefle hizmet etmesine bir mükâfat olarak Allah, Bediüzzaman Said Nursi'yı bu asil millete lutfetmiştir; o bu milletin bağrından çıkmıştır.

Bediüzzaman Said Nursi, 20. asrın en önemli 'olay'larından biridir. Çünkü Said Nursi, 19. yüzyılda başlayan ve 20. yüzyılda moda haline gelen sekülerizm ve materyalizmin din ve maneviyatı, özellikle İslamiyeti yeryüzünden silmeye çalıştığı bir dönemde ortaya çıkmış ve: "Kur'an'ın sönmez ve söndürülemez mânevi bir güneş olduğunu ben dünyaya göstereceğim ve isbat edeceğim" demiş, fıtrata aykırı bu akımların niyetlerini kursaklarında koymuştur.

Nursi'nin bu çıkışı, hayır ve bereket getirmiş, "dinsiz bir dünyada hayır yoktur" diyerek, imansız ve ahlâksız bir dünyada huzur olmayacağına dikkat çekerek, din ve maneviyat dünyasına yeni bir can ve taze bir kan olmuştur. Onun için diyoruz ki, dindarından dindar olmayanına, tarikatlisinden tarikatsızına, materyalistinden maneviyatçısına kadar herkes, Said Nursî'ye şükran borçludur.

'O yangını söndürmeye koşuyorum!'

Said Nursî, bütün mesaisini, herkesin ihtiyacı olan iman üzerine yoğunlaştırmış, sekülerizm ve materyalizmin "oh kovduk, kurtulduk" dediği din ve imanı tekrar Türkiye'nin ve dünyanın gündemine oturtmuştur. O yanan evleri ve evlerde yanan insanları değil, insanların gönüllerindeki imanların yandığını görmüş, "karşımda müthiş bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor, içinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor; ben o yangını söndürmeye koşuyorum!" demiş, bütün engellemelere rağmen iman kurtarma seferberliğini başlatmıştır. Said Nursî, eserleriyle imanı olmayanları imana, imanı olanları tahkiki imana, tahkiki imanı olanları da imanın yüksek mertebelerine çağırıyor.

Üstad, ömrünü İslama adamıştır

Böylece anlayarak ve kabul ederek okuyan okuyucularını küfür ve inkâr cehenneminden, cehalet karanlığından, taklit hastalığından, ateizm ve satanizm belasından, anarşi ve terör lanetinden, kötü alışkanlıklar tuzağından, bölücülük ve ayrımcılık fitnesinden ve bunlara alet olmaktan kurtarıyor; Allah'a kulluktaki sultanlığa kavuşturuyor. Seccadesinde ve secdesinde muhabbetle şarj olup, işine, evine veya okuluna muhabbetle ve şefkatle yüklü olarak giden; ve gittiği her yeri muhabbetle mayalayan vakur, yardımsever, vefakâr, fedakâr insanlar haline getiriyor.

Ecdadımızın bin yıl İslamiyet'e şan ve şerefle hizmet etmesine bir mükâfat olarak Allah, Nursi'yı bu asil millete lutf etmiş ve O, Türkiye'den, Müslümanların bağrından çıkmıştır. Hem de Hadislerde her yüz senede geleceği ifade edilen bir İslam alimi ve allamesi, bir İslam mücahidi ve iman müceddidi olarak çıkmıştır.

O herkese ruhunun rahatı, gönlünün huzuru, aklının nuru, dilinin virdi, olan, okuyucusuna "ballar balını buldum" dedirten, okuyucusunu iman ve inanç konularında başka şeylere muhtaç olmayacak derecede müstağni kılan bir eser bırakmıştır. Said Nursi, sadece bir grup Müslüman tarafından değil, bütün Müslümanlar tarafından okunmalı ve benimsenmelidir. Çünkü O, Gazalî gibi, Geylanî gibi, Muhammed Bahaüddin, İmam-ı Rabbanî, Ahmet Bedevî, Mevlana ve Yunus gibi tüm Müslümanların ortak değeridir. Yediden yetmişe herkes, özellikle de ilim ve fikir adamları ona sahip çıkmalı onu okumalı ve okutmalıdırlar.

Nursi, Kur'an'ın ruhuna, Hz. Muhammmed (s.a.v.) Efendimizin usûl ve üslûbuna uygun bir mücadele tarzını seçmiş, "müsbet hareket" denilen bu olumlu ve ılımlı mücadele yöntemiyle hiç durmadan 80 küsur sene tüm zorluklara göğüs germiş ve şöyle demiştir: "Bana ızdırap veren yalnız İslam'ın maruz kaldığı tehlikelerdir. İman kalesini küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum. Yalnız Kur'an'ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum".

Çağın sorunlarını doğru teşhis etti

Said Nursi'ye olan ihtiyacın bir diğer sebebi de şudur: O, çağını çok güzel okudu, tabib-i hazık gibi çağın hastalıklarını teşhis ve tedavide isabet kaydetti. Teşhisi şu idi: Çağımızda İnsanlığı huzura hasret bırakan, sosyal hayatı zehirleyen, hatta dünyayı insanların başına cehennem eyleyen sebeplerin başında "za'f-ı diyanet ve za'f-ı iman" yani "insanların din ve imanla bağlandıkları bağların ya kopması veya zayıflaması gelmektedir" dedi, kendisini bu iki şeyin ihyasına adadı.

Bediüzzaman Said Nursî'ye, yalnız bir kalenin değil, koca bir Türkiye kalesinin, koca bir İslâm aleminin, hatta koca bir dünyanın imar, tamir ve restorasyon görevi verilmiştir. Kendisi bu hususu şöyle ifade eder: "Risale-i Nur, yalnız cüz'î bir tahribatı, küçük bir evi tamir etmiyor, belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyet'i içine alan, dağlar büyüklüğünde taşları bulunan büyük bir kaleyi tamir ediyor ve yalnız hususî bir kalbin ve has bir vicdanın ıslahına çalışmıyor, belki bin seneden beri biriken, müfsid âletlerle dehşetli yaralanan umumi kalbi ve umumî efkârı tamir ediyor." Herkesin, özellikle mü'minlerin dayanak noktası olan İslâmî esasların, cereyanların ve şeairlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan umumi vicdanı ve vicdanda açılan geniş yaraları Kur'anın ve îmanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor.

  • DR. VEHBİ KARAKAŞ / ÖĞR. GÖREVLİSİ

  • Amerika bir bütün değil!
    Yeni-muhafazakârların Türkiye'ye dair yanılgılarının en önemli nedeni analizlerinin ciddî akademik temellerden yoksun olmasıdır. Irak savaşı da aynı sorunun bir yansımasıydı.

    Yeni-muhafazakârların son günlerde yoğunlaşan Türkiye aleyhtarı çıkışlarını, Amerika'nın genel görüşü olarak sunmaya yönelik çabalar dikkat çekiyor. Ancak bu çıkışı Amerikan yönetiminin resmî görüşü olarak takdim etmek son derece zor. Amerika'nın kendisi gibi, Bush iktidarı da belli güç odaklarının koalisyonuna dayanıyor ve her zaman bu koalisyonun aynı görüşleri benimsemesi mümkün değil. Yeni-muhafazakârların estirdiği kasırgayı gürültülü hale getiren, Amerika'nın resmî görüşüne dönüşmesi değil, Türkiye'deki bu kesimlerin yakın dostu olan kalemlerin ve sağcı Amerikan think-tanklerinin bünyelerinde çalıştırdıkları çoğu Türk görevlilerin eseridir.

    Dış politikadaki dengeler değişti

    Bu görevliler başından bu yana Türk dışpolitikasındaki değişikliği AK Parti'nin kimliğinde aramayı çok sevdiler. Oysa Türk dış politikasının soğuk savaş döneminin bitiminden itibaren olgunlaşmaya başlaması, ideolojinin bir eseri değildi. Olsa olsa ideoloji burada tam aksine engelleyici bir etki yapıyordu. Dünya ekonomik dengelerinin giderek Çin merkezli Asya'ya doğru kayması -Çin, Japonya'yla birlikte, ABD'nin bütçe açığını satın alarak Amerikan ekonomisini ayakta tutuyor-, Avrupa'nın kendisini ABD'den bağımsızlaştırarak bir güç merkezi haline gelmesi Türkiye'nin konumunu yeniden gözden geçirmesini sağladı.

    Ancak gerek terör problemi, gerekse 28 Şubat'ın getirdiği angajman Türkiye'yi İsrail'e yakınlaştırdı. 2003 Irak saldırısı ise Türk dışpolitikasındaki denge taşlarını yerinden oynattı. Bu yeni jeo-stratejik ortamda İsrail'in Türkiye'nin stratejik hesaplarındaki önemi azaldı, Türkiye'nin başta Suriye olmak üzere komşularıyla iyi ilişkiler kurma gereği ortaya çıktı. İç politik dengelerin dış politikayı etkileme gücünü değişen bu bölgesel ve küresel jeo-stratejik ortam belirlemektedir. Bu nedenle yeni-muhafazakârların ve onların yerli görevlilerinin politika değişikliklerini mevcut hükümetin İslâmcılığı olarak takdim etmesi büyük bir yanılgıdır. Nitekim Cumhurbaşkanı Sezer'in planlanan Suriye gezisi, Türkiye'nin izlediği yeni Ortadtratejisinin hükümet değil, bir devlet politikası olduğunu ortaya koyuyor.

    Türkiye ile ilgili yanlış bilgiler

    Yeni-muhafazakârların Türkiye'ye dair yanılgılarının en önemli nedeni analizlerinin ciddî akademik temellerden yoksun olmasıdır. Irak savaşı da aynı sorunun bir yansımasıydı. Bu kesimin ideolojik fanatizmi, objektif ve sağlam bilgi edinme yollarını kapatıyor, verilerin tahlil edilmesinde gözlerini bağlıyor.

    Yeni-muhafazakârların Amerika'daki Ortadoğu'yla ilgili akademik çevrelerde fazla bir prestiji bulunmuyor. Ortadoğu'yla ilgili yorumlar, Amerika'daki Orta Doğu araştırmalarında saygın dergilerde değil, Middle East Quarterly gibi ajitatif yorum dergilerinde yayınlanıyor. Türkiye'de çok ciddî ve önemli bir dergiymiş havası verilen bu neşriyat, Amerika'da akademik olarak herhangi bir itibara sahip olmadığı gibi, belli bir ideolojinin resmî yayın organı muamelesi görüyor. Derginin yayımcısı Daniel Pipes'ın en önemli akademik faaliyeti campuswatch.org adlı internet sayfası aracılığıyla Amerikan kampüslerinde yeni-muhafazakâr çizgiye aykırı müfredat takip eden akademisyenleri ifşa etmek. Daniel Pipes, Harvard Üniversitesi'nde Sovyet araştırmaları kürsüsünden emekli olan babası Richard Pipes ve onun öğrencisi olan Douglas Feith gibi yeni-muhafazakâr kadro sayesinde meşhur ve dokunulmazdır.

    Akademiden yüz bulamayan bu grup en fazla bağımsız araştırma kuruluşları ve medya sayesinde siyâset üzerinde nüfûz sahibi olmaya çalışmaktadır. Middle East Quarterly dergisinin yayın ekibinde temsil edilen araştırma kuruluşları, yeni-muhafazakâr siyâset tavsiyelerinin servis edilmek üzere hazırlandığı think-tank'lerin başında geliyor. Bu kuruluşta çalışan Türkiye uzmanları da çalışmalarını yine sadece Middle East Quarterly'de yayınlayabiliyorlar. Ancak ne gariptir ki bu çalışmalar Türkiye hakkında son derece yüzeysel, kulaktan dolma iddia ve fikirleri içeriyor.

    Gerçekler bile bile çarpıtılıyor

    Sözgelimi, aynı dergide yayınlanan, Winep, Türkiye uzmanı olan bir şahsın imzasını taşıyan makalede (Sonbahar 2004), Yeni Şafak gazetesinin sahibinin, Recep Tayyip Erdoğan'ın dünürü olan Sadık Albayrak olduğu, gazete ile hükümet arasındaki 'organik bağın' delili olarak sunuluyor. Türkiye'deki mevcut hükümeti patronlarına şikayet etmekle ünlü bu Türkiye uzmanları, daha önce bir vesileyle ziyaret ettiği Ankara'nın Batıkent semtini etrafta câmi göremeyip, modern liberal Türkiye'nin sembolü olarak takdim edebilmişti.

    (Gerçekle alâkası olmaması bir yana, modernlikle câmi arasında tezat gören bu zihniyetin sahiplerinin, daha çok Türkiye'den artakalan etnik temelli ideolojik birikintilerini dindar Bush iktidarının Türkiye politikalarını etkilemekte kullanmaya çalışmaları başlı başına bir faciadır.) Yine hatırlanacağı üzere, aynı dergide derginin yayın yönetmeni Michael Rubin'in AK Parti hükümetinin arkasındaki 'yeşil sermâye'yi ifşâ eden makâlesi yayınlanmıştı.

    Yeni-muhafazakârlar siyâseten elbette güçlüler. Ancak onları 'Amerika'nın Sesi' olarak takdim etmek ve buna göre Amerika'yla ilgili siyaset, görüş ve psikoloji oluşturmak hazırlanan tuzağa düşmek olacaktır. Küresel bir Amerikan karşıtlığı ve Amerika'yla dünya arasındaki ayrışma, Amerika içindeki alternatif görüş sahiplerini yalnızlığa itiyor.

    Bu şanlı mücahid, kim için bu cefaya katlandı?

    Toplumun imanını kurtarma yolunda dünyasını da ahiretini de feda eden, seksen küsür senelik dünya hayatında, dünya zevki adına bir şey bilmeyen, bütün ömrü harp meydanlarında ve esaret zindanlarında, memleket hapishanelerinde geçen, çekmediği ceza, görmediği eza kalmayan, sıkı yönetim mahkemelerinde bir cani gibi muamele gören, memleket memleket sürgüne yollanan, zindanlarda aylarca ziyaretçileriyle görüşmekten men edilen, defalarca zehirlenen, türlü türlü hakaretlere maruz kalan, "Zaman oldu ki hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim beni intihardan men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti" diyen bu dayanılmaz muameleyi kendine reva görenlere beddua bile etmeyen bu şefkat kahramanı, bu şanlı mücahit kimin uğruna bu acılara, sancılara, bu eza ve cefalara katlandı? Said Nursi, acaba kimin imanını, kimin İslam'ını, kimin Kur'an'ını savunuyordu? O bütün bu fedakarlıkları kimin uğruna yaptı?

  • HASAN KÖSEBALABAN / YAZAR

  • ALDATMAK ÜZERİNE

    Aldatmak, basit bir şekilde bir erkeğin kadına veya bir kadının erkeğe sadakatsizliğiyle sınırlı olmayıp, insan hayatının bütünü üzerinde tesiri vardır.

    Özellikle modernleşen toplumlarda 'aldatmak' kavramı gündeme geldiğinde, cinsellik anlamında erkek veya kadının sadakatsizliği şeklinde algılanır. Modern çağın kadın ve erkeğinin erotik bir dönemin tasallutu altında bulunduğu doğrudur. Yine, bu dönemi yaşayan her kadın ve erkeğin bu tuzağa düşme tehlikesinin olduğu da doğrudur. Ancak, tümüyle beğenme ve beğendirme üzerine bina edilmiş 'aldatmak' fikrinden beri olanların da var bulunduğunu unutmamak lazım.

    Karşı cinsin cazibesine kapılıp nefsine yenik düşen bir insan gerçekte aldanmış mı oluyor, aldatmış mı? Kanaatime göre böyle bir kişi için her iki durum da geçerlidir. Hem aldanmış, hem de aldatmış oluyor. Bir kere, kendisine kurulan tuzakların farkında veya farkında olmadan nefsinin esiri haline geliyor. Bu bir aldanmadır. Her kontrolsüz hareket bir aldanmaya kapı aralar. Şimdi bu kavrama daha yakından bakabiliriz: Sözünde durmamak, kandırmak, iğfal etmek, dolandırmak, oyuna getirmek gibi manalara gelen aldatmak, insan hayatında sürekli olarak karşılaşılabilecek geniş bir alana yayılmıştır. Basit bir çıkar elde etmek için bile bu yola başvurmak mümkündür. Hakkın olmayan bir şeyi hakkınmış gibi göstermek için kullanılan her türlü vasıtanın aldatmak fikri üzerine bina edildiğini söyleyebiliriz. Kapitalist mantıkta sürekli olarak özendirilen tüketim, aldatmak fikrini cazip hale getirmektedir. Herhangi bir ürünün, tüketicinin faydasını düşünerek uzun ömürlü yapmak yerine, ambalajına büyük bir özen göstererek beğeniye sunulması da bir aldatma örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Aldatmak, tek başına haz merkezli düşünmekle sınırlı kalmayıp, ferdin kendiyle baş başa kaldığı dönemlerde de geçerliğini sürdürmektedir. Başkalarını aldatarak 'somut faydalar'(!) elde ettiğini düşünen insanın, bu durumda kendini aldattığını düşünmemesi aldatmak kavramının üzerinde düşünülmesi gereken asıl noktaya işaret eder. Bu ifsat edici düşüncenin kaynağı, insana, tarihe ve evrene Allah merkezli bakmamaktır. İnsana, tarihe ve evrene Allah merkezli bakan bir insanın böylesi kırılgan yollarda ilerlemesi mümkün değildir. Allah merkezli düşünceyle sevgili Peygamberimizin şu hadisi üzerinde düşünmek öğretici olacaktır: "Kendi iyiliği için istediği bir şeyi Müslüman kardeşi için de istemeyen gerçek mü'min olamaz". Hayatı çıkar üzerine bina eden günümüzün geçerli anlayışına karşı kurtuluşumuzu işaret eden bu düstura sıkı şekilde yapışmamız kaçınılmazdır.

    Sevgiyi azaltan bir özellik taşıyan aldatmak, basit bir şekilde bir erkeğin kadına veya bir kadının erkeğe sadakatsizliğiyle sınırlı olmayıp, insan hayatının bütünü üzerinde tesiri vardır. Günümüzde özellikle çocukların ve gençlerin içinde bulundukları acıklı durum, büyük bir aldatma ve aldanma sarmalı üzerinde yürümektedir. Reklamlarla beyinlere angaje edilen yıkımlar, ambalajlanıp bu kitlenin beğenisine altın tabakta zehir olarak sunulmaktadır. Bilgisayar başlarında tamamen bir imge üzerine kurulu sanal ahbaplıklarla zamanı tüketen ve büyük bir aldanma ve aldatma yaşayan gençlerin akıbetlerinin ne olacağını düşünmek bile ürkütücüdür.

  • VEDAT AYDIN / YAZAR



  • 28 Mart 2005
    Pazartesi
     


    Künye
    Temsilcilikler
    Abone Formu
    Mesaj Formu
    Online İlan

    ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği
    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
    Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv
    Bilişim
    | Dizi | Çocuk
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
    © ALL RIGHTS RESERVED