|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
sevgisi'ni de artırıyor...
Kürşat Bumin, "Olgusal hakikatler" meselesini ele aldığı yazılarının sonuncusunu, Kürtlerin Öcalan'a duyduğu "muhabbet"e ayırmış, bu "muhabbet"i şöyle anlatmıştı dünkü yazısında: "Diyarbakır'daki Nevruz kutlamalarına 250 bin kişinin katıldığı söylendi. (...) Diyarbakır kutlamalarına ilişkin haberlerde, PKK ve 'yaşasın Apo' sloganlarının atıldığı da belirtiliyordu. Hatta gazetelerde yer alan fotoğraflarda kutlamanın gerçekleştiği meydanda açılan 'yeşil zemin üzerindeki sarı güneş içinde kırmızı yıldız'dan oluşan ve Öcalan'ın henüz yeni tasarladığı söylenen 'konfederasyon'un bayrağı ile de karşılaştık. "PKK ve 'Apo' lehine atılan sloganlarla sadece Diyarbakır'daki kutlamalarda değil, başka yerlerde karşılaşıldığı da yazıldı ve söylendi... Zaten yazılmasa ya da söylenmese de biz bilmiyor muyuz? Neyi? Şunu, yani şu 'olgusal hakikat'i: (...) Evet, hepimiz (devlet ve millet beraberce) iyi bili-yoruz ki, ülkemizdeki Kürtlerin büyük bir bölümü 'Apo'ya karşı iyi duygular besliyor." Bumin'in Kürtlerin bu "duygu ve düşünceler"ini nasıl değerlendirdiğini de yazıp, işin günümüzdeki faslını tamamlayalım. Bumin, "Peki Kürtlerin önemli bir bölümü böyle düşünmekle iyi mi ediyorlar" sorusunu şöyle cevaplıyor: "Cevabım sizin için bir 'sır' olmasa gerek: Bana göre iyi itmiyorlar; iyi etmiyorlar, çünkü (defalarca yazdığım gibi) Öcalan ve hâlâ onun otoritesi altında olduğu anlaşılan Kürt hareketi 'Stalinci' bir siyasi formasyondur." BEŞ AY ÖNCE... Özgür Gündem gazetesi, 22 Mart tarihli sayısında, Diyarbakır'daki dev gösteriye hakim olan yeşil ağırlıklı "yeni konfederasyon" bayrağını manşetine çekmiş, mitingin bu açıdan "Öcalan'ın son formülasyonunun referandumu" niteliğinde olduğunu yazmıştı. Bize kalırsa bu "destek" ve "sevgi", bizzat Özgür Gündem yöneticilerini dahi epeyce şaşırtmış olmalı... Neden mi? Çünkü çok değil, beş ay önce, aynı gazete, başyazısında Öcalan'la Kürtler arasında bir soğukluk olduğundan yakınıyordu. (Böyle bir "olgusal hakikat"in ilan edilmesi üzerinde durmaya değer bir konu ama, bugün meselemiz o değil.) Biz, 14 Ekim 2004 tarihli Kronik Medya'da bu çok önemli yazıya Türk basınının dikkatini çekmeye çalışmış, ne var ki başarılı olamamıştık. Yeri geldi, şimdi tekrar o yazıya dönüyoruz... "AB süreci Kürtleri Öcalan'dan soğutuyor mu?" başlıklı yazımızda şöyle yazmışız (kendinizi hazırlayın, epeyce uzun bir alıntı olacak): 'KOMPLO DERİNDEN HİSSEDİLMEDİ' "'Ora'da ne olup bittiği, 'Ora'daki sıradan insanların ve 'dağdakiler'in neler düşündüğü bizim basının ilgi alanında olmadığı için, 'Ora'da uzun bir süredir gelişmekte olan yeni bir eğilimden hep birlikte bîhaberiz... O gelişme şu: Kürtler, Abdullah Öcalan konusunda üç sene, beş sene öncesine göre çok farklı bir noktadalar... 'Bağırıp çağırmak, sövüp saymak' gazeteciliği ile bunu algılamak ve yansıtmak imkânsız tabii, ama hiç değilse bu tespiti yapanların yazdıkları okunsa, değil mi? 12 Ekim Salı günü Gündem gazetesinde çok önemli bir başyazı yayımlandı: 'Komplo ve Öcalan'a yaklaşım...' "Biliyorsunuz, 'komplo' sözcüğü Kürt politik jargonunda Abdullah Öcalan'ın yakalanış sürecinin başlangıç tarihi sayılan 9 Ekim 1998'i hatırlatmak için kullanılıyor. O nedenle her yıl 9 Ekim'de çeşitli protesto gösterileri düzenleniyor... Başyazıda, 'komplo'ya karşı bilincin diri tutulması üzerinde uzun uzun durulduktan sonra, yazının son paragraflarında bu 'bilinç'teki erozyona geliniyor... O bölüm de şöyle: '6. yıldönümünde Kürtler, çeşitli eylemler gerçekleştirdi. Özellikle Avrupa'da yaygın geçti. Ancak Türkiye'de aynı yoğunlukta geçmedi. Hatta belli alanlar dışında ciddi bir tepki, eylemlilik söz konusu olmadı... Çok sınırlı bazı etkinlikler gerçekleştirildi. Kürt demokrasi güçleri, özellikle kurumsal yapılar ve kadrolar, yıldönümünde komployu derinden hissetmedi... Bunun, Güney eksenli gelişme ve özellikle de AB süreciyle ilişkisi var mı? Bizce tartışılır. Bu iki olgunun, genelde Kürtler, özelde Kürt demokratik yapılarında sosyal, ruhsal ve düşünsel farklılıklar yaratıp yaratmadığı, soruna ve sürece bakış açılarını etkileyip etkilemediği önemli tartışma konusudur ve bizce tartışılmalıdır... Bu, demokratik kurumlar, artı kadrolar ile Öcalan arasındaki temel çelişkileri ortaya çıkarmak ve yeniden yapılandırmak açısından da önemlidir...' " Yazıyı şöyle bağlamışız: "Ne dersiniz? Çok önemli değil mi bu tespitler? Sözünü ettiğimiz 'erozyon'un boyutlarını ortaya çıkarmaya çalışmak iyi bir gazetecilik olmaz mı?" 'AB HEYECANI' VE 'APO SEVGİSİ' Gelelim bugüne... Dediğimiz gibi: Biz, söylediğimizle kaldık, kimse "Ora"da ne oluyor diye gidip bakmadı. Bu arada meğer işler tam tersine dönmekte, "erozyon" önlenmekteymiş... Bizce, Özgür Gündem'in başyazısında "soru" kipiyle, ürkek bir biçimde işaret edilen nokta ("Bunun güney eksenli gelişme ve özellikle de AB süreciyle de ilişkisi var mı?") işin özüdür. O yazının yazıldığı tarih, Türkiye'deki "Avrupa Birliği heyecanı"nın doruğa çıktığı günlerdi (17 Aralık'a bir ay var). O tabloyu bugünkü "AB heyecanı" ve "Apo sevgisi"yle kıyaslayın... Bu iki "olgusal hakikat"in biribirinden bağımsız olduğunu söyleyebilir misiniz? Yanıldığımızı hiç sanmıyoruz: Türkiye'nin AB hedeflerindeki tavsama yalnız Türk milliyetçiliğini değil, Kürt milliyetçiliğini ve "Apo sevgisi"ni de artırıyor... (A.G.)
'Ermeni meselesini iki millet arasındaki
Zaman gazetesinden Nuriye Akman, Princeton Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Direktörü ve Türk Araştırmaları Bölümü Başkanı Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu'yla "Ermeni meselesi"ni konuştu. Akman'ın sözleri: "Hanioğlu'nun, bilgiyle harmanlanmış tabu çözücü, şablon söndürücü ve de ufuk açıcı yaklaşımlarından siyasetçimizden tarihçimize, bürokratımızdan sade vatandaşa kadar hepimize pay var. Yeter ki at gözlüklerini çıkaralım. Cevapları bulmadan önce, sorularımıza çeki düzen verelim..." Bu önemli söyleşinin birinci bölümünü bugün -maalesef epeyce- kısaltarak aktarıyoruz. Yarın da ikinci bölümünü dikkatinize sunacağız... Soruyu doğru sormadan, doğru bir cevap bulmanın imkansızlığına inanırım. Öyleyse Ermeni meselesini hangi sorunun rehberliğinde aramak lazım? Bu konuda şimdiye kadar gündeme getirdiğimiz dar, basit ve mekanik soruları aşarak daha kapsamlı bir soru sormamız gerekli. Nâçiz kanaatimce de bu soru "Bir dünya yıkılırken neler oldu da bugün bize çok anlamlı gibi görünen bir düzen ortaya çıktı, acaba kutsamaktan fazla da sorgulamaya vakit bulamadığımız bu düzene geçiş tek seçenek miydi ve bunun için kimler ne gibi maliyetlere katlanmak zorunda kaldılar?" olmalı. Yani "Osmanlı dünyası" yerini milliyetçi ideolojilere dayalı ulus-devletler düzenine bırakırken bu süreçte ve sonrasında neler oldu buna cevap aramamız lâzım diyorsunuz. Evet tam anlamıyla işaret etmek istediğim nokta bu. Meseleye Ermeniler ve Türkler/Müslümanlar arasında mevcut bir kan davası biçiminde yaklaşırsak ne onu anlayabiliriz ve ne de bu konuda anlamlı siyaset üretebiliriz. (...) Bu oluşumda etnik grupların karakterleri de rol oynamış mıdır? Çünkü bu mesele, bir tarafın "katliama yatkın", öteki tarafın da "hain" olduğu çerçevesinde tartışılıyor. "Etnik grupların karakteri" ibaresi, 19. yüzyıl sos-yologlarının sevdiği bir söylemdir. Burada belirleyici olanın "ideoloji" ve "güç" olduğunu unutup meseleyi etnik karaktere ya da belirli dinlerin sâliklerinin kültürel olarak katliâm icrasına daha yatkın oldukları gibi günümüz "uygarlıklar çatışması" müdafiilerinin benimseyeceği nedenlere indir-gersek, bir asır öncesi milliyetçi söylemini tekrardan başka bir şey yapmamış oluruz. (...) Peki Ermeni toplumunun başına ne geldi? Biraz önce değindiğim süreçte Ermeni toplumu gerçekten büyük bir insanî trajedi yaşamıştır. Her şeyden önce bunu anlamak ve bununla kavgayı bir kenara bırakmak gerekmektedir. Diğer toplumların zikrettiğimiz yeni düzenin kuruluşu sırasında yaşadıklarının bu trajediyi meşrulaştırma amacıyla kullanılması anlamsız olduğu ölçüde yakışıksız bir yaklaşımdır. (...) Olaylarda Ermenilerin sorumluluğu yok mu? Demin de söylediğim gibi burada çatışan milliyetçilikler var. Zaten meselenin özü Osmanlı toplumu temelinde avant-garde milliyetçi örgütlenmelerin cemaatlerinde temsil güçlerinin çok üzerinde belirleyici gücünün oluşmasıdır. Daşnak-tsutyun, Hınçak komiteleri diğer benzeri örgütler gibi temel arzularına yâni Doğu'daki altı vilâyet için Berlin Kongresi'nin 61. maddesinde belirtilen ıslâhatın yapılmasını sağlayacak bir Düvel-i Muazzama müdahalesine, ihtilâlci yollardan ulaşmayı amaçlıyorlardı. Bu örgütlerin Osmanlı idaresi ile Ermeni toplumu arasındaki ilişkilerin gerginleşmesinde, çatışma ortamı tesisinde ve tehcir kararının alınmasında ciddî roller oynadıkları inkâr edilemez. Nitekim Daşnaktsutyun, Gosdi Hampartsumyan idaresindeki Van ve havalisinde 1917-18 arasında kendisinin katliâm icra etmekte kimseden aşağı kalmayacağını göstermiştir. İyi ama, bir grup Ermeni'nin yaptığı hatayı bütün Ermenilere yıkmak doğru mu? Zaten benim de sözü getirmek istediğim nokta buydu. Bir milyonu aşan bir toplumun tüm fertlerinin bu komitelerin faal âzâları gibi mütalâa edilmesi çok sık yapılan bir hatadır. Tıpkı her Türk İttihad ve Terakki, her Arnavut Başkimi, her Makedon, Makedonya-Edirne Dahilî İhtilâlci Örgütü, her Arap Hizb al la Markaziyya üyesi ya da sempatizanı olmadığı gibi vergisini ödeyen, işinde çalışan, kilisesine giden her Ermeni Osmanlı vatandaşı da bu örgütlerin fikirlerine ve kullandıkları yöntemlere iştirak etmiyordu.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |