|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Avrupa Birliği, Gümrük Birliği'nin Kıbrıs dahil 10 ülkeyi kapsamasını içeren ek protokol metnini Türkiye'ye gönderdi. Dışişleri Bakanlığı da incelediği metni günü geldiğinde imzalamak kaydıyla teyid etti. Karşı mektup, şu sıralarda Brüksel'e gönderilmiş olmalı. Bu mektuplaşmayla Türkiye ile AB arasında müzakereye giden yolun haritası da şekillenmeye başlıyor. Birlik, metnin son halini eline aldıktan sonra önce bütün dillere tercüme edecek, ardından da komiserlere iletecek. Sonra, Konsey'den imza izni ve nihayet parlamentodan onay gerekecek. Ek protokolün Türkiye'nin imzasına hazır hale gelebilmesi için, AB prosedür sürecinde en iyi tahminle iki aya ihtiyaç bulunuyor. Türkiye, mektup teatisiyle bu takvimi başlatmış oldu. Her şey planlandığı gibi giderse, hükümet uygun bir zamanda muhtemelen Lüksemburg'un dönem başkanlığının sonu veya İngiltere'nin başkanlığının ilk haftalarında protokolü imzalayacak. Ardından TBMM'nin de bu metni onaylaması gerekiyor. Şimdi Brüksel'e gönderilen mektup Türkiye'nin "metni bu içerikle imzalamakta bir sakınca görmüyoruz" anlamını taşımaktadır. Yani, imza atılacak mı, atılmayacak mı tartışması aslında filan bitti. Zaten başka bir seçenek de söz konusu değildi ama prosedürün başlamasıyla geri dönüşsüz yola girildi. Aslında, Türkiye kamuoyunda bu konuda soru işaretleri yaratan faktör içeriden gelen eleştirilerden çok Rum lider Papadopulos'un kendi kamuoyuna yönelik mesajları oldu. Başta Papadopulos olmak üzere Rum yönetimi sözcüleri, Türkiye'nin müzakere yolunu kapatamamaktan dolayı uğradığı baskıyı süreci engelleme tehdidiyle gidermeye çalıştılar. Şimdi, imzanın atılacağı anlaşıldıktan sonra bunu da yeterli olmayacağını söylemektedirler. Rumların süreci deforme etmek için başta 26 Nisan'daki Ortaklık Konseyi toplantısı olmak üzere bütün imkanları değerlendireceğini hesaba katmak gerekiyor. Rumlar için problem, Türkiye tarafından tanınmamak, Türkiye için ise tersidir. Bu yüzden Türkiye, AB'den protokolün imzasının tanıma anlamına gelmeyeceğini ifade eden ibarelerin metne girmesini istedi. Ayrıca Ankara, protokol imzalanırken bir deklarasyon yayınlayarak kendisi için önemli olan şu hususları ilan edecek: "Protokolün imzası Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınması pozisyonunu değiştirmez, tanınma anlamına gelmez. Türkiye, KKC ile ilişkilerini eskiden olduğu gibi devam ettirir. Türkiye ayrıca, Kıbrıs'ta kapsamlı çözüm hedefine de bağlıdır." Dışişleri Bakanlığı bu yola girerken, uluslararası hukuk konusunda otorite isimlerden protokolün imzasının Rum Kesim'ni tanıma anlamına gelmeyeceğine dair görüşler de aldı. Dahası, şu ana kadar AB'den de bunun aksi bir resmi görüş açıklanmadı. Zaten, 17 Aralık Zirvesi'ndeki uzun ve sıkıntılı görüşmelerin temelinde de bu hususun altını çizmek isteği yatıyordu. Her şey bir yana, Türkiye'yi AB'ye sık sıkıya bağlayacak 3 Ekim müzakere başlangıcına giderken bazı endişelerden arınmak gerekiyor. Türkiye, Rum Kesimi'ni tanımadığını açıkladıktan sonra herhangi bir işlemin tanıma anlamına gelmesi mümkün değildir. Hatta, sözgelimi Türkiye Güney Kıbrıs'ı ayrı bir devlet olarak tanıdığını açıklasa bile bu Rumların tanınması anlamına gelmeyecektir. Ya da Rumların kendi kamuoylarını yatıştırmak için protokolün imzasının tanıma anlamına geleceği yorumunu yapmaları da sonucu değiştirmeyecektir. Kıbrıs'ta çözüm olmadıkça, Rum Kesimi'nin Türkiye tarafından tanınması ihtimali yoktur. Bir başka ifadeyle, milliyetçilik rüzgarını Kıbrıs üzerinden de estirmeye niyetli olanlar için iklim uygun değildir.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |