|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Vakıflar, kültürümüzdür, kimliğimizdir, geçmişimiz ve geleceğimizdir. Bu sebeple gözbebeğimiz olan vakıf eserlerini ve ecdat yadigârlarını, emanet bilip, ihanet etmeden korumalıyız.
Antropologlarca belli bir mekanda ve birlikte yaşayan, belli bir toplumun yaşayıp şekli olarak tanımlanan kültür, en geniş manada, bir varoluş biçimidir. Toplumu oluşturan bireylerin birbirleriyle ve diğer toplumlarla iletişimini içeren özel ilişki şeklidir. Her ulusun, milletin kurup geliştirdiği bir yaşam tarzı vardır. Her türlü sosyal ve edebi faaliyet, gelenek, mimari, müzik, ibadet şekileri ve sanat ürünleri, folklorik olarak kültür tanımı içindedir. T.S. Eliot, "Kültür Üzerine Düşünceler"ini ifade ettiği eserinde, kültürün "...sadece muhtelif faaliyetlerinin bir toplamı olmayıp, birhayat tarzı" olduğunu belirtir. Ünlü sosyolog Ali Şeriati de, "Medeniyet ve Modernizm" adlı eserinde kültürü şöyle tanımlar: "Kültür, bir ulusun tarih boyunca biriktirip, kendine özgü bir şekil verdiği, zihni, manevi, sanatsal, tarihi, edebi, dini ve duygusal birikimlerin semboller, işaretler, gelenekler, adet, sosyal yaşantı ve anıtlar şeklinde ortaya çıkmasıdır." Vakıfların doğuşu Bazı yazarlar kültür kavramını ifade etmek için zaman zaman "dünya görüşü" deyimini de kullanmaktadırlar. Kültür, tabanı ve bir yansıma alanı olan sosyal bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Toplum kültürü, din kültürü, sınıf kültürü, parti kültürü tabanı en geniş olan kültürlerdir. En önemli kültür taşıyıcısı bir müessese olarak, bunlara, vakıf kültürünü de ekleyebiliriz. Vakıf, en başta dini ve sosyal bir kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanların sosyal yardımlaşma ve dayanışma ihtiyacından doğmuştur. İnsanlık tarihinin en eski ve etkin müesseselerinden biri olduğunda şüphe yoktur. Hz. Peygamber'in vakıfları ve bu yönde tavsiyeleri bulunmaktadır. İslam hukuku ve Osmanlı tatbikatında; aslı satılmamak, bağışlanmamak ve mirasla intikal etmemek şartıyla fakirlere, yakın hısımlara, kimsesizlere, miskinlere, yolda kalanlara, Allah yolunda çaba gösterenlere, ilim tahsilinde bulunanlara, kısaca Hakk rızası için, menfaati Allah'ın kullarına, yarattığı diğer canlılardan hayvanlara münhasır kılınmış bir sadakadır Vakıf: Sadaka-yi cariye. Yazılmasının kesilmediğine inanılan sevap, yani salih amel. Mahkeme-i Temyiz Reislerinden, merhum Ömer Hilmi Efendi'nin erbabınca ma'ruf "İthafü'l-ahlaf fi-ahkam-il evkaf" adlı hukuk kitabının birinci 'mesel'i vakıftır. Buna göre, "vakıf, menfati, ibadullaha atip olur vechi ile birayn'ı Cenab-ı Hakkın mülkü hükmüde olmak üzere temlik ve temellükten mahbus ve memnu kılmaktır." Günümüz Türkçesiyle ve kısaca, Allah'a ait olan bir malı, yine O'nun rızası yolunda, Allah'ın kullarına tahsis etmektir vakıf. Çünkü, İslam inancında "Mülk, Allah'ındır." En eski Türk kültür mirasından, Orhun Kitabeleri'nde, Türk hakanlarından Kültekin diliyle, "açları doyurdum, çıplakları giydirdim, az halkı çok ettim. Halkı müreffeh kıldım" denilerek bir anlamda vakıf olgusuna -düşüncesine- işaret edilmektedir. Bu durum, zorlama bir yorum olarak değerlendirilebilirse de, Türk kültür hayatında vakıf müessesesi, Selçuklu döneminde gelişmiş, Osmanlı döneminde doruk noktasına yükselerek dünyaya örnek olmuştur. Vakıf yoluyla vücut bulan Mektep, Medrese ve Kütüphaneler kültür taşıyıcısı, aktarıcısı kurumlar olarak, uzun yıllar insanlığa hizmet vermiştir. Osmanlı döneminde vakıflar, ortak bir görüş olarak "..Kamu hizmetlerini ifa eden, ancak kendileri kamu kurumu olmayan sivil kurumlar"dır. Yapılan araştırmalarda vakıfların Osmanlı imparatorluğunda devlet bütçesinin üçte biri büyüklüğünde bir güce eriştiği ortaya konmuştur. Bir dergide, Nihat Boz adlı hukukçunun "Osmanlıda Vakıf Müessesi" başlıklı makalesinde belirttiği üzere, "..tarihi başlangıcı veya kökeni hakkında hangi görüş kabul edilirse edilsin, vakfın, insanlara iyilik ve yardım etmeyi, hizmet etmeyi amaç edinen bir müessese olduğu hususu herkesin mutabık kaldığı bir noktadır." Yasal dayanakları, kuruluş amaçları ve biçimleri, hukuki statüleri, tâbi oldukları mevzuat, vergi kanunları karşısındaki, mükellefiyet durumları ve temel unsunları bakımında, vakfın günümüzdeki türleri hakkında uzun uzun konuşmak ve yazmak mümkün ise de, modern çağ vakıf anlayışında, belli bir amaca özgülenmiş ve kanuni sınırları çizilmiş mal topluluğunun, hukuki bir kişilik olarak örgütlenme biçimi temel alınmaktadır. Öncelikle topluma hizmet ve fayda sağlamayı esas alan mkamu sektörü ile bireyin kârını maksimize etmeyi öngören özel sektör arasında ve fakat bu iki sektörün dışında birköprü olması hedeflenen, 3. sektör olarak nitelendirilen, kısaca, Türkiye'de Medeni Kanun'un 1926'da kabulünden sonra kurulan tesis ve vakıfları ifade eden "yeni vakıflar" vatandaşların, kamu görevlerine, gönüllü olarak malvarlığı ile katılımını kurumlaştıran örgütlerdir. Türkiye'de vakıfların sayısı Yönetimde katılımcılığı ve çoğulculuğu sağlamakta önemli görevler üstlenen, gerçek ve tüzel kişiler tarafından kurulabilen yeni vakıflar, demokrasilerde gelişmişliğin ölçütleri arasında sayılan sivil toplum kuruluşları olarak, sosyal, iktisadi ve kültürel hayatımızda yer almaktadırlar. Kültürel kimliğin kazandırılması ve toplum bireylerinin bilinçlendirilmesinde, kamuoyu oluşturmada önemli roller üstlenmişlerdir. İnsana ve topluma hizmet verme, yararlı olma isteği günümüzde yine, dernekler haricinde, kültürel bir miras olarak vakıf biçiminde organize olmuştur. Mevcut kanunlar icabı, bu tür vakıfların da denetim makamı olan Vakıflar Genel Müdürlüğü verilerine göre, 2005 yılı Nisan ayı itibariyle ülkemizde kurulu bulunan yeni Vakıf sayısı 4.492'dir. Dini, sosyal, kültürel, eğitim, ilmi araştırmalar, sağlık ve sosyal yardım amaçla bu vakıfların 863'ü doğrudan, 173'ü dolaylı olarak kültür amaçlıdır. 'Vakıf, başlı başına bir kültürdür' Cumhuriyetten önce kurulan ve yönetimi Vakıflar Genel Müdürlüğünce gerçekleştirilen mazbut vakıf sayısı 41.000, Vakıf kültürü ve müessesine ilişkin vakfiye, ferman, berat, hüccet, şer'iye ve sicil defterleri, tapu vesikaları vb. belge sayısı 101.000 civarındadır. Görev alanındaki başarılı çalışmalarına tanıklık ettiğimiz Vakıflar Genel Müdürü, Sayın Yusuf Beyazıt başta olmak üzere, kurum yetkililerinin basında yer alan beyanlarında belirtildiği üzere, tescili 19.800 adet tarihi-abide eserlerin onarımı noktasında son iki yıl içinde büyük meblağlarda ödenek ayrılmıştır. 2004 yılında eski eser onarımı için ayrılan 54 trilyon liralık ödenek, 2005 yılında 168 trilyon liraya çıkartılmıştır. Bu bağlamda, 2003 yılında 281, 2004 yılında 335 eski eserin restorasyonu yapılmış, 2005 yılında ise 506 tarihi eserin onarımı planlanmıştır. Halı ve Kilim Müzesi, Hat Sanatları Müzesi ve İnşaat Eserleri Müzesi adını taşıyan 4 müzeye ilaveten muhtelif kentlerde çağdaş müzecilik anlayışına uygun birçok müzenin açılacağı; hastane, yurt, imaret ve aşevleri vasıtısayla yoksul, fakir ve kimsesizlere daha çok sahip çıkılacağı; kütüphane ve kültür yayıncılığının titizlikle sürdürüleceği, yönünde topluma çok açık mesajlar verildiği görülmektedir. Sonuç olarak, kültürel kimliğimizin en önemli tezahürlerinden biri olan vakıf müessesesi, bizatihi yaşatılması, korunması ve gelecek nesillere intikal ettirilmesi gerekli bir varlığımızdır. Vakıf, başlıbaşına bir kültürdür. Medeniyetler çatışması tezine karşı, medeniyetler buluşmasında, medeniyetler arası münasebet ve diyalogda, insanlığı yitirme noktasında debelenen Batı dünyasının insan açısından da bir umut ve ruh aşısıdır. Sevgi ve şefkat iklimidir. İktidarın gücü ile tanışan, servetin şehveti ile yolunu şaşıran kişilerin, yüreklerini yitirmemeleri için tarihteki vakıf insanı örneklerine bakmaları yararlı olacaktır. Çünkü vakıf; almak değil vermektir, güç toplamak değil, etrafa enerji saçmaktır. İnsanı hizmetle güzelleştirmektir. Yaradılanı yaradandan ötürü hoş görmektir, hoş tutmaktır. Vakıflar Genel Müdürlüğünce yürütülen vakıf eski eserlerin restorasyonu, tarihi ve kültürel vakıfla ilgili belgelerin arşivi, fotoğraflanarak dijital ortama aktarımı ve fiili durumların tesbiti yönündeki çalışmaların hepsi, vakıf kültürünün korunması, yaşatılması ve gelecek nesillere aktarılması yönün8de müsbet ve mübrem çalışmalar olarak değerlendirilmektedir. Nadide tarihi eserlerimiz, aslına uygun bir biçimde restore edilip fonksiyon verildikçe, kültürel ve tarihi mirasımızın tüm parçalarının muhafazası sağlandıkça, kamuoyunun takdiri, bu tarihi misyonu üstlenme şerefine nail olan kişilere ve yetkililere kuşkusuz yönelecektir. Vakıflar, kültürümüzdür, kimliğimizdir, geçmişimiz ve geleceğimizdir. Bu sebeple gözbebeğimiz olan vakıf eserlerini ve ecdat yadigarlarını, emanet bilip, ihanet etmeden korumalıyız. İslam dünyasında sivilleşme sancıları Geçtiğimiz günlerde (30 Nisan - 1 Mayıs) İstanbul'da Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı'nın (TGTV) düzenlediği; "İslam Dünyası'nda Sivil Toplum Kuruluşları Konferansı" konulu çok önemli bir sempozyum yapıldı. Sempozyumla ilgili bazı spekülasyonlar yapılmış olsa da çok faydalı bulduğum bu konferansın notlarını okuyucularla paylaşmayı önemsiyorum. Dış işleri Bakanı Abdullah Gül: "Müslüman Milletler, akıl ve islami hassasiyetler ışığında feraset sahibi olmalı. Kendi evimizi kendimiz düzenlemeliyiz. Aksi halde başkaları düzeltmek isteyecektir. İnsan hakları, demokrasi, iyi yönetme, şeffaf olma ve hesap verme sürecinin İslam dünyasında başlaması gerekir. Reform İslam'da değil idare sistemlerimizde yapılmalıdır." sözleriyle genel reformlardan bahsetti ve Müslüman milletlere genel bir çerçevede bu mesajları iletti. Sempozyuma Mısır'dan katılan İbrahim Ghanem: "Fesat, bozulma İslam dünyasındaki vakıflara da girmiş durumda. Dolaysıyla vakıf sistemlerinde de Reforma gitmek gerekir. Vakıflarla ilgili kötü imajı düzeltici çalışmalar yapmalıyız. İslami üniversitelerde vakıf sistemiyle ilgili dersler okutulmalı.Vakıflarda çalışan insanların hak ve hukuku gözden geçirilmeli. Yeni bir vakıf kanunu oluşturulmalı.Vakıf arazileri kayıtlarının toplandığı bir bilgi bankası kurulmalı.Vakıflar toplumun yoksulluğuna çözüm olma noktasında son derece büyük bir öneme sahiptir"şeklindeki önerileri birer hayır kuruluşu olarak kurulan vakıfların modern anlamıyla Sivil Toplum Kuruluşlarına acil müdahale edilmesi gerektiğini göstermektedir. İslam dünyasının en önemli sorunu İHH Başkanı Bülent Yıldırım da "STK'lar bugün işgal edilen İslam topraklarındaki haksızlıklara karşı onurlu bir direnişe maddi ve manevi destekte verebilirler. Ama ne yazık ki bugün İslam dünyasındaki bir çok STK yine Müslümanlar tarafından itibar görmüyor. Çünkü buralardaki işleyiş ve kurumsallaşma sağlıklı yürümüyor."diyerek STK larda yeniden yapılanmaya ihtiyaç olduğunu belirtti. Hayrat Vakfı'ndan Alptekin Cihangir İşbilir'in yerinde belirttiği gibi "Zaman, Müslümanlara büyük sorumluluklar yüklemektedir. İstikrarsızlıklarla yüz yüze bırakılan İslam Dünyası ileri gelenlerinin sorumluluklarının farkında olmalarını gerektiriyor.En mühim sorun, Müslümanlar arasında ittihadın, kardeşliğin ve dayanışmanın olmamasıdır. Bu sorunlar; İslam Dünyasını zayıflatmıştır. Düşmanlıklar sona erdirilmeli.Sevgi atmosferleri kurulmalı.Toplumlara yön veren vakıflara, STK'lara büyük görevler düşmektedir." İşbilir bu sözleriyle Müslümanlar arasındaki dayanışma ve kardeşliğin zayıfladığına işaret ediyor. Ensar Vakfı Genel Başkanı Ahmet Şişman ise olayın tarihsel ve güncel yönlerine değinerek "Osmanlıdaki vakıflar, günümüzün sivil toplum örnekleri olarak görülebilir. Aynı şekilde tarikatlar, medreseler, ahilik kuruluşları da birer sivil toplum kuruluşu olarak görülebilir. Ancak Türkiye'de devlet, halkı temsil eden STK'lara baskı yaparken, halkı temsil etmeyenlere ise destek verdiği gibi, bunları da zaman zaman baskı aracı olarak kullanıyor. STK'ların yakınmayı bırakıp, yeniden yapılanmaya gitmeleri gerekir!" şeklinde tespitlerini ifade ediyor. MÜSİAD Genel Başkanı Dr. Ömer Bolat, ise günümüz dünyasında yaşananların analizini yaptı. "İslam ülkeleri 20. yüzyıl içinde sadece bilimsel, teknolojik ve ekonomik anlamda değil, siyasal, ideolojik, dini ve toplumsal açıdan da bir takım deprem ve çalkantılar geçirmiştir. İslam toplumlarının kendi içindeki dinamikler bozulmuş ve biraz da batının etkisiyle İslam ülkeleri içinde kendi toplumlarına yabancılaşmış, batılı değer ve normları kabullenmiş yabancı veya farklı kesimler çıkmaya başlamıştır. Bazen bu önemli geçiş yollarını kontrollerine geçirmek için çeşitli müdahalelerde bulunmaktadırlar. İslam ülkeleri arasındaki birlik ve dayanışmanın eksikliği ise, bu durumu kolaylaştırmakta, sömürge düzeninin tesisi ve sürdürülmesini sağlayacak uygun zeminin oluşmasına imkan sağlamaktadır. " Norveç'den Lars Rise: "Dünyanın 134 bölgesinde çatışma noktaları var. Müslümanlar olarak Hükümetlere fazla bel bağlamayalım. Sivil toplum örgütleri dünya barışına katkıda bulunmak için ihtilafları bir kenara bırakıp dostluk, kardeşlik ve yardımlaşmayı öne çıkarabilirler. Farklılıklar nefreti körükler. Allah'ı arkasına alan tek kişi, tek kalsa da çoğunluktur" dedi. Kadından Topluma Eğitim Grubu adına konuşan Necla Koytak da daha çok küçük sivil toplum kuruluşu olan aileye dikkat çekerek şöyle konuştu: "Çocuk yetiştirme tarzımızı yeniden ele almalı, içi boşalmış gelenekler yerine, yeni bir dünyayı oluşturacak değerlere ağırlık verilmeli. Kadın kimliğinin yeniden tanımlanması gerekir. Erkekler, temel savaş eğitimi alırken, kadınlar da temel eğitimden geçirilmeliler. Aile sorunlarını çözmek, boşanmaları en aza indirgemek için yapılacak çok şey vardır." STK'lar ne yapıyor? Ne yapabilir? Filistinli Temsilci'nin işgal altında çalışan gönüllü sağlık teşkilatının çalışmalarından söz ederek: "Filistinli gönüllülerden oluşan Filistin'deki sağlık kuruluşları, İsrail işgalinden zarar görenlere sahip çıkmasaydı bu güne kadar İsrail'e karşı durmak mümkün olmayacaktı" demesi gönüllü bir kuruluşun her ihtiyaç için gerekli olduğunu gösteriyor. STK'ların nasıl bir yol haritası çizmeleri gerektiğini eleştirel bir şekilde dile getiren ilahiyatçı Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu'nun söyledikleri tartışmaya farklı bir boyut kazandırdı. Kırbaşoğlu:"Ilımlı İslam projesine hizmet etmek isteyen bazı kimselerin veya kuruluşların uzantılarını kimi STK'larda da görmek mümkündür. Buna engel olmak için STK'ların önceliklerinin iyi belirlenmesi gerekir, sömürgeciliğe karşı durmak acil bir sorun iken, sevgiden, barıştan ve diyalogdan söz etmek bir zaman kaybıdır" dedi. TGTV'nin bu organizasyonun iyi niyetle düzenlendiğini, belirten Birlik Vakfı Başkanı İsmail Kahraman'ın cevabı iddialara bir netlik getirmeniteliğindeydi. Suudi Arabistan'dan katılan Ahmet Tütüncü ise: "Bu birlik sayesinde hem İslam Dünyası ile hem de diğer kardeşlerimizle birlikte olacağız. Çünkü, Allah'ın yardımı birlikte hareket edenlerden yanadır" dedi. 'STK ne yapabilir?' sorusunun cevabı "Allah'ın ipine sımsıkı sarılı" âyetinde saklı. Malezya'dan katılan Ahmet Azam Abdul Rahman'ın da önerdiği gibi "STK'lar arasında acilen bir bilgi ağı kurulmalı. Müslümanlar her alanla ilgili çalışmaları yürütebilirler." Birleşmiş Milletlere kayıtlı İslami STK'ların sayısının çok çok sınırlı olduğu dikkate alınırsa işin tabela ile sınırlı kalmasının bir anlam ifade etmeyeceğini göstermektedir. STK birliğine, halkın kalbinde yer eden diğer kuruluşların da katılımının sağlanmasının yaygın bir şekilde önerildiği bu sempozyum İslam Dünyasında sivilleşme sancılarının çekildiğini ve sonucun da hayırlı olacağını gösteriyor. KENDİ AYAKLARI ÜZERİNDE BİR YAZAR* Rasim Özdenören, bir edebiyat adamı olarak, kırk yılı aşkın bir süredir, sahih varlığıyla, yazı dünyasının içindedir. Lise yılları boyunca sürdürdükleri, amatörlüğü aşan yazı ve yayın faaliyetlerinin de eklenmesiyle bu süre, elli yılı bulmaktadır. Elli yıl boyunca kalemi sürekli işlemiştir, işlemeye devam etmektedir. Bu, şu anlama gelmektedir; yazıya adanmış bir hayattır Özdenören'inki. Yazı, var olma alanı, bir yaşama biçimidir onun için. Elli yıl, bir toplumun hayatı için de, ele gelir bir anlama sahiptir. Hele kendini yeni formlar içinde tekrar ifade etmenin yollarını arayan bir toplum ve o toplumun öz varlığı açısından. Böyle bir perspektiften baktığımızda, Rasim Özdenören'in yeni edebiyat diline; Türk hikaye diline sağladığı büyük katkı apaçık ortaya çıkar. Türk hikâyeciliği için Ömer Seyfettin, Memduh Şevket veya Sait Faik dediğimiz zaman ya da bazı diğer usta hikâyecilerin adını andığımız zaman kafamızda nasıl bir işlev canlanıyorsa, Rasim Özdenören dediğimizde de onlarla kıyaslanabilecek bir işlev canlanmaktadır. Bir yazar olarak Rasim Özdenören adını düşündüğümüzde her şeyden önce bir duruş gelmektedir gözümüzün önüne. Yazarlık onurunu, hikâye varlığını hakkıyla taşıyan bir dik duruş, bir estetik duruştur onunki. Elli yıl içinde edebiyat dünyası bazı büyük savruluşları da yaşadığı halde o, gelip geçici; edebiyatı özünden kemiren dalgalanmalara pirim vermemiş, kendi açılımlarının izini sürmüştür. Bu açıdan bakarsak, yazı adına, toplum adına ve insan adına sorumluluk bilincini yitirmemiş, okuyucuyu aldatmayan bir yazardır, Özdenören. Rasim Özdenören'in hikâyesi O'nun hikâyesi evrensel ve yerel açıları bir yapı içinde, bir dil dokusu içinde, katmanlar halinde beraberce taşıyan bir hikâyedir. Bu çağda yaşayan, kendi ülkemizin yerli insan unsurudur onun anlattığı. Modern formlar içinde gerçekleştirir yazar bunu. Fakat bir taraftan da hiç vazgeçmediği bir tutumu vardır: Aşk, ölüm, var oluş, "insanın Tanrı karşısındaki kutsanası aczi" gibi insan doğasının en derinlerine kök salmış meseleleri, temel meseleler olarak kucaklar yazı varlığı içinde; deneme ve hikâyelerinde Özdenören. Böylece en modern algı açıları ve anlatım formları içine klâsiklere özgü duyarlıkları ve izlekleri taşımış olmaktadır. Onun aldanmayan ve aldatmayan tarafı da bu olsa gerek. Rasim Özdenören'in hikâyelerinde, en kritik bir noktada ortaya çıkıveren "Peki ben kimim, kimim ben?" sorusu hem felsefî, hem toplumsal hem de tarihsel bir boyut taşımaktadır.Özdenören hikâyelerinin odağında bir aile vardır. Mekan, bir kasaba -Maraş- ile büyük şehirlerden birinin bir semti -İstanbul/Eyüp- arasında gidip gelmektedir. Bazen birisi, bazen diğeri çıkar karşımıza. Kimi hikâyelerinde de geçişli olarak yer alır bu mekanlar. Bazı büyük yazarlarda rastladığımız gibi "kasaba"yı birim kabul eden, büyük şehrin de kasaba profilini alan bir yazardır o. * Bu yazı, 30 Nisan 2005 günü, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen "Rasim Özdenören'le Bir Gün" programında Ålim Kahraman'ın yaptığı konuşmanın metnidir.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |