AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
K R O N İ K  M E D Y A
Mozaikleyince 'sorumluluk' bitiyor mu?

Ne yani, "yedizler" mozaiklenince iş bitiyor ve bu fotoğraf okurlara sunulabilir bir hale mi geliyordu? Hürriyet, manşetini koruyarak ama söz konusu fotoğrafı kullanmayarak olup biteni okurlarına aktaramaz mıydı? Okurlarının bu derece "meraklı" oldukları, her şeyi ama herşeyi mozaiklense de görmek istedikleri yolunda ellerinde araştırma sonucu mu vardı?

Bu yazının başlığını " 'Reklamınız batsın'a karşı 'Haberiniz batsın'" şeklinde atmak da mümkündü ve fena da olmazdı doğrusu... Ama biz yine de, çözümlemeye Hürriyet'ten başlayalım diye yukarıdaki başlığı seçtik...

Önümüzdeki haberi etraflıca hatırlatmaya gerek yok herhalde... Haber, bir anne adayına "sponsor"luk yapan bir özel hastanenin "Yedizler basına gösterilecek" çağrısı ile düzenlediği bir basın toplantısına ilişkindi. Hepinizin bildiği gibi basın duyurunda sözü edilen "yedizler" ana rahminde gelişmelerini tamamlayamamış ve annenin hayatını tehdit eden bir noktaya ulaşıldığı için operasyonla alınmış yedi cansız cenindi.

Hürriyet gazetesi bu "basın toplantısı" haberini "Reklamınız batsın" manşetiyle verdi. Gazete öfkelenmekte tabii ki haklıydı; bir hekim, önündeki masaya yatırılmış yedi cansız cenini eliyle işaret ederek konu hakkında bilgi veriyordu....

Ancak Hürriyet, "Reklamınız batsın" manşetiyle verdiği bu olaya ilişkin bir fotoğrafı baş sayfasına yerleştirmekten de geri kalmamıştı. Tabii ki cansız ceninler "mozaiklenerek" ama yine de gazeteyi eline alana neredeyse "Sizin de haberciliğiniz batsın!" dedirtecek bir vurdumduymazlıkla...

Ne yani, "yedizler" mozaiklenince iş bitiyor ve bu fotoğraf okurlara sunulabilir bir hale mi geliyordu? Gazete manşetini koruyarak ama söz konusu fotoğrafı kullanmayarak olup biteni okurlarına aktaramaz mıydı? Hürriyet okurlarının bu derece "meraklı" oldukları, her şeyi ama herşeyi mozaiklense de görmek istedikleri yolunda ellerinde araştırma sonucu mu vardı?

Ceninlere "medya" önünde işaret eden hekimin etiği-metiği dünden rafa kaldırdırdığı besbelliydi. Peki ya gazete? O niçin bu derece "teşhirci"ydi?

Ertesi gün (9 Mayıs) olayın-haberin hikayesini Akşam gazetesi genel yayın yönetmeni Serdar Turgut'tan öğrenme imkanına da kavuştuk. Turgut, "Haberi batsın" başlıklı (son dönemlerde yayımladığı en aklı başında!) yazısına şöyle başlıyordu:

"Cumartesi günü Pazar çıkacak gazeteyi hazırlamak için toplandığımızda arkadaşlarım 'size şimdi iğrenç bir fotoğraf göstereceğiz' dediler. Bunca yıl habercilikten sonra iğrenç, irkiltici fotoğraflar konusunda kaşarlanmışım sanırdım ama arkadaşlarım haklı çıktı, dedikleri fotoğrafı görünce irkildim ve sarsıldım. 7 ceninin cesetlerinin sergilendiği fotoğraftı bu. O andaki işimiz bu fotoğrafın yapılacak haberde birinci sayfadan gösterilip gösterilmeyeceğine karar vermekti. Arkadaşlarım ajanstan geçilen bu fotoğrafın rakip gazetelerce verileceğini söyleyip bizlerin de hislerimizi bir kenara bırakıp profesyonel davranmamız gerektiğini söylediler. (...) meseleyi bayağı tartıştıktan sonra ben ve arkadaşlarım 'Batsın haberi' dedik ve bu haber yarışını başka gazetelere karşı kaybetmeyi göze aldık."

Serdar Turgut'un söz konusu fotoğrafı "profesyoneller"in elinden kurtarması işte böyle gerçekleşmiş. Turgut yazısında daha sonra, söz konusu fotoğrafın iki gazete tarafından kullanıldığını hatırlatıyor ve ekliyor: "Onların da bir Anneler Günü'nde okuyucularına bunu yapmayacaklarını düşünmekteydim. Yanılmışım."

Fotoğrafı yayımlanan iki gazeteden birisi (ertesi günü devam eden de vardı), biraz önce manşetinden başlayarak söz ettiğimiz Hürriyet.

Turgut, Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök'ün fotoğrafın yayımlandığı gün kaleme aldığı "Yedi küçük cenin" başlıklı "deneme"sini de gözden geçirmiş. (Özkök'ün adını anmadan.)

Akşam genel yayın yönetmeninin bu yazıyı değerlendirmesi bize göre de yerinde bir değerlendirme. Şöyle diyor: "Biraz önce bahsettiğim gazetenin genel yayın yönetmeni, bu 7 cenin ölüsü üzerine bir yazı da yazmış dün ve kelimenin tam anlamıyla edebiyat yapmış. İtiraf etmeliyim ki böylesine konuda bile duygu dolu cümlelerle süslenmiş bir romantik yapıt ortaya çıkarabilmek özel bir yetenek ve bilgi birikimi ister. Bu da ayrı bir gerçek..." Özkök'ün yazısına dönüp biz de baktık ve şu kanaate vardık: Turgut az bile söylemiş... Mahler'in "Ölmüş Çocuklar Şarkısı"ndan başlayıp aniden 12 Eylül günlerine sıçrayan; "Nil" adlı bir hikayeyi araya sokup "Cenin, insan varlığının en yalnız halidir" gibi külliyen yanlış bir tespit ile sona eren bu yazı için yazar gerçekten de kutlanmalıdır. "İnsan varlığının en yalnız hali" niçin "cenin" olsun? Bilgilerimiz ve hatta sağduyu bunun tam tersine işaret etmiyor mu? O "mutlu dönem", o "altın çağ" tam tersine, "insan varlığı"nın henüz "yalnızlığı" tadmadığı dönem değil mi?

Turgut haklı; olur olmaz "edebiyat yapmaya" kalkarsanız, sonuç kaçınılmaz olarak böyle olur... (K.B.)


Tarihçi Mc Carthy, tarihçilerin listesinde neden yok?

Ülke üniversitelerinde dirsek çürüten yüzlerce tarihçi, ülkenin parlamentosunun daha birkaç hafta önce davet edip, yere göğe sığdıramadığı bir tarihçinin uzmanı olduğu alanda bir bildiri yayımlıyor ve başka tarihçileri anarken ondan hiç söz etmiyor... Bu hal, "gazeteci merakı"nı harekete geçirecek bir hal değil midir?

Gazetecilerin sıkça kullandığı "haberden haber çıkarmak", ilk bakışta sanıldığı gibi kolay bir şey değil... Belli bir yetenek, tecrübe ve nihayet okunan metin üzerinde esaslı bir yoğunlaşmayı gerektiriyor... Aslında, köşe yazıları da (söylemeye gerek yok herhalde; hepsi deği) muhabirler için esaslı bir "haber kaynağı" niteliğinde... Köşelerde bazen öyle bilgiler oluyor ki, uyanık bir muhabirin bu bilgiden-bilgilerden kalkarak "hakikaten ya..." dedirtecek haberler üretmesi işten bile değil... Bugün onlardan birini ele alacağız...

Biliyorsunuz, Kürşat Bumin üç yazıdır 353 Türk tarihçinin, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu'na destek vermek amacıyla imzaladığı bildiriyi gözden geçiriyor... Bumin değerlendirmesinde "içerik" analizinin yanı sıra "teknik" analiz de yapıyor... Başlıkta sözünü ettiğimiz "haber tüyosu", dizinin ikinci gününde yer alan iki numaralı "teknik analiz"de yar alıyordu... O bölümü birlikte bir daha okuyalım:

"Bildiride 'teknik' yönden dikkatimi çeken ikinci önemli husus, 353 tarihçinin 'Türk tezi'ne destek veren yabancı tarihçilerden örnek verilirken son dönemde Türkiye'de ve hatta TBMM'de bile büyük bir çoşku ile karşılanan bir Amerikalı tarihçiyi unutmalarıydı. Bildiride Stanford Shaw, Gilles Veinstein ve Bernard Lewis gibi tarih profesörlerinin adı anılırken, (nedense) Prof. Justin McCarthy'nin adından eser yoktu! Bu tablo -eğer bir unutkanlık eseri değilse- çok şaşırtıcı doğrusu... Ne oldu da iki gün önce âlây-ı vâlâ ile karşıladığımız bir tarihçi iki gün sonra bu derece gözden düştü? Hayırdır inşallah! Aslında belki de bu duruma şaşırmamak gerekir; demek ki bildiriye imza koyan 353 tarihçinin gözünde adı geçen şahıs tebrike şayan bir tarihçi değilmiş... (İyi ama o zaman niçin McCarthy'yi Türkiye'ye davet eden CHP'yi ve salonlarını ona açan TBMM'yi zamanında bu konuda uyarmadılar?)"

Bu paragrafta gizli nefis habere geçmeden önce, iki gün gibi kısa bir süre için de olsa Justin Mc Carthy'ye kendisini "en bi tarihçi" hissettiren karşılama ve uğurlama törenlerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) bölümünü bir hatırlayalım isterseniz...

Sunucunun, "TBMM Başkanlığı'nca düzenlenen 'Ermeni Sorunu Gerçeği' konulu konferansı"nı açmasının ardından kürsüye ilk olarak Deniz Baykal davet ediliyor... Nedenini biliyorsunuz, Mc Carthy'yi Türkiye'ye davet eden partinin başkanı, o...

Baykal'ın sözleri: "Sayın Mc Carthy, konferans davetiyesinde yer alan kısa özgeçmişinden de görüleceği üzere, bir tarihçi olarak bu konuda uluslararası alanda uzmanlığını bilimsel eserler vererek kanıtlamış ve ün yapmış bir kişidir. (...) Eminim Sayın McCarthy'nin vereceği konferans, ülkemizin yakın tarihi açısından gayet aydınlatıcı olacak ve ülkemizin karşı karşıya kaldığı suçlamaların asılsızlık ve mesnetsizliğini bilimsel şekilde ortaya koyacaktır."

Kürsüye daha sonra gelen TBMM Başkanı Arınç da, tarihçi için "Önemli bir bilim adamı olarak, saygın bir insan olarak gerçekten kendisine değer veriliyor ve görüşlerinden istifade ediliyor" diyor...

Söz sırası Mc Carthy'ye geldiğinde neler olduğunu tahmin edebilirsiniz... Biz, konuşmasının tam metnini okuduk, Türkiye'nin muhalefet lideri ve TBMM başkanından aldığı pası gerçekten iyi değerlendiriyor, arada "Türkleri" pasif kalmakla suçlamayı da ihmal etmiyor...

Manzarayı toparlayalım: Ülke üniversitelerinde dirsek çürüten yüzlerce tarihçi, ülkenin parlamentosunun yere göğe sığdıramadığı bir tarihçinin uzmanı olduğu alanda bir bildiri yayımlıyor ve başka tarihçileri anarken ondan hiç söz etmiyor... Siyasetçilerin sözleriyle, "uluslararası alanda uzmanlığını bilimsel eserler vererek kanıtlamış" bir tarihçiye, "ulusal" tarihçiler "yok" muamelesi yapıyor... Bir ülkenin siyasetçileriyle tarihçileri bu kadar mı farklı değerlendirme yapar?

Diyoruz ki, bir gazete akıl etse ve "neden?" sorusunu sorsa... Kime mi? Tabii ki bildiriyi hazırlayanlara... Çünkü, öyle böyle değil, muhtemel cevapların tümünün haber değeri taşıyacağı bir sorudan söz ediyoruz...

Hem sonra Cumhuriyet Halk Partisi'nin konuya ilişkin duygu ve düşüncelerini öğrenmek de ilginç olmaz mı? Hiç kuşkunuz olmasın: çok ilginç olur...

Hatta yelpazeyi tamamlayıp, haberde, "Türk meslektaşlarının" bu tercihleriyle ilgili olarak Mc Carthy'nin duygu ve düşüncelerine de yer verilebilir...

Önermesi bizden, takdir meslektaşlarımızdan... (A.G.


Meğer onlar da 'devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü'nü...

Cumhuriyet'ten Oral Çalışlar, RTÜK'ün şifreli kanalları "sakıncalı" bulduğu kararını neye dayandırdığını merak etmiş. Bunlardan biri, Avrupa Sınırötesi Televizyon Sözleşmesi'nin bir maddesiymiş... RTÜK, bunun yanı sıra, yayınların, Uydu Yayın Lisans ve İzin yönetmeliği'nin "Uydu Platform İşletmecilerinin Yükümlülükleri" başlıklı 7. maddesinin (a) bendini de ihlal ettiği sonucuna varmış. Gerisini Çalışlar'dan dinleyelim:

"A" bendinin ne olduğunu size aktarayım: "Kamu hizmet anlayışı ve sorumluluğu içinde Atatürk ilke ve inkılaplarına, anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Cumhuriyet ilkelerine saygılı, Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, Türkiye Cumhuriyeti'nin varlık ve bağımsızlığına, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve demokratik kurallara uygun yayınların iletilmesini sağlamakla yükümlüdürler."

Yıllardır süren bu yayınların ne büyük tahribatlara neden olduğunu RTÜK sayesinde öğrendik. Playboy'un fettan kızları, Atatürk ilke ve inkılaplarını, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü, Cumhuriyet ilkelerini ihlal etmişler de farkına varmamışız. Neyse ki RTÜK'ün değerli yöneticileri var da bu işe bir nokta koyuverdiler.


10 Mayıs 2005
Salı
 
YÖNETENLER: Kürşat Bumin
Alper Görmüş


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu
Online İlan

ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği
Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED