|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Kaç yıldır takışmıyoruz. İki olmuştur herhalde... Hususen onu kıracak şeyler yazdığımı, hele saygıda kusur ettiğimi hatırlamıyorum. Fakat o, bu konunda hiç dikkatli davranmadı. Kırıp dökmeyi tercih etti. Bir yazısında, "(Dinci kesimden Ahmet Kekeç) bir okuryazardır, buna rağmen azınlık kabadayısı üslubunu tercih eder" hükmünü vermiş, böylece hem taltif etmiş, hem de kendince laf geçirmişti. Ne diyebilirdim ki? Gülüp geçtim. Yaşını başını almış bir adamdı, ustamızdı, severdi de, döverdi de. Gerçi Sabiha Deren meselesinde ("Bu da nerden çıktı?" diyecek okurlara özel not: Sabiha Deren, Hakkı Devrim'in müstear adıydı. 27 Mayıs döneminde, bu adla "düşüklere" ve devrim (!) mağdurlarına giydiren yazılar yazıyordu) ona kızgındım, Tevfik İleri'nin hapishane notlarını okuyunca kızgınlığım daha da artmıştı ama, bütün o nahoş ve gayrıinsani davranışlarını dönemin ruhuna verdim. Kolay değildi. Bir de 27 Mayıs koşullarından bakmak gerekiyordu. Demek ki, sağduyu kaybı temelinde yaşanan o cinnet hali, Sabiha Deren'i de etkisi altına almıştı. Hem, Hakkı Devrim (Hakkı Devrim'den sözettiğim anlaşılmıştır artık), Adnan Benk'in arkadaşıydı. Hiç tanımadığım, kendimi çevirileri ve eleştiri yazılarına borçlu hissettiğim rahmetli Adnan Benk bende müthiş saygı uyandırıyordu. O, "e"si ters dizilmiş "Eleştiri" dergisini nasıl unutabilirim! Hakkı Devrim Adnan Benk'e hakkını teslim etmişti. Ardından güzel, çok güzel yazılar yazmıştı. Yani, bir anlamda kendini affettirmişti. Peki, nerden çıktı bu Hakkı Devrim? Kaç aydır doğrudürüst gazete okuyamıyorum, televizyon izleyemiyorum. İçimden gelmiyor. Hele, eskiden zaman ayırdığım önemli ama değersiz köşe yazılarına bakmıyorum bile. Dolayısıyla, bir kalemde "değersizler" kategorisine sokamayacağımız Hakkı Devrim'in yazılarına da bakmıyorum. Mutlaka güzel şeyler yazıyordur ve o bahşedilmiş konformizmin tadını çıkarıyordur. Dün internette gezinirken bir yazısına rastladım. Daha doğrusu, bir yazısında kendi ismime rastladım. Hayır, doğrudan bir sataşma yok. Hakkı Devrim, türban tartışmalarından yola çıkarak serinkanlı bir "durum değerlendirmesi" yapıyor ve herhangi bir şekilde bu tartışmaya dahil olmuş kişilere verip veriştiriyor. İlk bakışta sataşma hissedilmese de, aslında sataşan ve meseleye (başörtüsü meselesine) başka türlü de bakılabileceğini gösteren bir yazı. Hadi daha açık konuşalım, sinik bir yazı. Hakkı Devrim, analoji (!) yapıp ülkeyi iki ayrı cepheye ayırıyor: Türbana sahip çıkanlar ve karşı duranlar. İki tarafı da eleştiriyor. İki tarafı da, istediğini zor kullanarak yapmayı denediği için haksız buluyor. Fakat, meselenin nasıl tartışılması gerektiğini, "iki taraf"ın insiyatifi dışında nasıl bir çözüm yolu olduğunu, meseleye "başka türlü" nasıl bakılabileceğini söylemiyor. Hayır, elbette türban meselesinin çözümünü Hakkı Devrim'den beklemiyoruz. Beklemiyoruz, çünkü müşteki ruh haletine bürünüp ülkeyi cephelere ayıran ve insanda meseleye başka türlü de bakılabileceği duygusu uyandıran Hakkı Devrim meseleye bakmıyor bile. Bakmadığı için de, ortada bir "mesele" göremiyor. Böyle bir mesele yok. Daha doğrusu, böyle bir mesele olmamalı ve Hakkı Devrim'lerin keyfi kaçmamalı. Bitirmeden önce, şu "dinci" ve "türbancı" yakıştırmasını yadırgadığımı, hatta saygısızca bulduğumu söyleyeyim. Başkalarını tanımlama hakkını nereden alıyoruz? Artık "yaşını başına almışlar" kategorisine sokacağımız, empati konusunda güçlük çekeceğini zannetmediğim Hakkı Devrim bunu sık sık yapıyor. Bazen de inadına yapıyor sanki. Biz bir şeyin ticaretini yapmıyoruz Hakkı Bey! Niçin rahatsız olduğunuzu kestiremediğim yazımda, mahkemelerin kendilerini yasama organı yerine koyup kural ihdas edemeyeceklerini söylüyordum. Rahatınız kaçmasın diye bundan da mı imtina edeceğiz?
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |