AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

D Ü Ş Ü N C E    G Ü N L Ü Ğ Ü
'YENİ MÜFREDAT' ÇÖZÜM MÜ?

Günümüzde ferdin tek başına problem çözme imkânı yok. Problemler eskisi gibi basit değil. Ekip çalışmasını ve çözmeyi daha küçük yaşlarda kazandırmak gerekiyor çocuğa. Öğrenci bizzat yaşamadıkça, denemedikçe öğrenme mümkün olmuyor.

Eğitim dünyamızda süregiden tıkanıklığa çözüm olarak Milli Eğitim Bakanlığı "Müfredat Değişikliği reformu" diye yeni bir çalışma başlattı. Müfredat değişikliği ders kitapları değişikliği ve pilot uygulamaları ile gündemde. Merak edilen konu ise müfredat değişikliğinin çözüm olup olmayacağı. Ya da daha önemlisi müfredat değişikliğinin hayata geçirilmesinde yetkililerce gerekli kararlılık ve sistemsel yaklaşım sergilenebilecek mi?

Mevcut duruma "yeni müfredat" çözüm olabilir mi? Kısaca özetlersek, yeni model öğrenciye öğrenmenin anahtarını vermeyi öngörüyor. Öğretmenler, yeni sistemde esasen ders konusunu anlatmayacak, öğretmek yerine öğrenmenin yol ve metodunu öğretecek. O daha ziyade yönlendirici, yol gösterici, öğrenme ortamının hazırlayıcısı, öğrencilerin rahatça danışabileceği bir rehber konumuna yükselecek. Bu sistem, öğrencinin yaparak, yaşayarak öğrenmesini, iş birliği yapmasını, proje üretmesini esas alıyor; bilginin nedenini sorgulayarak kavramasını ve beceri kazanmasını istiyor. Sonuçta, bilgiye ulaşmayı ve onu kullanmayı bilen ve bilgiyi üreten özne konumuna çıkabilecek..

Bakanlık, Müfredat değişikliğini ders kitaplarının yenilenmesi ile sürdürüyor. Sorun şurada düğümleniyor: Ders kitapları yenilense de "söyleme-anlatma" dışında eğitim teknolojisi ve metodunu kullanamayan öğretmenler sırf bir 'aktarıcı' olarak hareket ederse (ülkemizde halihazırda neredeyse %90 okullarda kullanılan eğitim metodu bu) yeni sistemin başarı şansı ne olabilir? Yeni felsefenin getirdiği hüner ve beceriye kavuşması için mevcut 600 bin öğretmenimiz nasıl bir modelle hizmet içi eğitime tâbi tutulacak?

Öğretmeni mesleğinde nasıl uzmanlaştıracağız? Sorun burada. ABD'de bazı eyaletlerde uygulanan ilginç, ilginç olduğu kadar bu konuda bizim için örnek olabilecek bir uygulamaya dikkat çekmek istiyorum.

ABD Şikago Öğretmenler Akademisi'nde yürütülen bir çalışma

Amerikada Şikago (Chicago) Öğretmenler Akademisi'nde yürütülen bir çalışma şu şekilde gelişiyor: Çalışmanın öncülüğünü Nobel ödüllü Prof. Leon Lederman yapıyor. Amaç, uygulanan "yanlış eğitim metodu" ile bilimden soğumuş, eğitilmeye karşı yer yer nefrete varan duygular içine girmiş çocukların en değerli yeteneği olan "bilgi -beceri kazanma ve öğrenme kabiliyetini" "öğrenme sürecinin" içine çekmek! Öğrencilere bilimi sevdirmek.

Bunun için Lederman yedi yıllık bir plan yapıyor. Bu süre içinde, bölgedeki matematik ve fen öğretmenlerinini tamamı (17 bin kişi) yeniden eğitime tabi tutuluyor. Akademin amacı, "grup çalışmasının nasıl yapılacağını öğretmek." Öğrenciler dersleri oturdukları yerde dinlemek yerine, iş birliği yaparak öğrenmelerini sağlamak. Zira artık günümüzde ferdin tek başına problem çözme imkanı yok. Çünkü, problemler eskisi gibi basit değil. Ekip çalışmasını ve çözmeyi daha küçük yaşlarda kazandırmak gerekiyor çocuğa. Öğrenci bizzat yaşamadıkça, denemedikçe öğrenme mümkün olmuyor. Öğrenci, önce eğitimi nasıl yapabileceklerini, yani öğrenmeyi öğrenecekler. Ders kitaplarına bağlı kalmak yerine faaliyet gösterecekler deney yapacaklar. Kısacası bilimi soyut kavramlardan çok, gündelik hayatlarının bir parçası olarak görmeye başlayacaklar.

Lederman, İllionois'deki laboratuarların (FERMİLAB) müdürüdür. Burası "parçacık fiziği" araştırmalarının yapıldığı en önemli merkezlerden biridir ve enerji bakanlığına bağlıdır. 1989 yılında zamanın Enerji Bakanı James Watkins Lederman'a telefon eder.. Matematik ve fen dersleri konusunda halktan bakana sürekli olumsuz raporlar ulaşmaktadır. Bakan ülke çapında yaşanan başarısızlıktan, eğitimin içine düştüğü çıkmazdan nasıl çıkarılacağını, Lederman'a sorar. Bu durumun düzelmesi konusunda araştırma laboratuarlarının bir şeyler yapması gerektiğini belirtir. Enerji Bakanı, bir an önce harekete geçilmesi gerektiğini belirtir. Lederman, hemen zaman geçirmeden bir toplantı düzenledi. Toplantıya Chicago bölgesindeki üniversitelerin rektörleri, civardaki okulların yönetici ve öğretmenleri ile çevredeki şirketlerin araştırma birimlerinden temsilciler çağrıldı. Kısacası bu konuda bir iş birliği yapılabilmesi için, eğitimde payı bulunan herkesin o toplantıya katılması sağlandı. Bu toplantılar neticesinde "Şikago Öğretmenler Akademisi"nin kurulması kararlaştırıldı. Akademi, öğretmenleri teker teker belirlenecek, kritik bir kütlenin ortaya çıkması için adım adım ilerleyecekti. Lederman, yaptıkları çalışmayı şöyle özetliyor:

"Yapmakta oldukları her şeyi attık; aslında bir şey yaptıkları da söylenemez!"

Öğretmenler akademisinde yapılan eğitimde, dersler uygulamalı olarak öğretiliyor. Mesela alan ve hacim hesapları yapılacaksa, rengarenk kutular, küpler kullanılır, bunlarla binalar yapılır. Yapılan deneylerde, klasik bilimsel metotların öğretilmesi yanında, öğrenciler tartışmaya ve düşünmeye yönlendirilir. Bir başka derste, ellerinde cetvel taşıyan öğrenciler tartışmaları ve beyin fırtınası yapmaları istenir. Bir başka derste, ellerinde cetvel taşıyan öğrenciler arkadaşlarının boylarını ve kollarının uzunluğunu ölçerler. Bu arada önemli bir buluş yaparlar: Her insanın iki yana açılmış kolları arasındaki uzunluk, o kişinin boyuyla hemen hemen aynıdır.

Bir başka buluş da 'pi' sayısıyla ilgili. Herkes, 'pi' sayısının 3.14 değerinde olduğunu ezberlemekle yetinir. Bunun ötesine geçebilenlerin sayısı azdır. Akademide 'pi' sayısı konusunda şöyle bir deney yapılıyor: Değişik ebatlarda meşrubat kutuları alınıyor; onların çevrelerine eşit ipler kesiliyor ve bu iplerle kutunun çapı arasındaki oran bulunuyor. Sonunda herkes görüyor ki kutunun ebadı ne olursa olsun, çevresininin ölçüsü, çapının üç mislinden biraz fazla çıkıyor. İşte pi sayısının ve dolayısıyla 3.14'ün anlamı bu. Böyle bir sonuca bizzat kendi eliyle ulaşan bir kimse , kolay kolay pi sayısını unutmayacaktır! Akademide süren 16 haftalık eğitimden sonra öğretmenler, kendi okullarına dönerler. Ama artık yalnız değiller. Yanlarında akademiden birer uzman vardır. İki yıl boyunca bu uzmanla birlikte derse girecekler ve yeni metotların uygulanmasında karşılaştıkları zorlukları birlikte çözüyorlar. Öğretmen, akademi ile arasındaki bağı hiçbir zaman koparmıyorlar. Akademinin yeni faaliyetlerinden sürekli haberdar edilecek ve sıkıştığı anlarda doğrudan doğruya akademideki öğretmenleriyle bağlantı kurup gerekli yardımı alabilecek.

İyi aletler ustalar elinde işe yarar

Öğrenci bir konuyu "kendisi" araştırmaya başlar yenilikler bulmaya çabalarsa, "kendi" eksikliklerini öğrenecektir. Gerçek öğrenme budur. Bilgiyi kullanışlı ve yararlı hale getiren analiz, sentez ve sorgulayıcı öğrenme becerileridir. Bu vesile ile öğrenciye "eleştirel düşünce" kazandıran bir eğitimin ikamesini öngören "yeni müfredat", "üretememe" ve "çözememe" hastalığımıza bir çare olabilir. Yeni müfredat, bizi böylesine önemli bir dönüşümün eşiğine getirmişken konunun bir hükümet önceliği olarak ele alınamaması ve toplum kesimlerinde gerekli ilgiyi görmemesi ilginç değil mi? Ne istediğimizi ve problemleri çözmeyi bilmediğimizin bir resmini sunmuyor mu? İyi aletler ancak usta ve hünerli kullanıcılar elinde bir anlam ifade eder. Reformların ve dönüşümlerin odağında öğretmen bulunduğuna göre Hükümet/Bakanlık öğretmeni mesleğinde "profesyonelleştirecek" bir akademik ortam oluşturmak için neler yapacak? Onun halihazırda kaybolmuş imajını maddi-manevi düzeltecek hangi tedbirleri ele alacak? Bu konuda hazırlıkları var mı?

Sonuç olarak, Hükümet, daha özelde Milli Eğitim Bakanlığı, öğretmenlerin eğitimi problemini kökten halledecek YÖK'e bağımlı olmayan Öğretmen Üniversiteleri (daha özelde ise öğretmen akademileri) kurabilir mi? Daha da önemlisi buralara "milli kimliğe" ve bilimsel onura sahip yetenekli bilim adamlarımızın görev alacağı bir sistem oluşturabilir mi? Bekleyip göreceğiz...

  • Prof. Dr. Osman Çakmak / Gaziosmanpaşa Üniversitesi

  • 'AŞK' VE 'İFFET' ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
    Gül, rengini ve kokusunu cömertçe toprağa düşürünce ay utancından kızardı! İnci saçan denizlerde Yunus, karanlık kuyularda güneş gibi parlayan Yusuf nerede? Ahlarıyla yürekleri yakan Züleyha gecenin rengine bürünüp, rüzgarın estirdiği meyvesiz ağaç yapraklarının hışırtısıyla ruhunu dindiriyor. Mesih'in aydınlık yüzü güneşe dokununca, güneş ışığını kaybediyor. Sarayın revaklarına yansıyan suretini görünce bülbüller, deve gibi sessiz ve dilsiz kalıyor.

    'İbrahim'le birlikte atıldım nâra'

    Kan ağladım Mecnun'la çöllerde, beni en çok hazine bekçisi yılan korkuttu. Feleğin gözü ismimi gökte arıyordu, oysa benim yaralarıma tuz ekiyordu yer yüzünde cellatlar. Sultanlar sofralarında bana da yer açmışlardı, ama pazarlarda alınıp satılan bir köleydim. Kelebekler özgürce etrafımda meşk ederdi, her geçen gün eriyen bir mumdum halbuki. Tur-i Sina'da Musa'yla niyâz eden dilleri duyardım da, Hızır'ın sırlarına aklım ermezdi bir türlü.

    Hacer'in parmaklarından süzülen pınardan kana kana içtim, İlyas'ın dağdaki yalnızlığını paylaştım. İbrahim'le birlikte atıldım nâr'a, küllerimden güller devşirdi karıncalar. Pervanesiyim durmaz dönerim gece gündüz, hiç sönmeyen bir kandil yanar can evimde. Kavuşmak için yürüdüm dikenli yolları büyük bir yar çıktı karşıma, yorgun ayaklarımdan kan süzüldü toprağa. Bütün baykuşların hicap perdelerini yırttı Meryem'in pak nefesi, memnu bir meyveydi gönül soframıza düşen.

    'Kayra nedir, öğrendim'

    Bulutlar ağlarken halime Arzular Çağı'na erdim, ıslandı saçlarım! Gökkuşağı rengini kaybediyordu; kız anneden, oğlan babadan uzaklaşıyordu! Kınından çıkıyordu kılıçlar, parçalanıyordu iffet kumaşı! Kan ve irin kokusu sarmıştı etrafı, en çok domuzlar bayındır hale getirmişti şehirleri! Kulakları sağır eden bağırışlar, küçük dili gösteren kahkahalar, gerçek çehreleri saklayan maskeler, bir adım önünü göstermeyen bakışlar, sonunda incitmenin geldiği iyilikler, içi boş heyecanlar, yoksulluğu içinde barındıran zenginlikler...

    Benimse annemdi geceleri virdlerime eşlik eden. Gözyaşımdan inci dizdi azizler, saçlarını yoldu azizeler. Davud'un ürküten sesi yankılanıyordu Süleyman mülkünde: "Günahkârlara müjde ver, sıddıkları korkut!" Eskittim avuçlarımda büyüyen hayallerimi. Hüdhüd'ün gagasından mektup devşirdim, muradıma erdim. Kayra nedir öğrendim tasalarımı büyüten aynalardan: Aşk, dua, iffet, akıl, yol, kelâm, sabır, hayret, mârifet!

  • Vedat Aydın / Yazar

  • CAMİLER VE MİSYONERLER
    İnsan varlığını tarihsel ve sosyolojik anlamda değerlendirmeye tâbi tutacak olursak, mabetsiz bir medeniyet oluşturmadığını tam aksine bütün medeniyetlerin harcında semavi olsun ya da olmasın inanç (dini) öğelerin yer aldığı görülmektedir. Şiirden sanata ve mimariye, bireysel yaşamdan toplumsal yaşama kadar her alanda dini motiflerin varlığına şahit olunmaktadır. Dinler bireysellikten çok toplumsal rol üstlenmişlerdir. Aslında beşeri felsefi görüşlerde toplumsal rol üstlenmeye çalışmışlardır. Ancak bunların sürekliliği çağlar üstü olamamış doğdukları asırda yok olup gitmişlerdir. İbadet ve metafizik boyut taşıyan inançlar ise batıl da olsa, inananları sayıca az olmasına rağmen varlıklarını sürdürmüşlerdir. Her din, bağlılarının ibadet alanları farklı şekillerde ve farklı isimlerle anılmıştır. Müslümanların ibadet yerleri Cami, Hıristiyanların ibadet yerleri Kilise ve Yahudilerin ibadet yerleri ise Sinagog olarak adlandırılmıştır.

    Tarihsel süreçte cami

    Cami, toplayıcı, toplayan, kaplayan, Müslümanların ibadet gayesiyle toplandıkları yer, mabet anlamındadır. Cami, kavramı "cemaatleri bir araya getiren mescid" anlamındaki "el-mescidü'l-cami"den kısaltılarak sonradan kullanılmaya başlanmıştır. Kur'an'da, Hadislerde ve ilk tarihi kaynaklarda "cami" yerine "mescid" kelimesi geçmektedir. Müslümanların hayatında "Cami" ya da "Mescid" gerçeği, Hz. Adem (a.s.) ile başlar ve Mescid-i Aksa ile Mescid-i Haram çizgisinde devamı kıyamete kadar sürecektir.

    Camiler, Peygamberimiz döneminde ve milletimizin tarihinde toplumsal hayatın merkezinde yer almıştır. Peygamberimiz döneminde cami; mabed, yönetim, ilim ve kültür merkezi olarak faaliyet icra etmiştir. Milletimizin tarihinde de yine bu amaçlarla inşa edildiği görülmüştür. Osmanlıların ilk döneminde camiler bir devlet merkezi olarak planlanmıştır. Ancak zamanla şartlar gereği daha çok ibadet edilen ve ilim merkezleri ayrıca toplumun nabzının tutulduğu yerler olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Camilerin Müslümanların bireysel, toplumsal ve millet olarak varlığını sürdürmesi açısından çok önemli rol üstlendiği herkesin malumudur. Sapkın inançlara, hurafelere, zararlı ve yıkıcı fikirlere, misyoner faaliyetlere karşı hayati görev görmüşlerdir. Ancak bu, camilerin orijinalitesini yitirmediği dönemlerde olmuştur.

    Günümüzde camiler

    Günümüzde camiler, tarihsel varlıklarını mimari olarak sürdürmektedirler. Yalnızca minaresi, mihrabı, minberi ve çevre benzerlikleri devam etmektedir. Misyonerlik faaliyetlerinin yaygınlığı ve Müslüman evlatlarının her gün katlanarak devam eden Hıristiyanlaşma olayları bu kurumların içinde bulunduğu pratiği bize göstermektedir. Tabi ki bunun bir çok nedenleri vardır. Camilerdeki merkezileşme, tek yerden idare, camilerin içini boşaltmıştır. Öyle ki bu mabetler halka mimari güzelliğinden başka bir şey veremez olmuşlardır. Önceleri şehir merkezinde bulunan camilere görevli olarak imam, müezzin ve ayrıca vaiz istihdam edilirdi. Vaiz olmayan camilerde imamlar vaaz eder halkı aydınlatırdı. Ezanı imam veya müezzinler okurdu.

    Hoparlörden vaizi dinleyen insan anlamadığı veya bilmediği konuyu kime ve nasıl soracaktır? Vaizi olmayan camilerde cemaat dini konuları kime yöneltecek ve bu boşluklar nasıl doldurulacaktır? Tek merkezden ezan okunması imamlarda ve müezzinlerde aidiyet duygusunu zayıflatacaktır. Çünkü onları camiye bağlayacak hiçbir görev yoktur. Ezan okuma yok, dini sohbet yok, Kur'an-ı Kerim öğretme yok.

    Misyonerlik

    Son zamanlarda misyonerlik faaliyetleri medyada sıkça yer almaktadır. "Alevilere misyonerlik çengeli", "Hıristiyanlaştırma olayları Alevileri endişelendiriyor", "kırk bin genç din değiştirdi", "ücretsiz İncil dağıtılıyor" ve "ev kiliselerinin artışı" gibi haberler gün geçmiyor ki medyaya konu olmasın. Misyonerlik nedir? Misyoner kavramı, İngilizce bir kelime olan "mission-missionary"den gelmekte olup Türkçe karşılığı bir işi yapmakla görevli ve yetkili kimseye; özel olarak da Hıristiyanlığı yaymayı vazife edinmiş ve bu konuda kilise tarafından görevlendirilmiş kimseye "misyoner" denir. Misyoner faaliyetlerinin ana ekseninin inanç/din olduğu görülmektedir. Çalışmalarını bu boyutta sürdürmektedirler. Muhataplarının tarihi, kültürü, ulusu ve diğer değerleri öncel olarak hedef teşkil etmiyor. Dini boşluğu bulunanlar esas hedef kitleyi teşkil etmektedirler. Dini açlık yaşayanların bu açlığı Misyonerler tarafından doldurulmaktadır.

    Camiler yeniden çağın öğrenme ve öğretme metotları ile donatılıp, ilim ve irfan yuvası haline getirilip milletimizin evlatları misyonerlik tuzağından kurtarılmalıdır. Aksi taktirde insanımız dinini nereden ve nasıl öğrenecektir. Tarım toplumunda ve ataerkil aile yapısında bireylerin dinini ebeveyninden öğrenmesi mümkündür. Misyonerliğin panzehiri İslam dininin öğrenilmesidir. Bu da camilerin her yaştaki bireye ve toplumsal ihtiyaca cevap verecek şekilde yeniden teçhiz edilmesi ile mümkün olacaktır.

  • Yılmaz Altunöz / Yazar

  • Scientoloji Kilisesi'nden Raelyenlere Kült Grupların Yükselişi
    Son zamanlarda özellikle 2000'li yılların konsantrasyonuyla tüm dinlerin ortak bilinçaltında bulunan kıyamet, mesih, deccal gibi katastrofik, apokaliptik/ kıyametçi imgelerin ortaya çıkmasına paralel olarak Türkiye'nin yanısıra dünyanın hemen her yerinde, Rael, Scientology, Moon gibi 'sapkın tarikatler' olarak tanımlanan ve bilim çevrelerinde yeni dini hareketler olarak adlandırılan grupların faaliyetlerini arttırdıkları gözlenmektedir.

    Bu tür gruplara, teolojik yaklaşımla bakanlar genellikle 'kült' ifadesini kullanırken, ki bu tanımda az da olsa bir aşağılama da mevcuttur-, bilimsel çevreler yer yüzünde ortaya çıkan tek tanrılı dinlerin de tarihsel olarak benzeri şekillerde ortaya çıktıklarını varsayarak bu tür hareketler için 'yeni dini hareketler' ifadesini kullanmaktalar.

    Bu tür hareketlerin ortaya çıkmasındaki en önemli etkenlerin, özellikle Eski ve Yeni Ahit kaynaklı Apokaliptik/ kıyametçi konsantrasyonun olduğunu düşünmekteyim. ('Apokaliptik' Yunancadaki 'ilham yoluyla bildirmek, ifşa etmek, vahiy' anlamlarına gelen "apokalypsis" kelimesinden gelmektedir. (Yeni Ahit'in Vahiyler bölümünün de ismidir. Apokaliptik eserlerin yoğunlaştıkları konular, dünyanın sonu geldiğinde yaşanacak olan olaylardır.) Bu grupların liderlerinin çoğu ya mesih olduğunu düşünmektedirler ya da Tanrının yeryüzündeki enkarnasyonu olduğunu. Bununla birlikte bu gruplarda sadece kendilerinin kurtuluşa erecekleri, gruptan ayrılacakların Tanrı'nın gazabına uğrayacakları şeklinde özellikle karizmatik grup lideri tarafından yapılan psikolojik baskılardan da bahsetmek gerekir.

    Bu gruplarda yapılan ayinler, ritüeller, tekrar edilen birtakım kelimeler grup üyelerinde bir süre sonra farklı bir bilinç hali meydana getirir ki, bu etkileri, LSD, Extasy gibi psiko-aktiflerin etkisine benzetmek mümkündür. Özellikle Eski ve Yeni Ahit'te bulunan bazı metinlerin bağlamından koparılarak, yeryüzünde yaşananları, geçmişe dönük olarak kutsal metinlerce doğrulandığını göstermeye çalışılmak bu gruplarda görülen ortak özelliklerdendir. Gerek Türkiye'de, gerekse yurt dışında, Moon'dan, Scientology Kilisesine Raelyenlerden, Uzakdoğu gruplarına kadar hepsinde aynı temalar vardır.

    Bu gruplar zamanla, önemli, ekonomik ve siyasi güce ulaşacağından, elbette istihbarat örgütlerinin de gündemindedir. İstihbarat örgütlerinin bu grupları kullanmak istemeleri de son derece doğaldır zira askerlerin, sanatçıların, doktorların, gazetcilerin zaman zaman ağına takıldıkları bu gruplar istihbarat örgütleri için elbette eşsiz fırsatlar yaratacaktır. Ürkütücü olan, bugün ABD Başkanı J.W. Bush'un bulduğu her fırsatta apokaliptik motiflerle yüklü politik mesajlar vermesi ve ABD politika yapıcılarının bu tür inanışlara kendilerini kaptırma olasılığıdır. Evanjelistlerin geçmişte 'ikinci geliş' düşüncesini takıntı haline getirmeleri sebebiyle anormal hareketlerde bulundukları sır değil. Daha da kaygı verici olan, Evanjeliklerin İncil'in gelecek hakkındaki vizyonlarını kendilerine göre yorumlayarak aynı hatalara düşebilecekleri zemini hazırlıyor olmalarıdır. Evanjeliklerin büyük bir kısmı, 1948'de İsrail'in modern bir devlet olarak kurulması tarihini kutsal kitaba dayanarak dünyanın sonunun başlangıcı olarak kabul ettiler ve bizim Hz.İsa'dan önceki son nesil olduğumuz konusunda da ikna olmuş durumdalar. Doğal afetlerin çoğalmasından tutun da ahlaki çöküntünün boyutlarına kadar, hatta uluslararası kargaşaların hepsini bu zihni şartlanmışlıkla yorumlamaktadırlar. Buradan kutsal metinlerde geçen uyarılara itibar edilmediği yorumu kesinlikle çıkarılmamalıdır.

  • Aydoğan Vatandaş / Yazar



  • 23 Mayıs 2005
    Pazartesi
     


    Künye
    Temsilcilikler
    Abone Formu
    Mesaj Formu
    Online İlan

    ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği
    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
    Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv
    Bilişim
    | Dizi | Çocuk
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
    © ALL RIGHTS RESERVED