AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
Y A Z A R L A R
Karar gerekçesinde Jean Paul Sartre da unutulmamış!

Bugün söz edeceğim mesele masanın üzerinde iki haftaya yakındır sırasını bekliyordu, kısmet bugüne imiş...

Gazetelerde çıkan haberlerden Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun gazeteci Mehmet Şevki Eygi'nin TSK'nın 312. maddesinden mahkûmiyetini onaylayan kararının gerekçesinin ilginç bir gerekçe olabileceği yolunda bir duyguya kapılmış ve Yargıtay'ın internet sitesinden -üşenmeyip- gerekçelerin tamamını okumaya karar vermiştim.

Okudum da. Sonuç da sandığım-beklediğim gibiydi doğrusu.. Bana yine onlarca sayfa tutan bir mahkeme kararını okutan nedenlerden birisi de, Eygi'nin mahkûmiyetini onaylayan Genel Kurul kararı üzerine bir gazetecinin (artık ben de pek çok meslektaşım gibi isim vermeyeceğim!) yayımladığı yorumdu. Söz konusu yorumu da yadırgamıştım doğrusu; çünkü yorumcu, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'ndan oy çokluğu ile çıkan karar karşısında duyduğu "hayranlığı" ilginç bir biçimde karara katılmayan yargıcın kaleme aldığı karşı oy yazısı karşısında da sergiliyordu. Yani -yorumcunun sözleriyle- tamı tamına şöyle bir durum:

"Belki bazılarınıza 'idare-i maslahat' gibi gelecek ama hem gerekçeyi hem de itiraz şerhini çok doğru ve yüksek seveyede bir tartışma ürünü olarak gördüm."

Sizce de şaşırtıcı bir durum değil mi? Bilinmez belki Eygi de bu duyguları paylaşıyordur; belki o da "Madem ki beni 20 ay hapis cezasına çarptıran kararı onaylayan karar gibi bu cezaya karşı çıkan karşı oy yazısı da yüksek seviyede bir tartışma ürünüdür, o halde hiçbir şeyden şikayetim yok, yeter ki vatan sağolsun!" diyordur. Olamaz mı? "Ceza hukuku" dediğiniz de sonuç olarak nedir ki? Karar sanığın lehinde ya da aleyhinde tecelli etsin farketmez, mühim olan ortada "yüksek seviyede bir tartışmanın" yaşanıyor olması değil midir?

Gerekçeli kararın Yargıtay'ın internet sitesinden tamamını indirip okuyabildiğim tam metni, hakkında en az on yazıyı kaldıracak derecede ilginçti. Dolayısıyla, ilginç hususların hepsini aktarmam mümkün olmadığından bugün için birkaç örnek ile yetineceğiz:

Kararda şöyle bir bölüm var:

"Uluslaşma projesinin bir parçası olan (Türkiye'deki) laiklik hareketi, bu anlamda batıdan farklı ve özgün bir içerik taşımaktadır. Batıda laiklik, uluslaşma sürecinin sonunda ortaya çıktığı halde, Türkiye'de uluslaşma ile birlikte hatta uluslaşmanın önkoşullarından biri olarak doğmuştur. (Bülent Tanör) Bilimsel olarak; Ulus-devletin sonucu ortaya çıkan laiklik ile ulus-devlet projesinin önkoşulu olan bir laiklik çözümlemesi, Anayasa Mahkemesi'nin kararlarına da yansımış bulunmaktadır." (İyi ama "laikliğin kalesi" olan Fransa'da durum hiç de böyle yaşanmadı ki.. "Uluslaşma"nın Fransız Devrimi ile çoktan yoluna girmesine rağmen, "laiklik" için Üçüncü Cumhuriyet'i beklemek gerekmedi mi?)

Yargıtay Ceza Genel Kurulu'ndan çıkan kararda yer alan bu değerlendirmenin -dikkatinizi çektiği gibi- genç yaşta kaybettiğimiz değerli hukukçu Bülent Tanör'ün bir yazısından esinlenerek kaleme alındığını anlıyoruz. Ancak sormak gerekir: Tanör, esinlenilen bu satırları gerçekten de Genel Kurul'un anladığı anlamda mı kaleme almıştı?

Bu hususu, yani gerekçeli kararda parantez içlerinde kimi hukukçuların adlarına yer verilmesi hususunu özellikle hatırlatıyorum, çünkü metinde sırasında öyle isimler geçiyor ki (İbrahim Kaboğlu gibi) bu isimlerin kararın "ruhu"na ne derece iştirak ettikleri insanı bayağı düşündürüyor.

Gerekçeli kararda biraz önce aktardığım bölümün hemen ardından (söylendiği gibi) Anayasa Mahkemesi'nin "bize özel laiklik"le ilgili kararlarından örnekler veriliyor. Üzerlerinden epeyce zaman geçtiği için bir bölümünü unuttuğum bu kararlar da çok ilginç. Mesela şöyle şeyler:

"Dini anlayış yönünden benzer koşulları bulunmayan bir ülkenin, batı hukukundaki anlamı ve biçimiyle laiklik ilkesini benimsememesini koşullardaki ayrılığın sonucu gibi görmek gerekir."(!) (1971'de alınan bir karardan.)

"Dini ve din anlıyışı tamamen farklı olan bir ülkenin, laikliği o ülke batı medeniyetine açık olsa dahi batılı ülkelerdeki anlayış içinde benimsemesi esasen düşünülemez."(!) (1983'de alınan bir karardan.)

"Kadın-erkek eşitliğini benimseyen Türk Devriminin, kadın giysilerinin çağdaşlığını savsakladığı kabul edilemez. Kamu yaşamında ve özel yaşamda kadın-erkek giyimleri dinsel gerekler gözetilerek yasayla düzenlenebileceği gibi..."(!) (1989'da alınan bir karardan.)

Görüyorsunuz; yüksek yargımızla ne kadar övünsek yeridir....

Şimdi de gelelim kararın (gözkapakları giderek kapanan) beni aniden uyandıran bölümüne:

Yargıtay Ceza Genel Kurulu'ndan çıkan kararın bu bölümünde (inanmayacaksınız belki ama hakikat!) aniden -ve de hiç mi hiç yeri yokken- Jean Paul Sartre ile de karşılaşıyoruz! Hem de filozofun en ağır kitaplarından birisinden bir alıntı yoluyla. Gerekçeli karar metninin o bölümü de aynen şöyle:

" 'Özgürlüğe mahkûm olan insan bütün evrenin yükünü omuzlarında taşır; o evrenden ve kendinden sorumludur.' Jean Paul Sartre, 'L'Etre et de Neant'".

Zavallı Sartre! İnsanın "özgürlüğe mahkûm" olduğunu temellendirmeye çalıştığı büyük eserinin bir yazarın mahkûmiyetine alet olacağını duysa kahrolurdu herhalde!


24 Mayıs 2005
Salı
 
KÜRŞAT BUMİN


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu
Online İlan

ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği
Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED