AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
Y A Z A R L A R
Münasebetsiz bir soru

İran’da 444 gün sürmüş ABD Büyükelçiliği’ndeki rehine krizini herhalde hatırlarsınız. O olayın en ilginç yönü olağanüstü önemli gizli belgelerin ortalığa saçılmasına yaramasıdır. Yoketme makinalarından geçirilen belgeler büyük bir dikkatle diriltilmişti. 50 cilde yakın bir kitap dizisi halinde yayımlanmıştı o belgeler...

1980 öncesinde CIA’nin bölge merkezi Tahran olduğu için, Ankara istasyonuna ait belgelerin bir nüshası orada toplanmıştı. Türkiye’ye ait ciltte, dönemin devlet ve siyaset adamlarının portreleriyle çeşitli çevrelerden derlenmiş bilgilerin bulunduğu belgeler yer alıyordu.

Belgelerde dikkatimi çeken bir nokta CIA ajanlarının çalışma tarzıydı. Kendisini herhangi bir meslekten tanıtan Amerikalı ajan, işittiklerinden önemli gördüklerini, konuştuğu kişinin adını da vererek raporuna geçiriyordu. Diplomat, akademisyen, gazeteci, sivil toplum önderi kimliğine bürünebiliyordu ajan; konuştuğu kişi onu tanıttığı kimliğiyle bildiği için görüş açıklayanı suçlamak yersizdi. Karşıma tesadüfen çıkan yabancılara, iyice tanıyana kadar, hâlâ “Acaba?” ihtiyatıyla yaklaşırım...

‘Ajan’ olduğunu bildiğim biriyle konuştuğum vâki değil ise de, ne kadar dikkatli davranırsam davranayım, benim karşıma da değişik kisveyle ajanlar herhalde çıkmıştır. Dikkat böyle durumlar için elzem. İnsan dikkatli olmaz ve çizgiyi aşarsa, postu da deldirebilir...

Geçmişte ‘casusluk’ ile suçlanan gazeteciler çıktı; bir yazar bu yüzden uzun yıllar gurbette yaşamak zorunda kaldı, orda öldü de... Tarihimiz boyunca hayatını terör olaylarında kaybeden meslektaşlar arasından bazılarının, yanlış yere bastığı için, o âkıbetle karşılaştığı da düşünülebilir. Gerçek hayatta olur mu, bilemem, ama romanlarda kim vurduya giden gazetecilerin çoğu, o duruma fazla merakından düşüyor...

Neyse.

Bu konuya şimdilerde merak sarmamın sebebi, gazetelerde yazı yazan iki bilinen ismin, geçmişte tanıştıkları CIA ajanlarıyla ilgilerini şu yakınlarda fâş etmeleri. Biri, yazdığı gazetede konuyu gündeme taşıdı; diğeri ise tanıdığı CIA ajanıyla ilgili kocaman bir kitap yazdı.

İlki, yazısında, 27 Mayıs 1960 darbesi öncesi, ABD’nin başkenti Washington’a Türkiye hakkında birbirinden farklı raporlar gittiğini dile getirdi. Dönemin başbakanı Adnan Menderes’le yakın dost olan büyükelçinin raporları, “Her şey süt liman” derken, Ankara’daki CIA istasyon şefi, “Sorunlar var, millet sıkıntıda” bilgisini gönderiyormuş Langley’deki merkezine... Okuduğunuzda, “CIA bizim sayemizde daha doğru bilgilere sahip oldu” anlamını çıkarıyordunuz satırlarından...

CIA ajanı olarak tanıdığı Amerikalı ile yaşadıklarını kitaplaştıran yazar ise, adamın serüvenlerine bir başka açıdan yaklaşıyordu. Hayatının ileri safhalarında Amerikan emperyalizminin emrinde çalıştığı için pişmanlık duymuş ve ailesiyle birlikte manastıra kapanmış... Yazar, o pişmanlıkta, savunduğu tezlerin izini görüyor gibi...

Ben konuyu geçenlerde buraya taşıdım. Birilerinin çıkıp da “Yahu, böyle bir ilişki tarzı yakışık almaz” demesi beklentisiyle... Ya da, eğer o tür bir ilişki ‘gazeteci etiği’ denilen kurallar açısından doğru bulunuyor ise, şecaat arzeden o yazarların, ya da hiç değilse yazdıkları gazetelerin yönetimlerinin, bana dönüp, “Sana ne oluyor, bu bizim tercihimiz” demelerini yeterli sayabilirdim. İkisi de olmadı. Yazarlar konuya hiç değinmediler; yönetmenleri de aldırmadılar...

Her iki yazar da köşeleri olan ‘saygın’ insanlar... Biri, askerî konulardaki bütün toplantılara dâvet ediliyor; kendisinin derin bilgilerinden yararlananlar arasında o kesimin de bulunduğu biliniyor. AB karşıtlığıyla ünlü diğer yazar da askerî çevrelerden olağanüstü kabul görüyor...

Bu durum ise bana çok tuhaf geliyor...

Önceki gün, konuyu manşetine taşıyan çok satan gazetede bir tâkip haberi çıktı. “Prof. Manisalı, Meultke’yi ideolojik amaçla çarpıtmış” başlıklı Sefa Kaplan haberine umutla sarıldım. Oysa, ilk haberi yeni bir haberle sürdüren, benim üzerinde durduğum konuyu hiç kaale almamış bile... Dikkat çekilen nokta, kıytırık sayılabilecek ayrıntılar...

Tâkip haberin kaynağı olan avukat Nahit Oralbi, kitap yazarının ‘ortak arkadaşlarının hatırasına saygısızlık ettiğini’ söylemiş gazeteye. Avukat Bey de, gazeteye anlattıklarından öyle anlaşılıyor, ‘40 yıllık dostum’ dediği Amerikalı’yı ‘CIA ajanı’ vasfıyla tanıyor. “Galina’yı kaçıran o muydu, bilmiyorum, ama Frankfurt’a götürenler arasında yer alıyordu” kesin bilgisini aktaran o çünkü.

Avukatın itirazı iki noktaya: Amerikalı ajan Protestanmış, Protestanlıkta manastır yokmuş; oysa yazar “Manastıra kapandı” diyor ajan için... Ayrıca, ajanın kendini dine vermesini ‘pişmanlık ile’ açıklamasını da kınıyor yazarın; avukata gönderdiği mektupta “Yaptıklarıma pişman oldum, bunun için kiliseye sığındım” demiyormuş... Yazarın ‘ortak dost’ CIA ajanını ‘kendi ideolojik görüşlerini desteklemek için kullandığı’ iddiasında avukat... Haberde yazarın karşı görüşü de var: “Amerikan emperyalizminin baskısına dayanamadığı için manastıra sığındığı benim yorumum...”

Peki de, bu insanlara, “Bir CIA ajanıyla bile bile dostluk nasıl kurabildin?” diye soracak biri çıkmayacak mı?


24 Mayıs 2005
Salı
 
TAHA KIVANÇ


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu
Online İlan

ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği
Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED