|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Küçük bir itiraf; Emin Çölaşan ağabeyimiz kadar olmasa da, ben de arada sırada kendi ölçeğimde "self-plagiarism" (yani "kendimden aşırma") yapıyorum. Onun başat konuları Menemen olayı, 31 Mart ayaklanması, Melih Gökçek, Fehmi Koru vs... Ben bu yönteme daha ziyade CHP, 28 Şubat ve 27 Mayıs yazılarında başvuruyorum. Ama bir fark var: O, yazıyı blok halinde, bazen "olduğu gibi" indiriyor; ben hiç değilse üzerinde çalışma yapıyorum; belli başlı terkipleri ve hazır kalıp ifadeleri muhafaza ettikten sonra yazıyı yeniden yazıyorum. İyi de oluyor. Nasılsa ülke aynı ülke, olaylar aynı olaylar, kafa aynı kafa. Bu sene de hayırlısıyla 27 Mayıs yazısına niyetlenmiştim. Konu kafamda hazırdı; şu darbeye gerekçe gösterilen "Tahkikat Komisyonu" meselesini irdeleyecek, kendilerinde "kurtarıcı" görevi vehmedenlerin işledikleri cinayetleri teşhir edecektim. Menderes'in darağacındaki hazin görüntüsüyle ilgili bir anıştırma da yapacaktım mutlaka. İki nedenle vazgeçtim. Birincisi, araya Cemil Çiçek girmiş ve aklımızı başımızdan almıştı. İkincisi, konu hassastı. Kırk yıldır yinelenen sözler ve neşredilen görüntüler (darağacındaki Menderes görüntüsü), bir türlü sonuçlanmamış ve giderek derinleşen bir "kan davasını" hatırlattığı, bununla birlikte sabırları zorladığı için aynı zamanda pornografikti. Ne hakkımız vardı eski yaraları deşip merhumun yakınlarını üzmeye! Hem hakkımız yoktu, hem de artık olgun bir topluma yakışmıyordu bu görüntüler. Diğer taraftan, bu olayın gizli utancıyla başbaşa kalmayı tercih etmiş başka insanlar vardı ve söyleyeceğimiz herşey hem onları yaralayacak, hem de tarihi husumet temelinde yeniden kenetlenmelerini, yeniden o hastalıklı devrim duyarlılığına sarılmalarını sağlayacaktı. Bırakalım bu utancı ömür boyu taşısınlardı. Böyle düşündüm. Geçmişte olup bitenler konusunda nedamet getirmesi ve döne döne özür dilemesi gerekenlerin (bazı akademisyenlerin, bazı kötü ressamların, bazı MBK üyelerinin) televizyon televizyon dolaşıp ya da gazete köşelerine kurulup, 27 Mayıs övgüsünde yarışacaklarına, ortadaki "mevzun cinayeti" savunabileceklerine ise hiç ihtimal vermedim. 27 Mayıs, meğer "darbe" değil, 1950 yılında iktidara gelen "karşıdevrimcilere" yönelik meşru ve devrimci bir müdahaleymiş. Bu devrimi, öteki askeri darbelerle, mesela Kenan Evren'in 12 Eylül'üyle karıştırmamak lazımmış. Çünkü, 1960 yılında düzeltilen, rayından çıkmış demokrasiymiş. Zaten mümtaz hocaları da mütemadiyen bu hususun altını çiziyormuş. Gerçi, "demokrasiyi rayına oturtma işlemi" sırasında birazcık kan dökülmüş, Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ülkeye diktatörlük getirmeye çalıştıkları için darağacına gönderilmişler ama, o kadarcık da olurmuş artık... Çünkü "arkadaşlar her devrim doğası gereği bir parça kanlı olur"muş. Hâlâ utanmadan çıkıp konuşuyorlar. Konuşabiliyorlar. Darbecileri sevmem, 12 Eylül'den nefret ederim ama, 12 Eylül'ün tek olumlu tarafı, belki de, 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı'nı (bu utanç gününü) millî bayramlar listesinden çıkarmış olmasıdır. Gençler bilmez, 1960'da meşru hükümeti alaşağı edip Başbakan Menderes'i ve iki arkadaşını ipe gönderenler, bir de gözümüzün içine baka baka bu kanlı günü "millî bayram" ilan etmişlerdi.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |