|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Katolik âlemi önceki gün ölen Papa İkinci Jean Paul'ün yasını tutuyor. Tabii ki "Batı medyası" da Jean Paul'ün ölümüne günlerdir geniş yer ayırıyor. Ve tabii tahmin ettiğiniz gibi, Papa'nın ölümü ile Batılıların gözündeki "Türk" imajı bir kez daha tazeleniyor... Jean Paul'a yapılan suikaste ilişkin filmler televizyon ekranlarından bu günlerde kimbilir kaç kere geçti... Papalık makamında epeyce uzun bir süredir oturan İkinci Jean Paul'ün temsil ettiği anlayış, arkasından yazılan yazılarda bir kere daha gözden geçiriliyor. Jean Paul dönemine ilişkin "Kilise ve siyaset", "Vatikan ve etik sorunlar", "Vatikan ve devletler arası ilişkiler", "Vatikan ve diğer dinlerle ilişkiler" gibi pekçok ana başlık altında pekçok yorum yapılıyor. Peki Jean Paul'un ölümü "Türk medyası"nın büyüklerinden bazılarını özellikle hangi açıdan ilgilendiriyor? Bu soruyu cevaplandırmak için önümüzde iki güzel örnek var. Bunlardan birincisi, Hürriyet'in geçtiğimiz pazar günkü saysında yer alan Murat Bardakçı imzalı bir haber-yorum. Önümüzdeki ikinci örnek ise, Akşam gazetesinin dünkü (4 Nisan) baş sayfasınının ana haberi olan "İlaç devleri Papa kulisinde" başlıklı haber. İlkinden başlayalım: Murat Bardakçı'nın yazısının başlığı şöyle: "Yeni Papa, seçilir seçilmez delikli koltukta testis kontrolünden geçecek". Bardakçı, konuyu şöyle açıyor: "Ama, Vatikan'da yapılacak olan seçimler ve merasimler sırasında sessiz sadasız uygulanacak ve çok büyük bir ihtimalle sözü hiç edilmeyecek olan bir başka ayrıntı var: Kardinallerin en yaşlısının, yeni seçilecek olan Papa'nın -ayıptır söylemesi- testislerini muayene ettikten sonra Latince 'Duo testis bene benedata!' yani 'İki adet testisi var, uygundur!' diye müjde verip yeni ruhani liderin 'erkekliğini' dünyaya ilân edecek olması..." Evet, "ayıptır söylemesi" ama, Bardakçı bunları söylüyor... Peki yeni Papa'nın böyle bir "muayene"den geçmesinin nedeni ne? SANKİ MİZAH DERGİSİ GİBİ... Bardakçı cevaplasın: "Bu biraz fazla garip görünen muayenenin sebebi, yaşını başını almış kardinallerin Papa'nın bir tarafını merak etmeleri değil. Papalık tahtına oturan kişinin 'erkekliğinden' emin olmaya mecbur bulunmaları. Bu mecburiyet, taaa 11 asır öncesinden kaynaklanıyor. Muayenenin gerisinde, 853 yılında Joan adında bir kadını erkek zannederek 'Sekicinci John' unvanıyla Papa yapan ve kadın Papa'nın âyinin ortasında doğuruvermesiyle allak bullak olan Vatikan'ın aynı hataya bir daha düşmeme ve Papa'nın cinsiyeti konusunda kendisini garantiye alma arzusu var." Bardakçı, yazısının bundan sonrasında "Papa Joan" hakkında bilgi veriyor. "Gilberta" adlı kız çocuğu 12 yaşına gelince erkek elbiseleri giyip kendisini erkek gibi göstererek Atina'da nasıl öğrenim gördü, sonra nasıl Papa oldu, ve sonunda milletin ortasında doğurarak nasıl hemen oracıkta öldürüldü... İşte böyle bir hikaye... Bardakçı'ya göre, "Papa Joan"ın kadın çıkmasından beri de yeni seçilen Papa'lar muntazaman "testis kontrolünden" geçmektedir. Ve tabii İkinci Jean Paul'ün yerine alacak olan Papa'yı da bu tatsız kontrol beklemektedir... Açıkçası, İkinci Jean Paul henüz gömülmemişken, ülkenin en büyük gazetesinin her işi bir yana bırakarak "testis konrolü"ne bu derece ağırlık vermesi bizi çok şaşırttı... Sanırsınız ki, bugünü bekleyen bir mizah dergisi ile karşı karşıyayız... Ayrıca, "tarihçi"nin verdiği bilgiler de ("ayıptır söylemesi") çok problemli. "Papa Joan"dan sanki tanışmış gibi söz etmesi bir yana, bir "efsane"den ibaret olan bu hikayeden yeni Papa'nın kontrolden geçeceği yolunda bir sonuç çıkarması daha da problemli.. Hatırlayanlarınız muhakkak vardır. "Tarihçi"nin söz ettiği "kadın Papa", "La Papesse Jeanne" diye anılan ve Petrarque'dan Boccace'ye (ve hatta söylendiğine göre tamamlanmamış bir oyunla Brecht'e ) kadar pekçok yazarın hakkında kalem oynattığı şu ünlü efsane kahramanından başkası değil. Hani "Papa" olduktan sonra sarayına kapanan ve bildiği gibi yaşayan, ancak önemli bir günde katır sırtında dışarı çıkmak zorunda kalınca doğum sancıları tutup oracıkta milletin önünde doğuran "La Papesse Jeanne"! Açtık baktık gerekli sayfalara: "Papesse Jeanne"ın bir "efsane" olduğundan, onun arkasından gelen "testis kontrolü"nün de aynı ölçüde efsanenin bir parçası olduğunda hemen herkes hemfikir... Ve tahmin ettiğiniz gibi, bu efsaneden kalkarak İkinci Jean Paul'ün yerine geçecek Papa'nın "testis kontrolü"nden geçeceğine dair ise tabii ki tek bir satır bilgi hatta ima bile yok... Batı Orta Çağı'nın herkesi güldürmüş, Papalık kurumu ile dalgasını geçmeye hizmet etmiş ve tabii "Reform" filan sürecinde de dilden dile dolaşmış bir efsanesinden ibaret... Söylediğimiz gibi; eğer tam da yeni Papa'nın seçileceği şu günlerde bir "mizah dergisi" bu konuyu kapağına taşısa (belki de taşımışlardır bile!) tabii ki diyeceğimiz bir şey yok.. "Mizahtır, o da Vatikan ile dalgasını böyle geçmektedir!" der ve güler geçerdik... Ama durum böyle değil ki... Ülkenin en büyük gazetesi, işi gücü bırakmış, yeni Papa'nın "testis kontrolü"nden geçeceğini söyleyerek dalgasını geçiyor... İLAÇ DEVLERİ PAPA KULİSİNDE! "Papa magazin" olarak nilelediğimiz ikinci habere gelince: Akşam'ın "Araştırmacı-yazar Aytunç Altındal"ın yaptığı açıklamaya dayanarak attığı haberin başlığı da şöyle: "İlaç devleri Papa kulisinde". Yani: "İlaç devleri doğum kontrol yasağını yumuşatacak bir papa için kulis yapıyor. Böylece günde yaklaşık 300 milyon fazla hap üretecek. " Evet, Altındal'ın bu açıklaması gazeteye manşet olmuş... 300 milyon yeni hapın yıllık getirisinin 80 milyar dolar olduğunun belirtilmesi de ihmal edilmemiş.... Bul bir "hapçı Papa", indir cebe 80 milyar dolar daha! Gazete (yine Altındal'dan naklen) söz konusu "kulis" çalışmasının başarıya ulaşması durumunda karşımıza çıkacak manzarayı da şöyle tasvir ediyor: "İlaç şirketleri kazanırken onlar da reform yapmış olacak. Katolik dini çağdaş bir din denelecek. Ayrıca feministler de bu işten kârlı çıkacak. Kadın özgürlüğünde büyük zafer kazandıklarını belirterek, 'Katolik Kilisesi'nin dize getirdik' diyecekler." MEDYANIN İŞİ GÜCÜ MAGAZİN!.. Ne güzel, bu işten hemen herkes kârlı çıkacak... Akşam bu bilgilerin arasına bir önceki Papa'nın 33 gün içinde ölmesine ilişkin ortada dolaşan söylentileri de sıkıştırmış. Meğerse bir önceki Papa'nın "doğum kontrol haplarına sıcak baktığı ve bu konuda çalışmalar yaptığı" için öldürüldüğü tezi çok da havada değilmiş. Altındal, bu konuda da şöyle konuşmuş: "Öldüğü sırada elinde doğum kontrol haplarıyla ilgili bir dosya bulunmuş. Ancak bunun da yok edildiği söyleniyor." Haksız mıyız? Bu haber de kolaylıkla "Papa magazin" sınıfına sokulabilecek bir haber değil mi? Aslına Akşam'ın da farkında olması gerekir ki, Papa İkinci Jean Paul'ün "doğum kontrolü" ya da "prezervatif"e kategorik olarak karşı olması "ilaç şirketleri"ni bugüne kadar pek de sıkıntıya sokmamıştır, çünkü Jean Paul'u Papa olarak tanıyanlar bile bugüne kadar bu yasaklara uymamıştır... Yanlış mı? Eğer bu yasaklara riayet etselerdi, Fransa, İtalya, İspanya, Polonya başta olmak üzere birçok Katolik ülkenin nüfusu kendisini bile koruyamayacak düzeye düşer miydi? İşte böyle... "Türk medyası"nın işi gücü "magazin" olduğu için, İkinci Jean Paul'ün ölümü ve yeni Papa seçimi bile bu yolda hemen malzeme oluverdi... (K.B.)
En kötü seçenek gerçekleşmek üzere...
"Başbakan Tayyip Erdoğan ve etrafını saran çember" tartışmasında en kötü seçenek gerçekleşmek üzere: Başbakan ve etrafı, "danışmanları yanına yaklaştırmıyor" eleştirilerine karşılık, "sorun bakalım gazeteci olarak gelip neler istemişler" anlamına gelecek cevaplar verdiler... Gerçekleşmek üzere dediğimiz "en kötü seçenek" işte bu: Suçlayanlar isim açıklamayacak, suçladıklarının susmalarını sağlamakla yetinecek... Suçlananlar da "açıklayın bildiklerinizi" demeden meseleyi geçiştirecek...
Şurası çok açık: "Başbakan Tayyip Erdoğan ve etrafını saran çember" tartışmasında, hükümet kanadının iki gündür yaptığı açıklamalardan sonra, hiçbir şey olmamış gibi davranamayız... Çünkü ortada açık bir suçlama var ve o suçlamanın nesnesi "bazı gazeteciler..." Böyle durumlarda tartışma şimdiye kadar gittiği gibi "isimsiz" olarak sürerse, sadece "bazı gazeteciler" değil, "bütün gazeteciler" zarar görür... İki Hürriyet yazarı, Ahmet Hakan ve Tufan Türenç de böyle düşünenlerden... Bugün, onların yaklaşımlarını özetlemeye çalışacağız... Ahmet Hakan, özellikle, bu tartışmaları başlatan Nazlı Ilıcak'la ilgili olarak yazmış. Şöyle diyor: "FATİH Altaylı'nın, Başbakan Erdoğan'la röportajında söz dönüp dolaşıp gazeteci Nazlı Ilıcak'ın 'Başbakan'ın etrafında Çin Seddi oluşturan danışmanlar var' eleştirisine gelmiş. Erdoğan işte tam bu sırada karşısındaki Ömer Çelik'i işaret etmiş ve 'İşte Çin Seddi'nin mimarı' demiş... "Ömer Çelik de bunun üzerine söze girip şöyle bir kelam etmiş: 'Birisi beni eleştiriyor. Küçük dağları yaratmışım gibi dolaşıyormuşum. Tekzip edeceğim. Sadece küçük değil, büyük dağları da ben yarattım diyeceğim. Söylesinler bakalım Başbakan'a ulaştıklarında hangi taleplerde bulundular.' "Ben bu açıklamadaki 'Sadece küçük değil büyük dağları da ben yarattım' bölümündeki 'itikadi' soruna takılmadım, 'Bir kızgınlık anında söylenmiştir' ve 'espridir' filan deyip geçtim. Ama 'talep' iddiası çok ciddidir. Hem Başbakan'ın, hem de Ömer Çelik'in şu 'talep' konusuna açıklık getirmeleri boyunlarının borçlarıdır. Ya açıklamalıdırlar, ya da neden açıklamadıklarını açıklamalıdırlar." Ahmet Hakan yerden göğe kadar haklı, bu laf bir kez söylendikten sonra, orada öyle bırakılamaz... Fakat öte yandan şu da var: Burada suçlanan somut bir kişi ve onun adı da Nazlı Ilıcak... Bu durumda onun, dünkü yazısında meseleyi şöylece sunması ve başka bir şey de dememesi tuhaf değil mi: "Geçtiğimiz hafta, 'Başbakan Tayyip Erdoğan ve etrafını saran çember' tartışması gündeme damgasını vurdu. Bu tartışmada, Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi'nin yanı sıra, gazeteniz Tercüman başı çekti; siyasî ağırlığını hissettirdi." ÖBÜR GAZETECİLER? Gene Hürriyet'ten Tufan Türenç ise Başbakan'ın, Fatih Altaylı'ya verdiği söyleşide sarf ettiği şu cümleye dikkat çekiyor: "Benden gazeteci gibi randevu alıp gelen, başka işler için konuşanlar, aracılık yapanlar var. Şikayet eden bunlar." Türenç'in değerlendirmesine geçmeden önce, Altaylı'nın dünkü Hürriyet'te kendi köşesinde verdiği bir başka örneği okuyalım: "Bir gün bir gazete yöneticisi Başbakan'dan randevu alıyor. Randevuya yanında 'yabancı' işadamlarıyla geliyor. Yabancılar büyük bir özelleştirme ihalesi ile ilgileniyorlar. Belli ki aracılık yapılıyor ve bir komisyon indirilecek. Bu kişiye bir daha randevu falan verilmiyor." Altaylı, Başbakan'ın "hükümet nezdinde ayrıcalıklı gazete" uygulamasına geçmişte karşı çıktıklarını, bugün de bu tutumlarını sürdürdükleri yönündeki düşüncesine hak veriyor ve "Başbakan doğru yolda" değerlendirmesini yapıyor... Türenç'e gelince... O da Ahmet Hakan gibi "açıklama" bekliyor: "Bu ağır bir suçlama. Kimmiş bu Başbakan'dan gazeteci gibi randevu alıp aracılık yapanlar? Başbakan bunları açıklamak zorundadır. Aksi takdirde randevu isteyen bütün gazetecileri şaibe altında bırakmış olur. Buna Erdoğan'ın hakkı yok." Şimdilik bu kadar... Tartışmada somut gelişmeler olursa, sizi durumdan haberdar edeceğiz....(A.G.)
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |