|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
1998 yılında okula kayıtlarının yapılması, başlarını açmaları şartına bağlanan kız öğrecilerin 'ikna odaları'nda yaşadıkları artık kayıt altında. Gülşen Demirkol Özer baskıya maruz kalan öğrencilerle görüşerek "Psikolojik Bir İşkence Metodu Olarak İkna Odaları" adıyla bir kitap hazırladı.
FADİME ÖZKAN
Sizi bu kitabı hazırlamaya iten temel etken neydi? Başörtüsünün Üniversitelerde, 28 Şubat sonrası yasaklanmasının ilk yıllarında uygulamaya konan ikna odaları, öğrenciler ve bu konuya duyarlılık gösterenler açısından oldukça karışık bir döneme rastlıyor. Bir yandan yasağın uygulamaya kesin olarak geçirilip geçirilemeyeceği bir yandan geleceğe dair belirsizliğini koruyan tercihler. Dolayısıyla tam da ne olup biteceği kestirilemeyen bir süreçti. İkna odaları 'açık' bir uygulama olmadığından ilk etapta ne yapılmaya çalışıldığı tam olarak anlaşılamadı. Anlaşıldığında ise zikrettiğim kaos devam ettiğinden çok kısa bir dönem bu konu gündeme geldi ve tekrardan okul kapısından fiili alınmama durumu eleştiri ve muhalefetin merkezine oturdu. Yıllar sonra ikna odalarının 'karanlık' yönüne Beyan Yayınlarının sahibi Ali Kemal Bey işaret ettiğinde, benimde hafızamda unutmaya yüz tutmuş bu konu canlandı ve o gün orada ikna odasına giren kızlardan öğrendiklerimden almış olduğum notlar, ne denli bir 'zulüm' yapıldığını fark ettirdi. Kızların ruhlarına indirilen darbeler öylesine ürkütücüydü ki bu durumu yaşayanlarının gönüllerinde bırakmak olası değildi. Özellikle de bu odalara giren kızlarla konuştuktan sonra 'en azından' yaşananların tarihe kaydedilmesi gerektiği fikrine ulaştım. Bu çalışmaya başladığım sırada başörtüsü ile ilgili devam eden çirkin yasak ve beyanlar bu haksızlığa karşı bir şeyler yapma gerekliliğini hissettirdi ve ikna odalarını araştırmaya, ne olduğunu anlamaya karar verdim. İkna odalarında aslında ne oldu? İknacıların amacı neydi ve başörtülü öğrencileri hangi yöntemlerle 'ikna' etmeye çalıştılar? İkna odaları Üniversite'lerde başörtüsü yasağının bir parçasıdır, ayırıcı noktası ise bedenlerden sonra ruhları tahakküm altına alma çabasının söz konusu olmasıdır. Kayda gelen başörtülü öğrenciler, psikolog ve psikiyatrların bulunduğu bir odaya tek başlarına alınarak başörtülerinden vazgeçmeleri için 'ikna' edilmeye çalışıldı. Burada 'ikna' kavramının aslının dışına çıkmış anlamıyla kullanıyorum. İknacılar bu işlemde iki farklı uygulamanın yöntemleri ile benzer metodlar kullanmışlardır. İşkence ve tedavi. İlki bireyi hem fiziki hem de ruhen çökertmeyi amaçlarken diğer 'düzeltme'yi içerir. Birbirine tezat uygulamalardan alınan metotlar aslında sistemin 'onaylamadığı' bakış açılarına, nasıl muamele yaptığını ortaya koymaktadır. İşkence metodları 'psikolojik baskı' için kullanılmıştır. Mahrem olanı sorgulama, ortaya dökme işkence seanslarında gündeme gelen yıkıcı bir metottur ve ikna odalarında da sıkça kullanılmıştır. Bir başka nokta da 'kızların' sindirilmek istendiği bu odalardaki güçlü ya da güçsüz durumlarının kameraya alınmış olmasıdır. Bilindiği gibi işkenceyi kaydetme Amerikan tarzı olarak gündemimize acı bir şekilde girmiştir. Bu kayıt işlemi ile de farklı hesaplar söz konusudur. Bir diğer ortak metod ise 'kurbanın' tek başına bu odalara alınmış olmasıdır. Bu da yalnızlık duygusu ile öğrenciyi zayıf düşürmeye yaramıştır. Tedavi süreci ile benzer metodların kullanılmış olması da öncelikle 'düzeltme' kavramını karşımıza getirmektedir. Düzeltme normalden sapmış bireylere dönük bir uygulamadır. Bu durum iknacıların kendi normalleri dışında var olan hiçbir şeyi kabul etmediklerini göstermektedir ki bu bakış açısı asla ikna odaları ile sınırlı değildir. Tüm bu metodlarla öğrenci üzerine amaçlanan şey onları 'anormal' kılan başörtülerinden vazgeçmeleridir. Psikolojik baskıya maruz kalanlar ve onlara bu baskıyı uygulayanlar dışında, yaşananları kim biliyor? Ne kadarını biliyor? 'Aslanlar kendi tarihçilerine sahip olmadığı sürece, tarih avcıları yüceltmeye devam edecektir.' Afrikalılara atfedilen bu atasözü tam da ikna odasına dair anlatı ile örtüşmektedir. İkna odalarında yaşananlar iknacıların bakış açısıyla sıkça anlatıldı. Ancak olayın diğer tarafı çeşitli nedenlerle yaşadıklarını anlatma fırsatı bulamadığından dinlediklerimiz eksikti. Dolayısıyla ikna odaları aslında bilinmiyor. Bu kitap çerçevesinde de sonuçta sınırlı bir öğrenci ile görüşüldü. Yeni ve farklı bilgiler varsa bunlar ikna edilmek istenen kızların zihinlerinde saklı. Neden bilinmiyor? İkna odalarının iknacıların anlatımı dışında gerçek yüzüyle bilinmemesi birkaç nokta ile izah edilebilir. İlki yaşanan baskının boyutlarının fark edilememiş daha da doğrusu sistemin ölümü gösterip sıtmaya bireyleri razı etmiş oluşu ile ilgili. Okul kapılarında polisler tarafından kovalanan kızların ikna odalarında yaşadıkları fiziki baskıların gölgesinde kalmış, kamufle olmuştur. Yasak zaten uygulanacak olmasına rağmen kızların özel olanlarına yapılan taarruzun mantığı da keşfedilmiş denilemez. Nihayetinde okullarından edilen kızların görünürde kaybettikleri yanında, gönüllerinden inançlarını da koparma çabası kendini görünmez kılmayı başarmıştır. Bir diğer hatta daha da mühim olan sebep ise bu kızların iknacıları ile yaşadıkları anlatmadaki çekincelerindir. Okul hayatını devam ettirmek isteyen bir öğrenci yaşadığını anlattığında, 'bana baskı' yapıldı dediğinde eğitim hayatının tamamen elimden alınabileceği endişesi taşımaktadır. Diğer bir taraftan zaten yaşadığı incitici durum değiştirilemeyecektir ve bunları anlatmanın ne anlamı olabilecektir diye düşünmüşlerdir. Bireysel alınan okula devam kararı kendi dünyalarında öylesine güç verilmiştir ki dönüp bunları anlatmak tekrardan özel olanlarını kamuya açmak olacaktır ki bu da yaralarının bir kez daha deşilmesidir. Okulu bırakan öğrenciler ise kararlarından emin olan kişiler olarak daha fazla anlatmaya müsait olmalarına karşın bunları 'kime' anlatacaklarını bilemediler belkide. Bu odaların uygulandığı dönemde ki kaos ve kızların hayatlarını nasıl devam ettirecekleri sorunu da bir anlatmanın engelleyicisi olmuştur. Bir başka neden de oluşan yılgınlık ortamıdır. Konuya duyarlı 'medya' okul kapısındaki protesto haberleri yapmıştır ama gün gün çözümsüzlüğü süren bu sorunu artık haber yapmaktan da yorulmuştur. Hem yaşayanlar hem yazanlar hem de okuyup, dinleyenler toplu bir 28 Şubat yorgunluğu yaşamaktadır ve ikna odaları da bu yorgunluğun sessizliği üzerinde rahatça uygulamaya geçmiştir. Yetkililer, medya, sivil toplum kuruluşları... yaşanan bu 'zorba'lığa neden bu kadar sessiz kaldılar? Türkiye'de var olan haksızlıkların peşine düşebilmek öyle kolay bir iş değildir. Zira sadece haksızlığı dillendirmek bile bireylerin başına 'iş' açabilmektedir. Mesela Türkiye'de işkence olayının peşine düşen Sema Pişkinsüt 'istisna yetkililerden' birisi olarak son kertede sadece 'işkencenin var olduğunu' ifade etmiş ama konuyla ilgili köklü bir değişimi sağlayamamıştır. Bunu dilemediği için değil, buna gücünün yetmeyeceği için. Nihayetinde bütün ve örgütlü bir yapı içinde bir bireyin 'içerden de' olsa - değiştirme gücü olması imkan dışı. Başörtüsü yasağının hukuksuzluğuna dikkat çeken birçok hukukçu bile dönüp dolaşıp bir konuda hukukun iflas ettiğini söylemekten başka bir yol bulamamıştır. Her şeye rağmen tüm bunlar var olan duruma dönük tanımlamalar olmakla beraber yapılmayanların yada suskunluğun önünde bir mazeret teşkil etmiyor kanımca. Aksine nerede olursa olsun insani duyarlılıklarını koruyan herkesin bıkmadan bu sorunu en azından ifade etmesi, yapabileceklerini zorlaması gerekmektedir. Zorlanan kapılar açılmasa da bu anlatım toplu halde yapıldığında gelecek neslin hafızasından bu haksızlığın bir yer etmesi sağlanabilir. Mesela Leyla Şahin AİHM'den dönmüş olması hukuk adına bir kayıptır ama bu çabasıyla Leyla Şahin bu durumu da belgelemiş durumdadır. STK'lar bu konuya yeterli görülmese de en fazla çabayı gösterenlerden. Tabi tümünü katamayız zira birçok konuda olduğu gibi dünyaya bakılan yer kimin mazlum kategorisine girdiği noktasında da belirleyici olmakta ve başörtüsü sadece İslami kuruluşların yüklendiği bir haksızlık mücadelesi olarak sınırlanmaktadır. Başörtüsü sorununu önceleyen kurumlar her fırsatta bu haksızlığı dillendirmektedir. Çok anlamlı çabaların da gerçekleştirildiğini düşünüyorum. Özelliklede 'tarihimize' kayıt düşme yönündeki çalışmaları takdir ediyorum ama tekrar ifade etmek gerekirse özelde ikna odaları başörtüsü sorununu içinde ihmal edilmişliğini hala korumaktadır. İkna odalarına giren kız öğrencilerle konuştuğunuzda onların psikolojilerine ilişkin nasıl bir gözleminiz oldu? Travma devam ediyor mu? Başörtülülerin hayatları bir acımasız yasak sürdüğü müddetçe bölünmeye devam edecektir. Özelde ikna odası kurbanları, okullarına devam edenler kanadında rızasız olarak her gün gerçekleştirdikleri bir fiilin altında ezilmektedirler. Çeşitli yollarla gösterdikleri direnç ile iç dünyalarını korumaya çalışıyorlar. Başlarına taktıkları peruk, bere, şapka v.bÖüzerlerine yağan şimşeklere karşı paratonerler kılınmış. Ancak tüm bunlar ile kamufle ettikleri acıları günün sonunda karşılarına dikilmekte ve onları güçsüzleştirmektedir. Bu noktada daha fazla dua ve sabır ile yeni gücü karşılamaktadırlar. Hiç kimse sürekli hata kabul etdiği bir durumla yaşayamaz. Yaşadığını içselleştirip 'çatışma' duygusundan kurtulur. Ancak bu kızlar içlerindeki çatışma duygusunu diri tutmak ve alışmamak için çaba sarf ediyorlar. Okula devam etmeyenlerin ise psikolojileri daha güçlü. Bu öğrencilerden birisinin ifade ettiği önemli bir nokta var; 'üzülmek günah gibi geldi bana' diyordu bu öğrenci. İşte bu bakış açısı Travmaların daha fazla üstesinden gelmeyi sağlıyor. Toplamda, bu zulme maruz kalanların, hedefleri konusunda engellenen yada kerhen yaptıkları ile kişilik bölünmesi yaşayan bireylerin Travma yaşamaması düşünülemez. Bu travmaları aşabilenlerin yada dozunu azaltabilenlerin cevapları 'iman' olgusu ile bağlantılı. İkna odaları Türkiye tarihinde kara bir sayfa olarak geçmişteki yerini aldı mı yoksa aynı amaç değişik yöntemlerle devam ettiriliyor mu? Ne yazık ki belirttiğim gibi İkna Odaları tarihindeki yerini hak ettiği biçimiyle aldı diyemiyorum. Bu çalışma ile amacım bu tarihe bir katkıda bulunabilmekti. Diğer bir amacım ise bu odalardaki uygulamadan yola çıkarak Türkiye'de var olan iktidarın bakış açısının iknacı mantığı ile örtüştüğünü gösterebilmekti. Gerçekten Türkiye modernleşme pratiği sürekli bir kendileştirme ve ikna çabası içindedir. Modernleşmeye dahil olmayan ya da olamayan tüm bireyler eğitilmeye/ ehlileştirilmeye çalışılmaktır. Bu iş yapılırken de medya, kolluk güçleri, hukuk bu amaca, hizmet ettirilmektedir. Değiştirmenin yani iknanın, söz konusu olamadığı tüm noktalarda 'bozma' çabası devreye sokularak 'uzlaşmayanların' zihinlerine bırakılan sorularla bireyin kendi bakış açısından kopması hedeflenmektedir. Başörtüsünün anlamı, şekli üzerindeki ortaya atılan tartışmaları bu kategoriye dahil edebiliriz. İkna işlemi tarihin bir yerinde uygulanıp bitmiş değil. Af ile beraber gündeme gelen tartışma ve teklifleri de yeni bir ikna kampanyası olarak okumak mümkün. Bir daha bu şansın verilmeyeceği söylenerek ikna odasında yapılan teklif yinelenmiş ve bu son fırsatı kaçırmamaları, verdikleri kararlardan vazgeçmeleri istenmiştir. Türkiye toplumunun geçmişi ile hesaplaşamamasının, sorunlarını çözemememsindeki payı nedir sizce? Üniversitelerde yaşanan başörtüsü sorunu, 'ikna odaları' uygulamasının nedenleri, nasılları ve sonuçlarının doğru anlaşılmasıyla çözülebilir mi? Bunu genç kızlar üzerinde kurulan baskının boyutu ve anlamsızlığı bilinirse çözüm için de bir hareket noktası oluşturabilir mi, diye soruyorum... Acıları onarabilmenin yolu şüphesiz hesaplaşmalardan sonunda tutulacak yolla ilgilidir. Ama Türkiye'de bu risk taşır. Bu riskle yüzyüze gelmemek için ise sistemin koyduğu düşünme engelleri 'mazeret' teşkil eder. Mesela düşünceye dönük baskılarla hesaplaşmak güçtür. Çünkü öncelikle ekonomik anlamda kıskaç altına alınmış bireyler 'ekmek' kavgası peşindedir. Bu insanlara başörtüsü zulmünden, insan hakları ihlallerinden bahsettiğinizde pek de fazla bir karşılık alamazsınız. Gündemleri rızk endişesi ile doldurulmuştur. Bu sorunu tam anlamı ile tanımlamak elbette çözümün önemli ve ilk adımıdır. Ancak tek başına sorunun kaynağını tespit etmek reel şartlar altında bir anlam taşıyor kanaatinde değilim. Sorunun kaynağı dediğimizde yasakçıların soğuk/katı yüzlerini karşımıza buluruz. Bu yüzlerle nasıl mücadele edileceği düşünürken bir yandan da dönüp başka yollar aranmalı. Mesela okullarına alınmayan kızlar için üretilecek anlamlı projeler olabileceğini düşünüyorum. Pratik sonuçları olabilecek meslek edindirme kursları açılabilir, iş yerleri kurulabilir. Bu tür projeler pek çok başörtülünün derdine bir nebze derman olacaktır. Diplomaya ihtiyaç duymaksızın oluşturulacak 'iş' imkanlarına, kendini geliştirmek isteyenler için açılacak kurslara birçok kızın talip olacağını düşünüyorum. Son olarak ikna odalarına giren kızların, bu süreçten sonra nasıl bir yol izlemeleri gerektiğini düşünüyorsunuz?
İkna odalarına giren ya da girmeyen tüm başörtülü öğrenciler, yaşadıkları bu psikolojik işkencenin peşini bırakmamalı, işkencecilerden hesap sormalıdır. Bu meseleyi kamuoyunun gündemine taşımak, hem kendi psikolojilerini sağlamlaştırmak için hem de sistemin çirkin yüzünü deşifre etmek adına İslami bir sorumluluktur. Bu zulmü gerçekleştirenlerden davacı olmak, sonunda hukuki açıdan bir şey elde edilemeyeceği ihtimaline rağmen kaçınılmaz bir görev gibi algılanmalıdır. Kendi davasına sahip çıkmayanlar, katillerinin hükmüne razı olmuş olurlar ki, gerçek ikna işte budur. Açık yüreklilikle ve yüksek sesle ikna olmuyoruz, diye haykırmanın şimdi tam zamanıdır.
|
|
|
![]() |
|
|
|
|