|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Türkiye AB ilişkileri son 200 yıllık batılılaşma maceramız açısından son derece önemli bir dönüm noktasını oluşturur. Türkiye'nin batılılaşma macerası Batı-dışı toplumların modernleşme denemesi olarak ayrı bir yeri olduğu kadar bizim kendi tarihsel deneyimimiz açısından da Batı ile hesaplaşma tarihidir. Batı ile girdiğimiz bu iki farklı medeniyetin karşı karşıya gelmesi ve hesaplaşması anlamını içeren karşılaşma görünürde şekil değiştirmiş gibi olsa da temelde aynı karakterini koruyor. Batı ile kurduğumuz ilişki kuşkusuz bir kolonyal güçle sömürge ilişkisi değildi. Ancak tarihsel olarak bakıldığında iniş-çıkışlarıyla Batının en yıkıcı yüzünü çok erken tecrübe etmiş bir toplumun birikimini taşımamız nedeniyle de bir Batılılaşma çabası olarak her hangi üçüncü dünya ülkesiyle kıyaslanamayacak zenginlikte deneyimlere sahibiz. Başarılar, zaferler kadar yenilgiler de bir milletin bilincini oluşturur. Bu bakımdan da modernleşme tarihimiz biricik (unique) özelliklere sahip. Ne var ki 17 Aralık'a gelinceye kadar devletin ve siyasi iktidarın bir 'medeniyet projesi' olarak AB'ye katılım yönünde gösterdiği çabanın bu tarihi tecrübeden ne kadar istifade edildiği sorusunu hep gündemde tuttu. Özellikle AKP iktidarının bir medeniyet projesi olarak AB'ye katılım yönünde gösterdiği çaba batıcı seçkinlerin medeniyet değiştirme projesini takviye etmesi bakımından iktidar seçkinlerinin stratejik yönelimiyle örtüşmektedir.. Ancak iktidar patisinin lider kadrosunun Batı ile girdiği ilişki, Batıyı okuma ve anlamlandırmada düzeyi açısından bu ekibin en azından kişisel tecrübe düzeyinde Batıyı nasıl okuduklarına odaklanmanın Türk siyasetini anlamak için önemli bir çaba olmalı… AKP'nin uluslararası sistem ve iç dengelerden aldığı destekle AB sürecine cesaretlendirilmesi, bu süreçte, özellikle partinin lider kadrosuna gösterilen ilgi Türkiye'nin Batı tecrübesini yok sayan bir iyimserlik havası estirdi. Toplumun ikna edilmesinde İslami kökenden gelen kadroların iyimser ve miyop Batı okumalarının etkili olduğu muhakkak. Bu anlamda Ali Bulaç'ın "ilk kez değişimler dayatma şeklinde olmadı" (Radikal 18 Nsan 2005) iddiası süreci entellektüel düzeyde de yanlış okumaya dayanıyor. Türkiye AB'ye icbar edilirken sadece daha sofistike yöntemler kullanılarak İslami kökenden gelen kadroların toplumsal etkisi devreye sokulmuş oldu. Burada, Türkiye'yi AB sürecine taşıyan kadroların Batıyı okuma biçimleri, Batıya bakışları, kişisel Batı deneyimlerinin sanılandan fazla belirleyici olduğunu düşünüyorum. Tıpkı Tanzimat bürokratlarının kişisel özellikleri ve deneyimleri/ tercihlerinde olduğu gibi iktidar kadrolarının Batı deneyimleri/deneyimsizlikleri algılayışlarını önemli ölçüde etkilediği gibi ilişkilerin mahiyetinde de belirleyici oldu.. Dünya basınında ve Batılı liderlerce övülen AKP liderinin bu havadan etkilenmediğini söylemek imkansız. Fiziğine, kendine has tavırlarına (beden dili) yapılan vurgudan fazlasıyla etkilenmiş görünüyordu. "AB'ye bir medeniyet projesi olduğu için giriyoruz" söylemi bu iyimserliğin yansıması olduğu kadar Batı ile ilişkilerimizin mahiyetini en azından yanlış okumaya dayalı duruşun da itirafıydı aynı zamanda. Resmi Türkiye'nin Batılılaş/tır/ma iddialarına rağmen öteki Türkiye'nin Batı ile ilişkisinin, kavram olarak çok kullanılmasına ragmen bir medeniyet sorunu olduğunu unutan, dikkate almayan ama tüm kredisini öteki Türkiye'yi temsil ediyor olmasından alan iktidarın iyimserliği uzun sürmedi. Gerek 17 Aralık sürecinde gerekse Kıbrıs, azınlıklar, dini özgürlükler, Irak gibi konularda Amerika ve AB'nin stratejik hesaplarıyla yüz yüze gelmeye başladıkca iyimserlik yerini gerginliğe bırakacaktır. Bu süreçte söylem "AB medeniyetler buluşması"na dönüşecektir. Ne var ki bir medeniyet projesi olarak AB seçkinlerinin Türkiye'yi kolay kolay hazmedemeyeceği gerçeği bir yana Batının oluşturduğu normların dayatılmasından başka bir seçenek bırakılmadığını dikkate almayan bir tavırdı. Buluşan iki medeniyet yok dayatılan tek taraflı normlar vardı. Son zamanlarda içerdeki AB'ci lobinin Tayip Erdoğan'a karşı kullandıkları Avrupa'nın 'aşina yüzü'nden şikayet eder tavrı Batı ile karşılaşmanın/yüzleşmenin üçüncü aşaması olarak okunabilir: "AB'de birçok dayatmalar olduğu doğrudur. Hatta bizi parçalamaya yönelik gayretler içerisinde önümüze tezler geldiği de oluyor." Sanıyorum Tayip Erdoğan'ın şahsında iktidar partisi Batının gerçek yüzü ile yeni yeni muhatap olmaktadır. Batıyı retoriklerden ibaret sanan bir yanılsamadan sıyrılıp emperyalist hedefleri olan, kendi değerlerinden farklı kültürlerle bir arada yaşamayı hala içine sindiremeyen tek/çi bir medeniyetin stratejik hesaplarıyla yüzleşmeye başladıkça politik övgülerin arkasında gizlenen hesapları okumaya başlayacaklardır. Toynbee medeniyetleri kuran, yönlendiren en dinamik faktörün yaratıcı azınlığın/seçkinlerin çevrelediği yaratıcı liderlik olduğunu söyler. İktidarın olur olmaz yerde kullandığı medeniyet kavramına denk düşecek yönlendirici liderlik yapılanmasından mahrum olduğu anlaşılıyor. Üç yıl içinde üç farklı AB/Batı okuması yapan bir siyaset vizyonu ile karşı karşıyayız. Nereden bakılırsa bakılsın AB ilişkilerinin temelinde bir medeniyet sorunu olduğu ortada. İster iki farklı medeniyetin hesaplaşması, ister buluşması olarak yorumlansın veya toptancı/inkarcı bir tavırla "girmek zorunda olduğumuz bir medeniyet projesi" olarak görülsün medeniyete ilişkin bir hesaplaşma söz konusu. Tanzimattan bu yana Batı ile yaşadığımız bunca tecrübeye rağmen hala siyasi kadroların, liderlerin bireysel deneyimleriyle malül halde sürdürüyoruz Batı ile ilişkilerimizi. Oysa temelde medeniyet kurmuş bir toplumun başka bir medeniyetle kurduğu ilişki düzeyinden mahrum bir ilişki söz konusu.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |