|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Hep birlikte gözlemliyoruz: Ülke son günlerde bayağı ciddi ve kritik tartışmalarla çalkalanıyor. Ve tabii olarak, toplumun hemen her kesiminden gelen açıklamalar birbirini izliyor... Kimi daha "soğukkanlı", kimi haddinden fazla "sıcakkanlı". Olsun, iş "açıklama" düzeyinde kaldıkça bundan kimse zarar görmez. Ülkenin bugününü ve yarınını kendi açısından tartmak ve değerlendimek herkesin en tabii hakkıdır. Ortalığın bu derece aşırı hareketli olmasının arkasında yatan bu ülkeye has nedenler unutulmamalı. Kim ne derse desin, toplum olarak yeni yeni kendimize geliyor, bugüne kadar bize belletilenin aksine "sükût"un değil "söz"ün "altın" olduğunu yeni yeni keşfediyoruz... Tamam belki çok uzun sürmüş bir hasretin acısını çıkartmaya yönelik bir gayretinin sonucu olacak, "söz"ün ölçüsünü kaçırdığımız da oluyor. Olsun, yine de "susmak"tan bin kere evladır... Dediğim gibi bugünlerde "Herkes onu konuşuyor". Ama nedense (?) bir kurum var ki söze hiç karışmıyor. Ya da daha doğrusu, karıştığı zaman da gerçekten "söz almak" için değil, milleti "sükût"a davet için ortaya çıkıyor. Ülkenin "üniversiteleri"nden söz ediyorum. "Normal"(!) bir ülkede sıra söz almaya gelince sesi ilk çıkanlardan olan üniversiteler (nedense) ülkemizde bu işe hiç mi hiç hevesli görünmüyor. Ülkenin gündemine ne zaman önemli bir tartışma otursa, üniversitelerimizin ülkenin (yoksa "dünyanın" mı demeli?) en "konformist" senato kararını kaleme alıp yayınlamak dışında kılı bile kımıldamıyor. Çok acı, çok üzücü bir manzara tabii ki... Bilgi ve fikir söz konusu olduğunda tanımları gereği "uç beyi" gibi davranması gereken kurumlar olan üniversiteler, ne yazık ki bizde ataletin anavatanı gibiler. Bir kere daha tekrar edeyim de yanlış anlaşılmasın: Üniversiteler de tabii ki arada söze karışıyor; ama bu müdahalenin "akıntıya karşı" bir özellik taşımadığının titizlikle belirtilmesi asla unutulmayarak... Oysa öyle mi olmalı; "üniversite" adı verilen kurumların rol ve işlevleri gözlerini akıntıya dikip değirmene su taşımaktan mı ibarettir? Önümde kaç gündür hakkında bir şeyler yazılmasını bekleyen bir rektör açıklaması var. Ankara Üniversitesi Rektörü Nusret Aras'ın sadece Ankara Üniversitesi öğretim üyelerinin aralarında yazışması için oluşturulan ve dolayısıyla dışarıdan ulaşmanın mümkün olmadığı bir internet sitesinde yer alan bir açıklaması bu. Rektör Uras'ın Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyelerinden Faruk Alpkaya'nın yine aynı sitede yer alan bir yorumuna cevaben kaleme aldığı bu açıklama okuyana tam da "Bu satırların yazarı gerçekten de bir rektör mü?" dedirtecek türden. Doç. Dr. Faruk Alpkaya'nın Rektör Uras'ı hışımla klavyenin başına geçiren iki yazısını da okudum. İlk yazı Alpkaya'nın "Bir süredir, Ankara Üniversitesi kitlesel bir etkinlik düzenlediğinde, ben 'eyvah, acaba şimdi ne olacak' diyorum" diyerek başladığı ve Ankara Üniversitesi'nin düzenlediği etkinlikler arkasında yaşanan olumsuz gelişmelerin gözden geçirildiği "mizah" dozu yüksek bir yazıydı. Alpkaya bu yazısında Mersin'deki "bayrak yakma" olayından da şöyle söz ediyordu: "Bayrak yakılmadı, çiğnendi. Olay gösteride gerçekleşmedi, gösteri bittikten, katılanlar dağıldıktan sonra gerçekleşti. Gösteri sırasında katılımcıların hiçbirinde çiğnenen bayrak yoktu, gösteri dağıldıktan sonra ortaya çıktı. Olayı gerçekleştirenler 14 ve 12 yaşındaki iki çocuk. Saptayabildiğim kadarıyla olayı yalnızca bir kamera görüntülemiş." "Milliyetçilik" konulu ikinci yazıda ise "ortak benlik duygusu" boyutuyla ele alınan milliyetçilik olgusunun en önemli unsurunun "bayrak" ve "devlet"ten önce "dil" olduğunu belirtiliyordu. Yazar bu görüşünü şöyle özetliyordu: "Bir 'ulus' devletsiz, bayraksız, ordusuz, üniversitesiz yaşayabilir, ama dili olmazsa ölür." Ayrıca, Alpkaya'nın olayın büyümesinden sonra yaptığı açıklamadan "dil"i bu derece ön plana çıkarmasının nedeni de anlaşılıyordu: "Yazıyı yazmamın nedeni ise üniversite yönetiminin akademik olarak yükselmemiz için yayınlarımızı İngilizce yazmamızı zorunlu tutmasına karşın SBF'deki öğretim üyeleri olarak bu konudaki zorunluluğun kaldırılmasını istememizdi." Neyse de, sonuç olarak üniversite öğretim elemanlarının aralarında yazışması için oluşturulan bir sitede yayımlanan iki yazı ile karşı karşıyaydık. Peki ya Rektör Uras'ın Alpkaya'nın bu yazılarına yönelik açıklaması? Bu açıklamanın bizi ilgilendiren bölümü de şöyle: "Bayrağımız ve devletimiz konusunda 'bence tamamen değersiz' görüşlerini açıklayan öğretim görevlisi Faruk Alpkaya'nın sözlerine biraz ülke ve bayrak sevgisi olanlar tahammül edemez. Bu şahıs bayrağın yakılmadığını, sadece çiğnendiğini bunun da çok kötü bir şey olmadığına bizi inandırmak istiyor. Ayrıca Türk devletinin ve bayrağının da sonunda yok olacağını iddia ederek bizi buna alıştırmak istiyor ve sadece anadilin kalacağını savunuyor. Halbuki onun kaybetmeye razı olduğu değerler olmadığında kimse ana dilini konuşamaz, kendisi de yabancı olur. Ayrıca şunu da belirteyim ki Ankara Üniversitesi devleti, ülkesi, bayrağı ve laik demokrasisini korumak için hiç kimseden izin almayacağı gibi Faruk Alpkaya gibilerin provokatör olarak göstermesinden de çekinmeyecektir. Bir Cumhuriyet Üniversitesi olarak bu bizim refleksimizdir ve kendisi bunu beğenmediği takdirde istediği yere gidebilir...." İnsan üzülüyor tabiî olarak... Söz konusu yazıları yayımladı -hem de sadece kendi üniversitesinin öğretim elemanlarına açık bir sitede- diye bir öğretim üyesi hakkında "bu şahıs" olarak söze başlanıp bunca laf edilmesi üniversitelerde hakim olması gereken ruhun kaldırabileceği bir davranış mıdır? Bir rektörün bir meslektaşına "Refleksimizi beğenmiyorsan başka kapıya!" diyerek üniversite kapısını işaret etmesi başında bulunduğu kurumun "örf"üne yakışır mı?
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |