|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Her anı acı her anı çile ve kahır dolu bir hayata rağmen yılmadı, zorluklara ve yokluklara karşı direnmesini bildi. Küçük bir orduyla dünyanın süpergücüne sahip kızıl orduya karşı savaşmak elbette kolay değildi. "Haksız gücün karşısında, güçsüz hakkın yanında olmak benim imanımdır" diyerek Şeyh Şamil'in bıraktığı yerden mücadeleyi başlatmış ve Ruslara meydan okumuştu.
"Üzerimdeki üniformam kefenim, şehadete talibim. Şehitliği rütbe ve şeref kabul ediyorum. Kanımın son damlasına kadar ülkemin bağımsızlığı ve milletimin hürriyeti için savaşmaya hazırım''. Böyle diyordu Çeçenistan'ın kahramanı, Devlet Başkanı, cesur Çeçenler'in Cesur Komutanı... Talih, Asya steplerinin yüzüne o büyük komutanla, Dudayev'le gülmüştü. Silahça ve sayıca çok kuvvetli Rus askerlerine karşı bir avuç yiğitle, Şeyh Şamil'in bıraktığı yerden mücadeleyi başlatmış ve Ruslara meydan okumuştu. Bu meydan okuyuşun arkasında bir kahraman olmalıydı. Büyük savaşlar büyük kahramanlar isterdi çünkü. Çeçen savaşı da dünyaya gözü kara, yüreği özgürlük ateşiyle yanan bir kahraman tanıttı. O kahraman herkesin ardından ağladığı Şehid Cevher Dudayev'di. Evet... Kafkasya'daki Mukaddes Gazavat'ı tanırken ilk önce bu gazavatın keskin kılıcı, büyük komutanı Şehid Cohar Dudayev'i tanımak lazım. Musa oğlu Cohar (Cevher Dudayev)'in hayatı ve mücadelesini elbette yazmak zor. çünkü bu konuda döküman yok denecek kadar az. Ançak onu ziyaret ederek hayatını ve mücadelesini kendi ağızından dinlemeyi bana nasip ettiği için yüce Alllah'a şükreterken aziz şehide rahmetler diliyorum. 23 Şubat 1944 tarihinde sürgünde dünyaya gelen Dudayev, daha bebek iken Rus zülmüyle karşılaştı. Tıpkı Kırım Tatar Türklerinin lideri Mustafa Cemiloğlu gibi, Kırım, Noğay, Ahıska, Karaçay ve Balkar Türkleriyle birlikte, Çeçen ve İnguşlar da vatanlarından bir gecede sürgün edilmişlerdi. Kimileri Sibirya'ya, kimileri Özbekistan'ın ve Türkmenistan'ın dağlık bölgelerine gönderilmiş. Cohar Cevher Dudayev'in ailesi ve akrabaları Kazakistan steplerini yurt edindiler. Sürgün esnasında binbir cile ve korkunun yanında aclık ve sefalet içinde yaşam mücadelesi veren yiğit bir çeçen annesi oğlunun doğum sancılarını cekiyordu. Sürgün konvoyunu idare eden Rus komutan, "Artık Çeçenya diye bir yer yok. Geri dönüş yok. Bundan sonra ya ölümü ya da bu dağları mesken tutacaksınız" derken yıllar sonra aynı orduda Tümgeneral rutbesine kadar yükselecek ve daha sonra ülkesini Rus emperyalizminin pençesinden kurtarmak için başlatılacak büyük direnişin komutanı olacak bebekden habersizdi. 'Ben o acı dolu günlerin, o insanlık facıası sürgünün çocuğuyum' Evet her anı, acı her anı çile ve her anı kahırla dolu bir yaşama rağmen yılmadı, zorluklara ve yokluklara karşı direnmesini bildi. Sabır ve kararlılıkla yürüdü ve Kızıl Ordud'a general olmayı başardı. Ancak O, milletine reva görülen sürgünleri, zülümleri baskı ve toplu katliamları hiç unutmadı. Acılarını içinde gizledi sabırla gelecek günü ve o anı bekledi. Ve o gün ve o an geldiğinde milletinin önüne çıkarak haykırdı: "Şimdi bayrak acmanın zamanı, şimdi özgürlük için bedel ödeme zamanı, şimdi bağımsız Çeçenistan'ı kurma zamanı, kısacası şimdi din, hürriyet ve vatan için ölme zamanı" diyordu. Tüm engelleri aşarak Rus kuşatması altındaki Çeçenistan'a varışımın ilk günü onunla gittiğim Şali Şehri'nin kuzey cephesinde buluştum. Cephelerde direniş hakkında bilgi almak ve askerlerine moral vermek üzere geldiği cepheleri denetlerken bir yandan da bize Çeçenlerin Ruslara karşı verdikleri 400 yıllık hürriyet mücadelesinden örnekler vererek günümüzde yaşananlarla bağlantı kuruyordu. Çeçenlere reva görülen sürgünü anlatırgen gözleri doldu ve boğazı düğümlendi. Sıkılmış yumruğunu havaya kaldırarak, "Ben o acı dolu günlerin, o insanlık facıası sürgünün çocuğuyum. Milletime yapılanları hiç mi hiç untmadım ve unutmayacağım". O gün, cephede başlayan sohbetimiz karargah olarak kullandığı evde devam etti. Zaman zaman konuşmasına ara verip cepheden gelenlere talimatlar veriyor, sonra özür dileyerek tekrar kaldığı yerden devam ediyordu. Büyük bir mesuliyet duygusu içinde, hareket ederek başlattıkları direnişi düşünüyor ve yönetiyordu. Kafasında yeni planlar ve stratejiler geliştirmeye çalışıyor. Küçük bir orduyla dünyanın en süper gücüne sahip Kızıl Ordu'ya karşı savaşmak elbette kolay değil. İleriyi gören, imanlı bir komutandı Gece geç saatlere kadar süren sohbetimizin bir tarih olacağını biliyormuş gibi çok ciddi ve önemli açıklamalarına devam ediyordu. Yorgun savaşçının gözleri uyku bilmiyordu. Sürgünde yaşadıklarını ve neden savaştığını şu şekilde sıralıyordu. "Savaşa karşıyım ancak haksızlığa karşı savaşmak karakterimdir" diyerek başladığı konuşmasında "Bana göre haksız güç zulümdur, güçsüz hak ise mağdurdur. Haksız gücün karşısında, güçsüz hakkın yanında olmak benim imanımdır. 13 yılım sürgünde geçti. Baskılar, açlık ve sefaletin yanında sürgünde vatandan ayrı kalmanın verdiği ıstırabı hep içimde hissettim. Ben o ruhla yetiştim ve hayatımın her anında milletime yapılan bu zülmü hep hatırladım". Onun vaktinin ne kadar kıymetli olduğunu biliyorum ancak bu tarihi söyleşiyi de bitirmeyi arzuladığımı kendisine bildirdiğimde gülümseyerek gözlerimin içine bakıp, "Biz her ikisini de yapmaya mecburuz. Bu savaşın tarihini bilmek ve yazmak da bu savaş kadar önemlidir" diyordu. O, ileriyi gören tecrübeli bir devlet adamı, imanlı ve çok cesaretli bir komutan idi. Ateist eğitimin verildiği askeri okullarda yetişmesine rağmen dini inancını ve Çeçen kültürünü gizlemesini ve korumasını başaran azimli ve kararlı bir kişiliğe sahipdi. Sobetimiz esnasında "Ben dinimi annemin koynunda öğrendim" diyerek şöyle devam etti: "Ben ateist bir eğitim aldım ve ateist bir ordu olan Kızılordu'da generalliğe kadar yükseldim. Burada size bir tarihi hakikatı nakledeyim. Okul öncesi çok iyi bir terbiye aldım. Sürgünde olduğumuz o yıllarda neden anavatandan çok uzaklarda olduğumuzu, sürgün edilişimizi ve halkımıza yapılan zulmü rahmetli anam başta olmak üzere büyüklerimden öğrendim. Çocukluğumda arkadaşlarımla oyun aralarında hep bunları konuşurduk. Aramızda hep anavatanı hayal eder mutlaka birgün kendi vatanımızda özgür olacağımıza olan inancımızı söyleşirdik. Bugün o çocukluk yıllarımı hatırladığımda düşünüyorum... Bugün Çeçenistan'da olanlar geleceğin büyükleri olacak çocuklarımız nasıl değerlendirecek acaba? Bu işgali ve zülmi unutmayacakları bir gerçek! Ben müslüman olduğumu hiçbir zaman unutmadım." 'Yemin törenini İslama göre yaptım' Büyük Komutan şöyle devam etmişti tarihi konuşmasına: "Namaz kılmasını ve Kur'an okumasını okul öncesi ve okul sırasında annem ve diğer büyüklerimden öğrendim. Düzenli bir dini bilgi almam imkansızdı ve zaten yasaktı. Çocukluğumda geceleri yatakda annem okur ben tekrarlardım. Namaz sürelerini böyle öğrendim. Allah'ın birliğine, Hz Muhammed Aleyhisselam'ın O'nun kulu ve resulü olduğuna kendimi bildim bileli iman etmiştim ve bu imanımı o günden bugüne Allah'a çok şükür muhafaza ettim. Bu inancım sayesinde ateist okulların ve komünistlerin etkisinde kalmadım. İnanıyorum ki inanç insanların mücadele gücüdür. Toplumların birlik ve beraberliğini sağlar. Cumhurbaşkanı seçildiğimde kendime taraftar toplamak için değil, inandığım için yemin törenimi İslam'a göre yaptım ve Kur'an üzerine yemin ettim. Bu vesileyle yüce Allah'a hamd ediyor ve bu iman ve inançla O'na kavuşmamı bana nasip etmesini niyaz ediyorum." Evet O, bunu diledi ve Allah ona şehadeti nasıp etti. Aziz ruhu şad olsun. 1892-1900 olaylarının içyüzü Ermenileri Osmanlı Devleti aleyhine, "Sıcak Denizler"e inme milli emelini gerçekleştirmek için önce Çarlık Rusyası kışkırtmış, Berlin Antlaşması'ndan sonra ise İngiltere, Rusya'nın Ortadoğu'ya yayılmacılığını önlemeyi hedef alan Doğu Anadolu'da tampon bağımsız bir 'Ermenistan Devleti' kurma projesine sarılmıştır. "Ermeni Meselesi"nin başlangıcı 1878 Berlin Antlaşması ve 1892-1900 zaman diliminde Doğu Anadolu'da yaşanan ilk şiddet olaylarıdır. Ermeniler'in soykırım iddialarını çürütmek için işe buradan başlamak gerekir. Ermeni Meselesi'nin ortaya çıkması konusunda görgü tanıkları ve tarihçilerin ortak ve temel görüşü şudur: Büyük Devletler sömürgecilik ve yayılmacılık emelleri ile Ermenileri kışkırtmasalardı, yurt dışından Ermeni Komitacıları (çeteler-teröristler) gelmeselerdi ve Misyoner Okulları olmasa idi Ermeni Meselesi doğmazdı. Ermeniler'i Osmanlı Devleti aleyhine, "Sıcak Denizler"e inme milli emelini gerçekleştirmek için önce Çarlık Rusyası kışkırtmış, Berlin Antlaşması'ndan sonra ise, Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünü koruma politikasını terk eden İngiltere, Rusya'nın Ortadoğu'ya yayılmacılığını önlemeyi hedef alan Doğu Anadolu'da tampon bağımsız bir "Ermenistan Devleti" kurma projesine sarılmıştır. Buna bir başlangıç olarak Berlin Antlaşması'na 16. madde olarak "Ermeni ıslahatı (reformu)" maddesi koydurmuştu. Yaşanan kötü örneklerinde görüldüğü üzere Osmanlı Hıristiyan unsurları lehine "ıslahat" demek, bunun muhtariyete (özerklik), giderek bağımsızlığa dönüşmesi demekti. Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Romanya vs. hep böyle doğmuştu. Ermeni komitacılar ortalığı karıştırdı Bu, şimdi de Ermeniler için denenecekti. Berlin Kongresi'nde "Ermeni bağımsızlığı" için kulis faaliyetlerinde bulunan Nurias Ceras, 1878'de yayınladığı broşüründe bunu açıkça itiraf ediyor, "Avrupa bize 16. madde ile elimize silah verdi. Bunu iyi kullanmak gerek. Bu bizi, önce muhtariyete, sonra yanıp tutuştuğumuz bağımsızlığa götürecektir. Islahat yapılmaz ise eyleme geçmek gerekir" diyordu. "Eylem"den amaç, kan dökerek bununla Avrupa devletlerinin dikkatini ve müdahalesini çekerek onların desteği ile bağımsız olmaktı.. Sultan II. Abdülhamid, "Islahat teraneleri"nin içyüzünü bildiği için İngiltere ve Ermeniler'in "ıslahat yap" baskılarına boyun eğmedi. Şimdi sıra, 1890'lı yılların başında "eylem"e geçmeye gelmişti. Bunun için aynı yıl yurt dışında Taşnak ve Hıncak Ermeni Terör Örgütleri kuruldu. Bunlar, eğitilmiş militanlarını 1892 yılından itibaren Türkiye'ye sokmaya başladılar. Bunların Ermeniler'i Müslümanlar aleyhine kışkırtmalarına, Ermeni halk huzurlu olduğu ve Müslüman komşuları ile iyi ilişkiler içinde bulunduğu için destek vermedi. Teröristler, bu sefer "şeytani" bir yola başvurup, Müslüman kıyafeti giyerek soydaşlarına saldırarak "ilk kan"ı böyle döktüler. Artık, iş çığırından çıkmış şiddet olayları bütün Doğu Anadolu'yu sarmıştı. Ardından Avrupa'da Ermeni propagandası şöyle işledi: "Ermeniler huzursuzdur, Türkler bizi katlediyorlar. Gelin kurtarın." Durum böyle mi idi? Hayır ! Aşağıda bahsedeceğimiz iki yabancı belge Ermeniler'in yaygaralarını yalanlamakta, "asıl suçlular"ın onlar ve onları kışkırtan Büyük Devletler olduğunu ortaya koymaktadır. Bunlardan biri, şiddet olaylarının en civcivli zamanı 1892-1897 zaman diliminde bölgeyi gezerek izlenim ve hatıralarını 1898'de "Throuht Armenia on Horsback" (At Sırtında Ermenistan) ismiyle kitaplaştıran Amerikalı Protestan Papazı George Hepworth'dur. Bu papaz, aynı zamanda bir "Ermeni sempatizanı"dır. Hepworth, olayların sebeplerini "tarafsız" bir statüde inceler ve kitabında şu ana fikre varır: "Şiddet olaylarının asıl suçlusu Ermeniler ve onları kışkırtan İngiltere'dir. Hepworth, sağduyulu Ermeniler'in ağzından bile durumun böyle olduğunu tespit eder. 'Bir Ermeni bilgini' (Ermeni Komitacıları'nın saldırılarından korumak için ismini vermiyor) konuştuğundan bahisle kendisine şunları söylediğini yazar: Ahhh ! Biz önceleri çok mutlu bir halktık'. Berlin Antlaşması, İngiltere'nin işi karıştırması yok mu? Avrupalılar bizi Türkler'e karşı kötü bir hırsla tahrik ettiler." (s. 332). Hepworth, "Bilgin"e sorar: "Bulgaristan'ı örnek alacak mısınız?". "Bilgin" acı acı gülümsedikten sonra "Arkadaşım bu delice bir dram olur" der ve Doğu Anadolu'nun Bulgaristan'a benzemediğinden bahisle, burada Hıristiyanların azınlık olup, Müslüman köy ve kasabalarında 10, 20 belki de 30'an adet ailelerden ibaret olduğu üzerinde durur. Hepworth, kitabının sonuç değerlendirmesi şöyle yapar: "Şimdi özetle ben, Ermeni katliamlarına Ermeni Komitacıları'nın sebep olduğunu söylersem, bir gerçeği hem de çok önemli bir gerçeği söylemiş olurum. Ermeni Komitacıları, kendileri olayların gerisinde Türkler'le Ermeniler'i birbirlerini öldürmeye teşvik ederlerse, Avrupa'nın kuvvete başvurarak müdahale edeceğini ve bunun sonucu Ermeni Krallığı'nın yeniden kuracaklarına inanıyorlardı." (s. 339-342). Hepworth'un kitabı TBMM kütüphanesinde mevcuttur. Bir başka çarpıca belge Bahsedeceğimiz ikinci önemli belge, Van-Bitlis vilayetlerinde Rusya'nın konsolosu olarak bulunan görgü tanığı General Maywesky'in Rusya Genelkurmay'ına "Van ve Bitlis Vilayetleri Askeri İstatistiği" adıyla sunduğu rapordur. Bu rapor 1330'da (1914) Osmanlıca'ya çevrilip İstanbul'da yayınlanmıştır. TBMM ve Beyazıt Kütüphaneleri'nde mevcuttur. Maywesky, şiddet olaylarını başlatan asıl suçluların Ermeni Komitacıları ve onlara destek veren İngiltere olduğundan bahisle şunları yazar: "Türkiye'deki Hıristiyanların-bu sefer de Ermeniler-Türklerin zulüm ve baskısına uğradıklarını Avrupa'ya göstermek gerekiyordu. Fikir pek doğru. Sırbistan ve Bulgaristan böyle doğmuştu." Propaganda şu şekli aldı: "Ancak kan dökmek lazımdır ki, Ermeniler bağımsızlıklarını kazansınlar". "Ne olursa olsun mutlaka kan dökülmesi gerektiğine inanıyorlardı." (s.134). "1895'de Van'da Ermeni-Müslüman ilişkileri çok iyi idi. Bu iki millet birbirleriyle dostça geçiniyorlardı" 1895 senesinde bu ilişkiler birden bire ters yüz oldu. Komitacıların Müslümanları Ermeniler aleyhine kışkırttıkları görüldü. Türk vahşiliği bir gerçek olmayıp, isteyerek uydurulmuş siyasi bir hikayedir. Gerçeği olduğu gibi söylemek gerekirse, Doğu'da vahşi olanlar Müslümanlar değil, tersine Doğu'lu Hıristiyanların olduğun itiraf etmek yerinde olur. Türklerle Ermeniler arasında "İkinci Trajedi" 1915-1916 yıllarında yaşanmış, sebepleri ve asıl suçluları itibariyle "Birinci Trajedi"nin aynısı olmuştur. Bu sefer İngiltere'nin yerini Rusya almış, Ermeni Komitacıları onun emrine girmiş, Rus orduları Doğu Anadolu'da ilerledikçe Ermeniler onlardan cesaret alarak "Müslümanlardan arındırılmış safi Ermenistan Projesi" gereği Müslümanlara soykırım uygulamaya başlamışlardır. Asıl soykırıma uğrayanlar, Ermeniler değil bölgedeki Müslümanlar olmuştur. Gerek I. Trajedi, gerekse II. Trajedi'nin orijinal ve detaylı belgeleri altıncı baskısı yapılan "Ermeni Meselesi Nedir Ne değildir ?" isimli kitabımızda mevcuttur. Enerji ve Yeni Dünya Düzeni Yeni Dünya'nın patronu tüm politikasını enerji üzerine kuruyor. Çevremizde olan biten her şeyin, hareket eden her objenin dayandığı temel, enerji kaynaklarına bağlanıyor. Amerika'nın saygın üniversitelerinden birinde katıldığım bir enerji konferansında dikkatimi çeken en önemli husus siyasilerin olaya olan ilgisiydi. Kendi sahalarının bildik ünlü isimleri sırasıyla sunumlarını yaparken gelen sorular ve yapılan eleştiriler genelde Amerika'nın geleceği ve alternatif enerji kaynaklarının hükümet politikasını nasıl etkileyebileceği idi. 20-25 yıl ötesinin konuşulduğu böyle bir ortam galiba herkese mühim mesajlar veriyor, vermeli de.. Müneccim olmaya hiç gerek yok. Yeni Dünya'nın yönetim kurulu başkanı ülke aşağı yukarı tüm politikasını enerji üzerine kuruyor. Niye kurmasın ki zaten? Çevremizde olan biten herşeyin, hareket eden her objenin dayandığı temel, enerji kaynaklarına bağlanıyor direkt ya da dolaylı olarak. Adamlar önce bir kargaşa oluşturuyorlar. -İngilizler o tohumları zamanında ekmiş nereye gitmişlerse- sonra da "Ee, biz abiyiz ancak biz olayı kontrol ederiz" deyip kucaklarına alıyorlar bölgeyi; bir yandan hortumlarını kaynaklara bağlıyarak... Bir başka gözden kaçmayan nokta ise kendi kaynaklarını bitircek hızda kullanmayıp dışarıyı olabildiğince sömürmeyi iş edinmişler. Ne zaman biri hortumlarını üzerine basarsa gerçek yüzlerini gösteriyor ve tehlikeyi canavarca uzaklaştırıyorlar. Enerjinin etkisi dalga dalga diğer alanlara da yayılıyor hemen. Sağladığı ekonomik avantaj diğer kurumların rahat çalışmasını hatta tarım yapılmasa bile insanların doymasını sağlıyor. Ama tabii eğer başta bir monarşik yapı yoksa.. Esas etki teknoloji'de ortaya çıkıyor aslında. Enerji sağladığı ekonomik ve teknik (elektrik) hareket ile teknolojinin tüm çarklarını döndürüyor. Üniversiteler araştırıyor geliştiriyor ve teknoloji geliştikçe kendisini satmaya başlıyor ve ekonomik çığ olabildiğince büyüyor. Devletin başındakilere ise bu çığı yönlendirmek ve altında kimlerin kalacağını belirlemek kalıyor. Enerji sadece petrol demek değil. Nükleer enerji, yakıt pilleri ve/veya hidrojen gibi doğal kaynaklara bağlı olanları da unutmamak lazım. Güneş enerjisi de çok önemli ama güneş için çöller bol ve kavgaya neden yok şimdilik. Peki enerji ne zaman sorun olmaktan çıkar? Birşey az ise değerlenir. Tabii işletim maliyeti de önemli faktör. Bu yüzden denilebilir ki en kolay elde edilebilen ve işletimi masraflı olmayan kaynakların (mesela, güneş enerjisi gibi) artması gerekiyor dünya barışı için. Ya da daha zoru, insanların değişmesi gerekiyor. Belki de zoru başarmak lazım.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |