AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
Y A Z A R L A R
Açe orada bizi bekliyor

Geçenlerde yolumun düştüğü yarı-kamu özelliği taşıyan bir kurumda, kurumun başı durumundaki kişiye verilen hediyelerin müze gibi bir alanda sergilendiğini gördüm. TBMM başkanıyken, Hüsamettin Cindoruk da, kendisine armağan edilen eşyaları aynı şekilde sergilerdi. Acaba böyle bir sergi alanım olsa bendeki eşyalardan hangisini baş köşeye yerleştirirdim?

Bu soruyu kendi kendime sorarken bile yüzümün kızardığını hissediyorum. Bugüne kadar aldığım en değerli hediyeyi nereye koyduğumu hatırlamıyorum çünkü. 'Açe bayrağı' kitapların durduğu salondaki çekmecelerden birinde olmalı, acaba hangisinde?

Tunku Hasan di Tiro'yu Londra'da yapılan uluslararası bir toplantıda tanımıştım. İsveç'te yaşayan bir Endonezyalı olduğunu biliyordum; ama o, "Ben Açeliyim" demeyi tercih ediyordu. Sumatra adasının kuzeyinde yerleşik halkın kendisini böyle adlandırdığı dolayısıyla bilgi alanıma girdi; sürgün hayatını İsveç'te sürdüren Tunku Hasan, "Ne ayıp" demeden câhilliği ayıplamasını öğrenmiş bir zarif insandı...

Ayıplamakta yerden göğe kadar haklıydı aslında: Açe halkı ve Sinbad filmlerinin ünlendirdiği Endonezya çevresindeki adalarda yaşayanlar, geleneksel dinlerini terk edip Müslüman olmuşlarsa, bunu, daha çok yolunu oralara düşüren Türkler sağlamıştı. Tunku Hasan, bir padişah fermanının kitaplara geçmiş kopyasını vermişti bana; Sumatra adasının kuzeyinde yaşayan Açeli Müslümanları kendi tebaası olarak kabul ettiğini belirten... Açeli dinadamları, bugün bile, İkinci Selim'in kendilerine gönderdiği fermanı Cuma hutbelerinde okuyup İstanbul'daki artık varolmayan halifeye bağlılıklarını sunuyorlarmış...

İmparatorlukların böyle ilginç artçı öyküleri olabiliyor işte. Osmanlı'nın onbinlerce mil uzaktaki tebaası, uzun yıllar Hollanda sömürgesi olmaya direnmiş, son dönemde de bağımsızlık mücadelesi yürütüyor... Tunku Hasan'ın yardım talep eden bir mektubunun Turgut Özal'a iletilmek üzere yakınlarından birine teslim edildiğini dün gibi hatırlıyorum... 1980'lerin ilk yarısında dış politika sayfalarını hazırladığım 'İslâm' dergisi arşivlerinde, Açe ve Açelilerin mücadelesiyle Tunku Hasan'ın kendisiyle yaptığım röportajdaki görüşleri öylece duruyor...

Hediye ettiği, Türk bayrağına özenerek hazırlanmış Açe bayrağı ise kitaplığımın bulunduğu salondaki çekmecede...

Dün bir gazetede Sumatra'nın fotoğrafını gördüm: Tsunami yüzünden ada üçte bir çekmiş görünüyor... Tepeden basık hale gelmiş, iki yandan da kemirilmiş gibi duruyor... Açe bölgesinde sadece bir kentte 40 bin kadar kişinin kayıp olduğu dünya basınında ilk haber... Buradan çıkan sonuç, âfetzede sayısının, sanılandan çok daha yüksek olabileceği ihtimali...

Açe şanssız bir bölge. Şanssızlığı, Endonezya için hayatî petrol ve gaz yataklarına sahip oluşu... Kendilerini Endonezyalı olarak görmeyen Açeliler kendi başlarına yaşama mücadelesi veriyorlar uzun yıllardır; Endonezya ise, zenginlik kaynağı Açe'yi güçsüz bırakmak için kasıtlı olarak ihmal ediyor... Beş ay süren barış görüşmelerinin ardından sıkı yönetim ilân edildi Açe'de ve yaklaşık 20 aydır temel hak ve özgürlükler askıda...

Günlerdir gözüm çanak antenle alınan Asya televizyonlarında. Bizim ekranlarda Semra Hanım müsaade ettiği nispette yer bulabilen felâket manzaralarının gerçek boyutu ancak o televizyonlara yansıyor... Denizin yediği topraklar deniz tarafından kusulan cesetlerle dolu... Etraftan, "Toprak kalmamış ki, cesetler gömülebilsin" umutsuz tespiti yapılıyor...

Ekranlara yansıyan görüntülerde Sumatra adası pek yok, hele Açe halkının içine düştüğü vehametin boyutları tam bir meçhul. Elektrikler kesik, evleri ve barınakları yok olmuş insanların korkuyla ağaç tepelerine tünedikleri anlaşılıyor. En önemlisi ise içme suyunun olmaması... Afet öncesi alınan güvenlik tedbirleri yüzünden yardım da kolay ulaşamıyor...

Türkiye felâketin yaşandığı bölgeye maddî-mânevî yardım ulaştırıyordur herhalde. Acaba Açe bölgesinin tarihimiz açısından taşıdığı önemin farkında olarak mı planlanıyor yardımlar? 'Haberci' programı için oraya da uğradığını dün Sabah'ta çıkan yazısından öğrendiğim Coşkun Aral gördüğü Osmanlı eserlerinden söz ediyordu. Tunku Hasan, "Bizler Osmanlı soyundanız; Açe'de hâlâ izleriniz duruyor" dediğinde, bunu, mücadelesine ilgimizi çekmek için söylediği öylesine sözler olarak algıladığımı şimdi daha iyi fark edebiliyorum. Yüzüm bir daha kızarıyor.

Kendi dertlerimiz haddinden fazla, yakınlarımızla bile yeterince ilgilendiğimiz ve her bahtı karanın yardımına koşabildiğimiz söylenemez. Uluslararası ilişkiler, bağımsız bir dost devlette farklı olma mücadelesi verenlerin yanında yer almayı da zorlaştırıyor. Dahası, Türkiye'nin kendi iç sorunları da, o tür ilgileri önleyici bir etkiye sahip...

Tunku Hasan'ın Turgut Özal'a gönderdiği mektupta yapamayacağımız şeyleri Türkiye'den istediğini hiç sanmıyorum; İslâm dergisinde çıkan röportajdan akıllı biri olduğu hemen anlaşılıyor. Özal'ın mektupta talep edilenleri yerine getirip getirmediğini ise bilmiyorum. Bildiğim tek şey, Açe halkının, bugün bizden çok farklı beklentileri olduğu...

Kızılay ve diğer yardım kuruluşları Açe'yi yardım listesinin ilk sırasına almalı.


1 Ocak 2005
Cumartesi
 
TAHA KIVANÇ


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED