|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Geçenlerde, Paşa'nın bir hususiyetinden sözetmiştim; hani Enver Paşa hatıratında, bu ülkede yaşayan Hristiyanlarla ilgili olarak, "Onlar bizim toprak kardaşlarımızdır, dinimizce onların hakkını gözetmek bizim borcumuzdur, onlarla elbirliğiyle çalışalım, hepimiz selamet bulalım, münafıkların sözlerine kapılmayalım" diyordu ya... İttihat ve Terakki'nin "azınlıklara" reva gördüğü muameleyi hatırlatmanıza gerek yok, biliyorum. Millî din, millî devlet, millî iktisat siyasetinin nerelerde tıkandığını, koca imparatorluğu ne hallere düşürdüğünü de biliyorum. Konumuz "İttihat ve Terakki" değil. Kaldı ki, "millî iktisat" uygulamasının sahibi ve biricik mümessili Küçük Paşa'nın (Kara Kemal'in) haklı olduğu noktalar da yok değildi; ona hakkını, Cumhuriyet dönemi iktisat uygulamalarını gördükten sonra Kemal Tahir teslim etmiştir. Bana Sarıkamış'tan da söz etmeyin. Bozgun değil, düpedüz ahmaklıktır. Savaşmadan, tek kurşun atmadan 90 bin askerimizi kara ve tipiye teslim ettik. Bunun sorumlusu da, elbette, gözünü hırs bürümüş Enver Paşa'dan başkası değildir. Ben daha çok, Paşa'nın, başka halleriyle, insan ve entelektüel tarafıyla ilgiliyim. Şu ilginç tesadüfe bakın ki, ömür boyu rekabet ettiği Paşa'yla (Mustafa Kemal Paşa'yla) aynı yılda, 1881'de doğmuş. İkisi de, "Türk'ün makus talihini değiştirmek" için, aynı araç-gereçlerle, aynı yöntemlerle değilse de, aynı yollardan geçerek epeyce ter dökmüş. Tabii, biri 1938 yılında, saat 9'u 5 geçe Dolmabahçe Sarayı'nda; öteki 4 Ağustos 1922'de Belcivan yakınlarında Türkistan'ı işgal eden Kızıl Ordu birlikleriyle çarpışırken at sırtında öldü; saatin kaçı kaç geçtiği henüz bilinmiyor. İkisi de Mahmut Şevket Paşa komutasında İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu'nda yer aldı. İkisi de öncelikle sıkı askerdi. İkisi de vatanseverdi. Birinin yıldızı erken parladı, Naciye Sultan'ı araklayıp Saray'a damat oldu ve buradan aldığı kudretle 1914 yılında "Erkan-ı Harbiye Umumi Reisliği"ne (Genelkurmay Başkanlığı'na) yükseldi; öteki zamanı ve şartları kolladıktan sonra, 19 Mayıs 1919'da Samsun'da ortaya çıktı. Birincisi hayalperest ve romantikti, Makedonya'yı ve Türkistan'ı içine alacak bir imparatorluk (Enverland) düşlüyordu; ikincisi daha rasyonaldi ve kurtuluşun "mevcudu korumak"tan geçtiğine inanıyordu. Birincisi batırdı, ikincisi kurtardı. Romancı Adalet Ağaoğlu'nun günlüklerini karıştırırken gözüme ilişti; romantik, hayalperest ve talihsiz Enver Paşa, sadece gözü kara bir asker değil, aynı zamanda sıkı bir entelektüelmiş. Mesela, bir gün Muhsin Ertuğrul'u çağırtmış ve Darulbedayi üstüne sorular sormuş. Muhsin Ertuğrul'un ne anlattığını bilmiyorum, ama Paşa'nın "öneri" sadedinde söyledikleri tam anlamıyla şok etti beni: "Bütün bu anlattıklarınız güzel... Güzel de, lâkin niçün bir İbsen yok? İbsen'in bir oyununu temsil etsenize..." Peki, bilin bakalım Enver Paşa İbsen'den hangi oyunları istemiş? Şaşıracaksınız! Neredeyse "deneysel tiyatro"nun ipuçları sayılacak ve (dönemine göre) oynanması kadar algılanması da zor "Nora" ve "Hedda Gabler"i... Bu ayrıntı niçin bu kadar çok etkiledi beni? Bilmiyorum aslında... Bu örneği görünce, insanın aklına ister istemez, Picasso'ya kitakse "Ne var bunda, ben de yaparım aynısından" deyip, darbe geleneğini resim sanatına taşıyan mütekait generaller geliyor... Biri de, döviz darboğazına çözüm olarak şu öneriyi getirmişti: "Alırsın kağıdı, yeşile boyarsın, al sana dolar..." Eskiler, "asker" ve "entelektüel" sözcüklerini galiba daha sık telaffuz ederlerdi; bu iki sözcük neredeyse birbirinin mütemmim cüzüydü. Yanlış mı düşünüyorum Paşam?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |