|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Geçen gün, Murat Belge, gazete ve dergilerde yayımlanan kare bulmacalardan hareketle ilginç bir tespitte bulunuyordu. Bizdeki bulmacaların hiçbir zeki tarafı yok; bir-iki ana soruyu sadece kareleri doldurmak için el altında bulundurulan anlamsız sorular izliyor. Oysa sözgelimi İngilizce gazetelerde çıkan bulmacalar zekâ oyunlarıyla dolu. İnsan yalnız bildiği için keyif almıyor o bulmacalarda, sorunun kendisi keyif verici... O yazıya göz atarak oturduğum koltuğumda Selçuk Altun'un son romanını okumak bir yabancı dergide zekice kurgulanmış bir bulmaca çözüyormuşcasına keyif verdi bana. Hatta daha fazla. Doğrusu o olduğu halde, "Romanı bitirinceye kadar elimden bırakamadım" dememi abartılı bulanlar çıkacaktır; hadi şöyle söyleyeyim: 'Annemin Öğretmediği Şarkılar' (Sel Yayıncılık, Tel.: 212- 516 9685) son sayfasına kadar dikkatimi ayakta tutup peşinden sürüklemeyi başaran bir roman... Selçuk Altun her romanını bir öncekinden daha ustaca yazıyor... Romanın tersinden birbirine benzeyen iki 'kahramanı' var. Biri, anne-baba arasında yaş farkı bulunan bir ailenin çocuğu; muhteris genç anne ile yaşlıca babanın ırk kökenleri de farklı. El bebek-gül bebek çocukluk, iyi eğitim, yorulmadan rahat geçim... Diğeri ise, yırtılması imkânsız görünen zor bir hayatı sırtında taşıyor... Yollarını kesiştiren ise, ortak bir kaderi tersinden paylaşmaları bu ikilinin... Akla-kara kadar farklı iki roman kahramanı kendilerine hayat veren romancıyla aynı ortak özelliğe sahip: Kitapçokseverler... Bu sebeple, 'Annemin Öğretmediği Şarkılar' romanını okuyan, merakı sonuna kadar uyanık tutan zekice örülmüş bir mâcerayı kitabın sayfalarında tâkip etmiyor yalnızca; iyi bir kitap okuru da olan yazarın 'derkenar' niyetine eserine iliştirdiği ilginç notlarına da göz atmış oluyorlar. Malumatfüruş bir yazar Selçuk Altun; romanını okurken, İstanbul'un ilginç semtlerinde kendisiyle birlikte dolaştığınızı size de hissettiriyor, hiç göz atılmamış kitapların kapağını sadece sizin katıldığınız bir törenle sanki beraberce kaldırıyorsunuz... Önceki romanı '(K)urşun Lezzeti', şimdilerde yeniden gündemde olan medyanın tekelci çarpık yapısına da ışık tutuyordu; bir roman güncel konulara ne kadar eğilebilirse... Okuyanlarınızın onu da sevdiğini biliyorum. Selçuk Altun'un kendisi de yazdığı romanın bir kahramanı. Eserinde motif olarak kullandığı olaylara uygun sahici kişileri bilinen adlarıyla taşımış romanına. İki yerinde ben de geçiyorum romanın. Sadece adımın geçmesi bile mutlu ederdi tabii, ama Selçuk Altun daha fazlasını yapmış ve birbirinden çok farklı, ayrı dünyaların adamı iki ayrı kahramanını da 'Taha Kıvanç okuru' olarak yansıtmış... Hayatında dinî kitapların da yeri olan '(t)etikçi' benden "Taha Kıvanç üstad" diye söz ediyor (s. 76), profesörün matematik dehası genç oğlu da, romanın bir yerinde "Taha Kıvanç'ın köşe yazısına odaklanıyor..." (s. 73)... Sizin anlayacağınız, Selçuk Altun, romanında bir yan motif olarak yazarınızı da kullanmış; hay Allah... Yalnız adımın geçmesi sebebiyle kendime yakın bulmadım 'Annemin Öğretmediği Şarkılar' romanını, her iki kahramanının kitapseverlikleri ile kendi aramda ilgi kurmam da yeterli bir sempati sebebi sayılmaz; beni romana esas bağlayan, etrafında dolandığı 'konusu' oldu. Romanda, 'tetikçi', profesör babayı, birilerinin yönlendirmesiyle, sanki 'ideolojik' bir sebeple öldürüyor; oysa ardında çok daha girift bir sebep olduğunu öğreniyoruz o suikastin... Romancı, "Olayları ilk göründüğü yüzeysel gerçekliğiyle kabul etmeyin, kazıyın altını" mesajını veriyor. Benim de yıllardır burada verip durduğum mesaj aynı değil mi? Bazıları yazmanın yaşı olduğunu düşünür, yaşı ilerlediğinde beklentilere havlu atar. Selçuk Altun ilk romanını 50 yaşında yazmış, elimizdeki dördüncü eseri; dört yılda dört roman... Bazıları için ise, günün dağdağası ve yürüttüğü profesyonel uğraşın yazmaya imkân vermediği yazı tembelliğinin bir gerekçesidir. Kısa süre önce kendini emekli edene kadar önemli bir bankanın genel müdür yardımcılığı koltuğunda oturuyordu Selçuk Altun; haftada kendisine sadece bir gün ayırıp, o da yarısını okuma diğer yarısını yazmayla geçirerek, yazmış ilk romanlarını... Akşam'da yayımlanan mülâkatında, artık tamgün okur-yazar haline dönüştüğü için seviniyordu... Romancı kendi zihninin ürünü kahramanlarını sevmeli mi? Selçuk Altun'un kahramanlarını aşırı sevme gibi bir zaafı var. Uzun sayılmayacak bir sürede bir düzineden fazla insanı ortadan kaldıran Bedirhan bile o kadar kötü biri gibi görünmüyor; eğer adam öldürmek kötülükse, o kötülüğü romanın 'iyi' kahramanına da işletiyor... Romancının 'Annemin Öğretmediği Şarkılar'da sevmediği tek bir kişi var; romanın sayfalarına destursuz girip çıkan Selçuk Altun, yani romancının kendisi... Bulmacaların biraz daha zekice hazırlanması dileğine katılıyorum Murat Belge'nin; ben romanda da 'zekice' tuzakları seviyorum. Tıpkı, Selçuk Altun'un 'Annemin Öğretmediği Şarkılar' romanında yapmayı başardığı gibi... NOT: Bütün okurlarımın Kurban Bayramını en iyi dileklerimle kutlarım. T. K.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |