|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Aydın, öncelikle kendi toplumunda ortaya çıkan toplumsal değişim talebinin sağlıklı bir zeminde gerçekleşmesi için çaba sarfedebilmelidir. Aksi bir tutum, toplumsal değişimin sağlıklı bir zeminde sürdürülmesini zorlaştıracaktır.
VEDAT ÖZCAN / YAZAR
Latince bir kökten türetilen "intellect" kelimesi akıl, zekâ anlamına gelmektedir. Dilimizde ise entelektüel sözcüğüne karşılık gelen kavram, "aydın" ve "münevver"dir. "Aydınlatılmış, nurlandırılmış" anlamına gelen münevver kelimesi "nur" kökünden türetilmiştir. Bu anlamıyla bizim kültürel dünyamızda münevver kavramının kutsal olanla direkt bir bağlantıya sahip olduğunu söyleyebiliriz. Münevverde bilgi ile hemhal olmanın sadece basit düzeyde bir bilgiye sahip olmak anlamına gelmediğini görebiliyoruz. Bu anlamda ortaya çıkacak bilgide kalp, duygu ve sezgi gibi faktörlerin etkisini de görebiliriz. Konunun farklı bir boyutu Öncelikle aydın (entelektüel ya da münevver) kavramının belli bir tanımı olmadığını, aydının temel özellikleri konusunda temel bir uzlaşının bulunmadığını vurgulamak gerekir. Cemil Meriç'in ifadesiyle "Her ülkenin her sağın, her sınıfın, her ideolojinin entelektüel anlayışı başka. Dünyaca kabul edilmiş entelektüel kıstası yok dense yanlış olmaz". Gerek Gülten Kazgan'ın aydında özgür düşünce vurgusu, gerek Şerif Mardin'in iki tip aydının varlığından bahsetmesi, gerekse Atilla İlhan'ın "Türk aydını dediğimiz kişi Batı'nın manevi ajanıdır" tespiti bir anlamda Cemil Meriç'in tezini destekler mahiyettedir. Kısacası ortak bir tanıma ulaşmak, ortak bir aydın özelliğine vurgu yapmak mümkün görünmemektedir. Entelektüel çabanın temel koşullarından biri olay ve olgulara başkaları tarafından görülmeyen ya da fark edilmeyen yönleri ile bakabilmektir. Bu yönüyle her yüksek eğitim almış bireyin bu özelliğe sahip olduğunu söyleyemeyiz. 'Aydın mensup olduğu toplumun kültürü ile barışık olmalı' Entelektüel faaliyet "derin bir tecessüse" ihtiyaç duyar. Bu tecessüs, toplumu belli bir değişime ya da kültürel dönüşüm ve gelişime götürmelidir. Bu dönüşüm ya da değişimin sağlanmasına yüksek eğitim almış, meslek sahibi her bireyin katkıda bulunacağı düşünülse de, değişimin sağlanmasında yönlendirici bir etkiye sahip olamayacakları da ortadadır. Ayrıca üzülerek ifade etmek gerekir ki ülkemizde yüksek eğitim, entelektüel birikimi aktarabilecek sistemli bir yapıya da sahip değildir. Ülkemizde yüksek eğitim almış, belli bir alanda uzmanlaşmış bireyin, bırakın en temel fikir ve düşüncelerden haberdar olmasını, kendi ülkesinin temel sorunları ile ilgili olarak fikir yürütüp yürütemeyeceği bile şüphelidir. Bununla birlikte entelektüel çabanın besleyici gücü olan okuma faaliyetinin yüksek eğitim gençliği arasında son derece düşük olması da düşüncemizi destekleyen bir başka veri olarak karşımızda durmaktadır. Bu anlamda yüksek eğitim almış bir bireyin peşinen entelektüel kabul edilmesi meselenin biraz zorlanması anlamına gelecektir. Bu değerlendirmeden bağımsız olarak aydın-münevver tasavvurumuzun merkezine kendi medeniyetini, kültürünü kısacası yaşadığı ya da yetiştiği toprakların değerlerini kabul eden, kabul etmese bile anlamaya çalışan bir profili yerleştirmekteyiz. Zira kendi toplumuyla ve toplumun değerleriyle savaş halinde olan bir aydın, inanıyoruz ki kendisine haksızlık yapmaktadır. Çünkü böyle bir tavır maşeri vicdan tarafından peşinen mahkûm edilecek, sonuçta da bu tavrı ortaya koyan aydının çabası akim kalacaktır. Ancak bu tespitimizden ikiyüzlü bir aydın tavrı sergilenmesi gerektiği sonucu da çıkartılmamalıdır. Çünkü değerlerini paylaşmadığı bir topluma sırf inandırıcı görünebilmek amacıyla onlar gibi düşündüğünü, onlar gibi inandığını ifade etmek de dürüst bir aydın tavrı olmasa gerektir. Çünkü toplumun sahip olduğu olumlu değerler, anlayışlar ve inanışlar kadar, eleştirilmesi, geliştirilmesi ve yönlendirilmesi gereken tarafları da olacaktır. Toplumsal yapıyı bir organizmaya benzetecek olursak, her organizmanın mükemmel işleyen yönleri olduğu gibi, aksayan, sorun çıkaran, hastalıklı yönleri de vardır. İşte tam bu noktada aydının var olan aksaklıkları tespit ve teşhis ederek, tedavi etmesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Yoksa hastasına hastalığını söylemeyen hekimin durumu ortaya çıkacaktır. Aydın-münevver tasavvurumuzun ikinci ayağına gelince; düşünce kaynağı ve yapısı açısından aydın, kendi toplumunda ortaya çıkan toplumsal değişim talebinin sağlıklı bir zeminde gerçekleşmesi için çaba sarfedebilmelidir. Aksi bir tutum, toplumsal değişimin sağlıklı bir zeminde sürdürülmesini zorlaştıracaktır. Aydın-münevver tasavvurumuzun üçüncü ayağında, aydının fonksiyonu yer almaktadır. Öncelikle aydın, muhalif bir tavır sergileyebilmeli, başka bir ifade ile angaje olmak ve intibak etmek yerine, muktedir olana karşı cesur bir tutum ortaya koyabilmelidir. Aksi takdirde iktidarı onaylayan bir tavrın inandırıcılığı iktidarın ömrüyle sınırlı olacaktır. Sonuç olarak aydın mensup olduğu toplumun kültürü ile barışık olabilmeli, toplumsal değişim talebini sağlıklı bir mecraya aktarabilmeli, eleştirel tavrını terk etmemeli, toplumda oluşmuş önyargıları ortadan kaldırmak için çaba sarf edebilmelidir. Bütün bunların ötesinde de aydın (sıradan) insanların aksine, olay ve olgulara, görülemeyen ya da fark edilemeyen yönleri ile yaklaşabilmelidir. 'İDEOLOJİ TAŞIYAN AYDIN' "Ya intisap etti ya da iktibas etti. Müellif olmak yerine, mukallit olmayı tercih etti. Bizim aydınımız, takip eden oldu hep; takip edilen değil! Bir başka ifade ile tam bir mukallit. Her mukallit gibi aslını yüceltti, kendini küçülttü. Sonuçta tenkit etmek yerine taklit etmeyi tercih etti. Başkaları kendi kurtuluşu adına ideoloji-ler inşa etti. Bizim aydınımız hâlâ mukallit. Onun görevi "kalabalıkları önyargılardan arındırmak" idi. Ancak "ideolojinin deli gömleğini giymek"le kalmadı, bu gömleği millete de giydirdi. Giydirdiği gibi bir de "ideofob" olarak çıktı karşımıza. Başka ideolojilere ve fikirlere hayat hakkı tanımadı. Düşman belledi. Mahkûm oldu 'Dreyfus'lar, mahkeme görmeden! Fikir dünyamızda çıldırtan bir monolog dinledik yıllarca. Düşünce dünyamızın diyaloga kapalı hâkimleri ve rahipleri, işlenen fikir cinayetlerini takdis ettiler monologlarıyla. Fikir satın almakla fikir adamı olunama-yacağını anlayamadılar. Kavramlar üretilmedi, tercüme edildi. Fikrî tembellik, çağı takip adını aldı. Fikrî fetrete mahkûm ettiler bizi! Postmodernizmden önce postmodernizmi yaşadık aslında. Hedefsiz, sonu belirsiz bir düşünce dünyası çıktı ortaya. Hz. Yusuf gibi kuyuya atıldık. Kanlı gömleğimiz gösterildi bütün dünyaya. Kurt kaptı yalanıyla. Maalesef kurtarıcılarımız da köle olarak pazarladı bizi saraya. İdeoloji(ler) vuzuhu kilitleyen birer "anahtar" . Düşünceler kilitli kalede. Maalesef kaleyi de, kalenin kapısını da, kapının kilidini de inşa edenler başkaları. Ancak zannedilenin aksine bu kilidi açacak anahtar hâlâ elimizde. Mesele bunu farketmekte."
OKUMAYI SOYLU KILMAK
Yapılan araştırmaya göre ülkemizde 400 binin üzerinde kahvehane var. Buna karşılık mevcut kütüphane sayısı sadece 1435.
MAHMUT BALCI / YAZAR
Okuma alışkanlığı edinmek için neler yapılabilir? Bilgisayar ağı üzerinden haberleşme yazılı haberleşmenin önüne geçmek üzeredir ve kitaba artık sanal ortamdan da kolayca ulaşılabilmektedir. Ancak tüm bu gelişmelere karşın kitap okuma oranlarında ciddi düşüşler söz konusudur. "Öğretmen Sorunları" araştırmasına göre Türkiye'de öğretmenlerin yüzde 63'ünün ara sıra, yüzde 33'ünün düzenli okuduğu; yüzde 3'ünün ise hiç kitap okumadığı tespit edilmiştir. Ülke genelinde 400 binin üzerinde kahvehane bulunurken, kütüphane sayısı ise sadece bin 435... Yani 65 bin kişiye bir kütüphane düşerken, 95 kişiye bir kahvehane düşüyor. Türkiye'deki okul sayısı bile kahvehane sayısından azdır. 16 milyon öğrencinin eğitim gördüğü okul sayısı 53 bin. Yine 400 bin kahvehaneye karşılık 400 sinema salonu var. Nüfusu bize yakın olan Almanya'da kütüphane sayısı ise 11 bin 332, ABD'de ise 118 bin civarında. Bu bilgileri veren Ahmet Gündoğdu, kitap okuma alışkanlığının yaygınlaştırılması için herkese görevler düştüğünü belirtiyor. Gündoğdu, televizyon dizilerinde içki ve sigara kullanan aktörler yerine kitap okuyan 'tip'lerin öne çıkarılması, yönetmen, yapımcı ve senaristlerin bu konuda gerekli hassasiyet ve sorumluluğu göstermelerinin gerektiğinin altını çiziyor. Bu önerinin psikologlarca da teyid edildiğini bilmek gerekir. Milli Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik'in de Eğitim Bir-Sen'in daha önce kamuoyuna yaptığı çağrıda, yönetmenlerle birlikte köşe yazarlarına da aynı amaçla mektup gönderilmiş olmasını olumlu kabul ediyoruz. Dileriz bu tür etkinlikler, gazete küpürleriyle sınırlı kalmaz. Bu ve buna benzer kampanyaların başarılı olabilmesi için öncelikle öğrencilerin kitap okumaya karşı istekli olmaları gerekir. Okumayı sevdirip kutlu bir eyleme dönüştürmek için elbette kitap okumanın önündeki engelleri ortadan kaldırmak, okumanın yararlarını anlatmak, okumayı eğlenceli ve düşündürücü hale getirerek,ülke içinde kampanyalar düzenlenmek suretiyle kitaplar sevdirilebilir. İlk başlayanlar için yapılarına uygun kitaplar önerilebilir. Bütün aile fertleri birlikte kitap okuyarak, okullarda toplu kitap okuma saatleri düzenlenerek, insanlara kitap okuma sevgisi aşılanabilir. Okuyanların ve düşünenlerin cezalandırıldığı, edebiyat fakültesi mezunlarının bile zorunlu kitaplar dışında pek kitap okumadığı, okumadan siyaset yapıp insanları yönetmeye çalışan yöneticilerin öne çıktığı, evlerde kitaplık yerine vitrin ve süs eşyalarının öne çıkarıldığı, ailelerin kitapçılara ve kütüphaneler yerine alışveriş merkezlerine,akın ettiği, bir ülkede yine de okumanın soyluluğuna ve Cemil Meriç'in "her kitap tılsımlı bir saraydır" sözünün önemine inanmak gerekir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |