|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Aslında bugünkü başlık yazacaklarıma-aktaracaklarıma uygun düşmüyor ama oldu bir kere... Çünkü üçüncüsü elinizde olan bu "yazı dizisi"nde artık "haber analizi" filan yok. Bugün doğrudan (yani ben de hemen hiç "araya girmeden") Hanioğlu'nun tarih, tarihçilik ve "İşi tarihçileri mi bırakalım?" konularına ilişkin düşüncelerini olduğu gibi aktarmakla yetineceğim. Hanioğlu (yazarın bir tarihçi olduğunu unutmayalım), ülkemizde gözlenen "mükemmelleştirme sözgecinden geçmiş tarih"e ilişkin tespitinden sonra şöyle devam ediyor: "Buna karşın, ihtilâf mevzuu konularda tarihçilere hakemlik rolü verilmesi sık sık resmi Türk tezi olarak gündeme getirilmektedir. İlginçtir ki, bir yandan yukarıda belirttiğimiz yaklaşımın tabiî bir neticesi olarak resmi ideolojinin hizmetinde olan tarihçiden mükemmelleştirme vazifesi beklenirken, öte yandan da onun 'vesikalar'a bakarak bir fizikçinin ya da kimyagerin laboratuvarında yaptığı deney neticesinde vardığına benzer bir sonuca ulaşması talep edilmektedir. Bu birbiriyle çelişen beklentilerin fikrî arka plânında Türk seçkinleri üzerinde tesirler icra eden bilimcilik (scientism) ideolojisini bulmak mümkündür. Bu yaklaşım, tarih vesikalarına, tabiî bilimlerdeki deney sonuçlarına benzer bir 'objektiflik' atfetmektedir." Hanioğlu'nun bu değerlendirmesine şu küçük itirazım dışında katılıyorum: Birbiriyle çelişen bu beklentilerin fikrî arka plânında "bilimcilik"in bulunduğunu söylemek doğru ama bu çerçevede şu soruyu nasıl yanıtlamayız: "Bilimcilik"in tesiri altında bulunan tarihçi Türk seçkinleri "laboratuvar"dan çıkacak sonucun kendi tezlerini doğrulayacağından daha "laboratuvar"a girmeden nasıl bu derece emin olabiliyorlar? Bu davranış "bilimcilik"in sınırlarını da aşan müthiş-korkutucu bir "özgüven"in belirtisi değil mi?! Hanioğlu, "siyasi karakterdeki vesikalar"ın tabii bilimlerdeki "objektiflik"ten uzaklığını şu örnekle açıyor: "Mesela yüz yıl sonra '28 Şubat sürecinde Türkiye' konulu çalışma yapacak bir tarihçi, dönemin tarihini bazı gazetecilerin 'zararlı' faaliyetlerini dile getiren andıçları ön plâna çıkararak yazabileceği gibi, bunu suçlanan gazetecilerin günlüklerine dayanarak da yapabilir." Yani meseleyi (dünyada) epeydir tekrar edildiği gibi söylersek, tarih yazımı söz konusu olduğunda el atılacak olan "siyasi karakterdeki vesikalar", çoğu kez sanıldığı gibi, tarihçiye "Beni oku ve hakikati öğren!" diyebilecek türden bir "objektiflik" taşımamaktadır. Çünkü en başka şu soru: Niçin bu "vesika" değil de şu "vesika"? Yani "vesikalar"a uzanan el ve gözün de mutlaka işin içine katılması gerekmektedir. Ayrıca şu soru da: Peki ya "vesika" olmayı hakedememiş olan olaylar, gelişmeler, onlar ne olacak? Hanioğlu, Türkiye dışına çıkarak, "tarih"in sürekli olarak yeniden yorumlanmasına iyi bir örnek olarak da Fransız İhtilali hakkında ortalığı dolduran bin çeşit "yorum"u hatırlatıyor: "...Fransız İhtilali'nin 100 ve 200. yıllarında 'devr-i sabık' (ancien rejime)'ın karakteri hakkında birbirinden oldukça farklı yorumlar getirilmiş..." Gerçekten iyi bir örnek; gerçekten de Fransız İhtilali'nin "pekçok tarihi" yok mu? Muhafazakar, liberal, komünist, anarşist vb. birçok tarihi yok mu? Ayrıca böyle bir çeşitlilik kötü mü? Liberal Tocqueville'in Fransız İhtilali'ni kendisine yakın bulan bir okura Daniel Guerin'in liberter Fransız İhtilali tarihini "tek tarih" diye dayatmak kimin aklina gelebilir? Demek ki, tarih yazımı söz konusu olduğunda, tabii bilimlerde olduğundan farklı olarak "çoğul" bir yazma-okumanın zorunlu olduğunu anlıyoruz. Hanioğlu'nun sözü 1915 Ermeni tehciri dolayısıyla ortaya atılan "Tarihçiler karar versin!" tezine de de, doğrudan ciddi itirazları var. Yazar bu tespitlerinde de çok haklı. Bu fasılla ilgili olarak önce şöyle diyor: "Dolayısıyla, 1915 tehcir kanunu ve bunun akabinde gelişen olayların niteliği konusunda son sözün tarihçilere bırakılmasını savunan ve uzun süredir değişik iktidarlar tarafından tekrarlanan Türk resmi tezi pek de anlamlı değildir. Bir kere bu nihaî kararı açıklayacak (...) 'tarihçilerin' bu konuda oybirliğiyle karar verebilmeleri de mümkün değildir. Böyle tarihçiler olmadığı gibi aynı vesikalara bakan tarihçilerin de aynı yorumu getiricekleri yolunda bir kural bulunmamaktadır. Nitekim, Türkiye'de bu konuda birbirine taban tabana zıt iki görüşü savunan iki tarihçiden birisi Türk Tarih Kurumu Başkanlığı vazifesini sürdürürken, diğeri ise bir üniversitenin tarih bölümünü idare etmektedir." Evet gördüğünüz gibi yine geldik aynı soruya: Hangi vesika, hangi tarih ve hangi tarihçi? Hanioğlu'nun yazısının son iki paragrafında dile getirdiği bir tespit özellikle önemlidir. Çünkü Hanioğlu bu bölümde "meselenin çözümü"nü "tarihçiler"in elinden alıp "siyasetçiler"e vermektedir ki, bana göre de yerden göğe kadar haklıdır: "Türk siyasetinin bu alanda, toplumumuz dışında kabul görme ihtimâli mevcut olmayan böylesi hayâlci bir tez yerine, tarihçilere de danışarak, onların bu alandaki eserlerinden istifade ederek, bir 'siyaset' geliştirmesi gerekmektedir. Mevcut meseleyi halledecek taraftar iki tarafın tarihçileri değil siyasetçileridir. Bu konuda tarihçilerin karşılıklı görüş alışverişinde bulunmaları ancak kapsamlı bir 'siyaset'in teknik bir alt uygulaması olarak anlam kazanabilir." Çok güzel, çok yerinde, çok ufuk açıcı tespit ve öneriler doğrusu... Konuya ilişkin epeydir böyle güzel bir yazı okumamıştık.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |