|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Doğrusu, kafası karışıyor insanın... Madem AB bu kadar kötüydü, o zaman niçin bunu bir "kutsal devlet politikası" olarak dayattınız? Hem bu politikaya (AB illuzyonuna) inanmamız isteniyor, hem de bu illuzyona karşı yine bizzat devlet eliyle oluşturulmuş cephede ("red cephesi"nde) yer almamız bekleniyor. Hangisi? Refikimize sorarsanız, AB sürecini hızlandıran devlet politikalarının tümü, aslında AB'ye entegre olmayı değil, "red cephesi"ne meşruiyet kazandırmayı, dolayısıyla "ulusal bilinci uyandırmayı" amaçlıyordu ve olup-bitenlerin tümü takiyeydi. Refikimiz de ulusal cepheden. Daha doğrusu, kendisini böyle tanımlıyor. Bir de iddiası var: "Sağ-sol bölünmesi hikaye, asıl kavga AB'yi savunan vatan hainleriyle, AB'ye karşı ulusal bilinci diri tutan kuva-yı milliye güçleri arasında..." Belki, baştan alıp, kuva-yı milliye ruhunun aslında ne demek olduğunu anlatmak, AB üyeliği "parçalanmak" anlamına geliyorsa, bu ruhun niçin daha önce, mesela Gümrük Birliği Anlaşması imzalanırken canlandırılmadığını sormak gerekiyor ama, kendilerini haketmedikleri sıfatlarla taltif edenler de çok iyi biliyor ki, karşı oldukları süreç "parçalanmayı" değil bilakis "bütünleşmeyi" getiriyor ve Türkiye'nin önünde hep bir engel olarak duran "geleneksel statükoyu" ortadan kaldırıyor. Asıl telaş bu, belki de. Elbette AB dayatmalarını reddetmeliyiz, "varolanı" (sınırlarımızı ve ulusal bütünlüğümüzü) korumalıyız, dış politika rotasını "bölgesel güç" olmaya doğru çevirmeliyiz, bölünme tehlikesine karşı (gerekiyorsa) silaha da sarılmalıyız, ama, bunu "iç kavga melzemesi" haline getirmemeliyiz... Ulusal bütünlüğümüzü, hem dünyayla entegre olarak, hem de tarihimize ve medeniyetimize ait kavramları sahiplenerek, tarihsel derinliğimizden gelen "tecrübe"yi harekete geçirerek koruyabiliriz. Vaktiyle hükümet ortaklığı da etmiş bulunan bir sayın genel başkana inanırsak, Avrupa Birliği, Osmanlı'dan devraldığımız insanlar ("azınlık" demeye dili varmıyor) üzerinde etnik şuur oluşturarak, etnik temele dayalı bir demokratikleşme stratejisi uyguluyor. "Etnik şuur" dediğine göre, etnisitenin varlığını kabulleniyor zımnen de olsa. İyi de, "mevcut, ihtiyaca cevap vermiyorsa", etnisiteyi de rahatlatacak bir demokratikleşmenin kime ne zararı var? Kaldı ki, Avrupa Birliği'nin bir dizi "yükümlülüğü" icbar ettirdiğini, zamanında AB için elinden geleni ardına koymamış, hatta gözünü kırpmadan "Derviş Yasaları"nın altına imza atmış bu sayın genel başkan bilmiyor muydu? Belki de sormanın tam sırasıdır: Parçalanma korkusuyla "demokratikleşme" sürecini torpilleyenler, iktisadî bağımsızlığımız IMF marifetiyle elden giderken neredeydiler? Tahkim Yasası'ndan Özel Sanayi Bölgeleri'ne, İzmit'in Kavaklıkları'ndan GAP'ın pamuk tarlalarına, pancardan tütüne, peşkeş çekilmedik alan bırakmayanlar, neden akıllarına şu anakronik kuva-yı milliye ruhunu canlandırmayı getirmediler? Neden?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |