|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
1997'den bu yana pazartesi günleri bu sayfada 'Dil Burcu'nu yazan İbrahim Kardeş, Türkiye Yazarlar Birliği'nce 2004 yılı Dil Ödülü'ne layık görüldü. 'Güzel Türkçe'mizin sorunlarını konuştuğumuz yazarımız Türkçe'nin daha önce de başka dillerle karşılaştığını ve varlığını gelişerek koruduğunu söyledi ve vurguladı: Korkulacak bir durum yok.
Dil konusuna ne zamandan beri duyarlısınız? İnsan, doğumundan başlayarak seslere ve dile karşı duyarlı olur. Dilin öğrenilmesi de, geliştirilmesi de bu duyarlığın düzeyine bağlıdır. Ülkemizde söz ile anlam, ve bu ikisiyle gerçeklik arasında ayrılıklar, hattâ bazen uçurumlar bulunması, devlet ile millet arasındaki temel uyuşmazlıktan ötürü âdetâ kaçınamadığımız bir durumdur. Okul ile ev arasında dilin nasıl değişmekte olduğunu ben de çok küçük yaşlarda ayrımsadım. Bu tuhaf durumu zihnimizde olağanlaştırabilmemiz, belki de en büyük açmazımızdır. Türkçe hakkında konuşanlar ve yazanlar, kabaca "muhafazakâr" ve "devrimci" diye ikiye ayrılabilir. Siz, kendinizi bunlardan hangisine yakın görüyorsunuz? Ben dil konusunda muhafazakâr ya da devrimci olmaktan çok, sıhhatli olmayı önemsiyorum. "Devrimci" haydi karşıtlarının ifadesiyle söyleyelim, "uydurukçacı, arı dilci, Öztürkçeci, tasfiyeci, dil ırkçısı" olanlar arasında da, "muhafazakâr" ya da muhaliflerinin ifadesiyle "tutucu, gerici, Osmanlıcı, Arapçı, karşıdevrimci" olanlar arasında da dil bilgisi ve zevki iyi olanlara rastlanabildiği gibi kötü olanlara da rastlanabiliyor. Diyeceğim, ne muhafazakârlık sahih Türkçenin teminatı, ne devrimcilik güzel dilin güvencesi olabilmiştir. Dil bilgisi ve zevki, sanki siyasal ve ideolojik tercihlerin üstünde ayrı bir vasıf olarak ele alınmalı. Fakat bu temel mesele, maalesef, devrim-karşıdevrim tartışmaları arasında göz ardı edilebildi. O tartışmalar da çoğu zaman, -yine maalesef- eski kelime yeni sözcük karşıtlığına sıkışıp kaldı. Ne yapılmalıydı ya da ne yapılmalı? Dilde kökten bir devrimin yapılmasının da, başarılmasının da hem gereksiz, hem imkânsız olduğu artık anlaşılmış olmalı. Türkçenin mantığı, yapısı, işleyişi, özellikleri, değişebilir ve değişmemesi gereken yönleri, bilimsel bir titizlik ve ciddiyetle belirlense, bunlar başta devlet kurumları ve üniversiteler olmak üzere ilgili bütün kurum ve kişilerce benimsense, yerleşmesi ve yaygınlaşması için yeterli çaba harcansa, birçok sorun, çözüm yoluna girebilir. Yine de şikâyetler tamamen ortadan kalkmaz. Çünkü toplumsal ve değişken bir olgu olan dilin düzenleme ve müdahalelerden kaçan ve önceden kestirilemeyecek potlar vermesi, kanallar ya da arıklar açması kaçınılmaz, diyebiliriz. "Öztürkçe / Uydurukça" ya da "Yaşayan Türkçe" tartışmalarının ve gerginliğinin meselâ otuz yıl öncesine göre hafiflediği görüşüne katılır mısınız? Evet, aydınlar ve yazarlar arasında o tartışma eski sıcaklığını ve keskinliğini kaybetti. Ama yarık, yine de yarık olarak duruyor. Meselâ, Cumhurbaşkanı'nın herhangi bir mesajı ile, Meclis Başkanı'nın herhangi bir mesajını karşılaştırınız. Meclis Başkanı'nın bildik kelimeleri tercih etmesine karşılık, Cumhurbaşkanı'nın "yeni" sözcükleri yeğlediğini göreceksiniz. Ama bu ayrılıktan daha önemli ve ürkütücü olan, tarihsel bilgi ve birikimimizin fütursuzca harcanıveriyor olmasıdır. Özellikle dilimizin eski metinlerini doğru okuma ve yazmada bağışlanmaz yanlışlara sık sık rastlıyoruz. Düşünebiliyor musunuz, bu ülkenin millî marşı olan İstiklâl Marşı, aruz vezniyle yazılmıştır ve ben bugüne değin, hiçbir resmî kurumda, okulda, şurada burada, İstiklâl Marşı'nın ölçüsüne uygun bir doğrulukla yazılmış olduğunu görmedim. Bu, tahammül edilebilir bir pervasızlık olmasa gerek. Ama biz yıllardır böyle bir rezalet yokmuş gibi yaşayıp duruyor, bu arada dil tartışmaları filân yapıyoruz! Dil-kültür ilişkisi açısından; yabancı dil öğrenmenin eğitim içindeki yeri ne olmalı? İnsanlarımıza bir, hattâ iki, üç yabancı dili öğretebilmeliyiz. Ama kime, neyi, ne zaman, nasıl, ne kadar ve hangi amaç için öğreteceğimizi bilerek yapmalıyız bunu. Bence bütün eğitim ve öğretim programlarımızı bu sorulara sağlıklı ve doyurucu cevaplar verecek şekilde yeniden düzenlemeliyiz. Bunun için psikoloji, pedagoji, sosyoloji gibi beşerî ilimlerin uluslar arası verileri ve standartları neyi gerektiriyorsa onu cesaretle uygulayabilmeliyiz. İyi bir dil öğretimi, ana dilimizin gelişmesine de katkı sağlar. 90'lardan sonra artan "Dil elden gidiyor" tartışmalarına nasıl bakıyorsunuz? Dil elden gidiyor, Türkçe bu gidişle Türkilizce olacak, gibi tezleri abartılı buluyorum. Dilimiz geçmişte Arapça ve Farsça gibi iki dille yüzleşti ve varlığını -hem de geliştirerek- korudu. Yaklaşık iki yüzyıldır da önce Fransızca, sonra İngilizce ile alışveriş içinde olageldi. Bunda korkulacak, panikleyecek (!) bir durum görmüyorum. Ben ne dün eserini Farsça yazmış olan Mevlânâ'yı kınamayı aklımdan geçiririm, ne de bugün eserini İngilizce yazan Şerif Mardin'i ayıplarım. Dil problemlerine nasıl bir çözüm getirilebilir? Türkçe çevresindeki tartışmalar, zaman zaman yanlış ve siyasal manipülasyon kokan istikametlere yönelmiş olsa da dil bilgisi, bilinci, dikkati uyandırma bakımından bence yararlı olmuştur. Fakat tartışmaların bazen "doğru bilgi"yi reddeden ya da ıskalayan, temelsiz, dayanaksız varsayımlar üzerinden yürütülüyor olması çok can sıkıcı olabiliyor. Belki bütün meselelerimizin hallinde olduğu gibi dil meselelerinin hallinde de dürüst, içten, yürekli insanların emeklerine ihtiyacımız var. HALE KAPLAN ÖZ
|
|
|
|
|
|
|
|