|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Irak'ta özelde Kerkük, genelde kuzeyde kurulmakta olan Kürt devleti ve en genel perspektifte de ülkenin bütününde yaşananlar nasıl okunmalı? Gerçek şu ki, ilk bakışta görülen fotoğraf bu okuma için yeterli malzeme içermemektedir. Yani, ABD'yi diplomatik yollarla mukavemet edilebilir veya ikna edilebilir bir güç olarak tanımlamak doğru değildir. Bundan hareketle, Türkiye 1 Mart tezkeresini kabul etmiş olsaydı işlerin yolunda gideceği; PKK ile mücadele edileceği, Kürtlerin bloke edileceği veya Kerkük'ün Türkmenlere bırakılacağı kanaati de gerçekle bağdaşmamaktadır. En azından, kimsenin elinde bu tür projeksiyonları kolaylaştıracak bir fizibilite bulunmamaktadır. Emin olduğumuz tek şey, Washington yönetiminin hedefe odaklı bir yaklaşıma sıkı sıkıya bağlı olduğu ve yöntemi gereği ayrıntılarla ilgili olmadığıdır. ABD'nin konjonktürel müttefik değiştirme alışkanlığının temelinde de bu vardır. Sözgelimi, dün önemsemediği Kürtlere bugün neredeyse bir devlet bahşetmekte olması da bu yöntemin doğal bir sonucudur: Ya da 1999 yılında lideri Öcalan'ı Türkiye'ye teslim ettiği PKK'ya bugün ilişmiyor olması... Türkiye'nin sorunlarını ve taleplerini ilettiği Amerika, Ortadoğu'dan uzak Asya'ya kadar uzanan coğrafyadaki hedefleri için, kuralsız davranmayı etik sorunu olarak görmemektedir. İşbirliği yapan rejimlere en azından şimdilik dokunmadan Afganistan ve Irak'tan sonra ikinci gruptaki ülkeler olan İran ve Suriye'ye yönelecektir. Bunun işaretlerini vermekte hatta; İran örneğinde olduğu gibi "savaşın bir seçenek olduğu"nu gizlememektedir. ABD'nin savaş seçeneğinin ne denli bir seçenek olduğu da besbellidir. Türkiye'nin bugün, Başbakan dahil hemen her kademede reaksiyonunu dillendirdiği ABD, işte böyle bir gücün adıdır. Yani, ABD'yle diplomatik işbirliği veya politik ortaklık üzerinden hareket imkanı bulabilmek için, o gücün diliyle konuşmak veya söyleminin merkezine o gücü koyabilmek lazımdır. Türkiye, Irak'taki tezlerinin uzağına düşmüşse ve ABD bu tezlere değer vermiyorsa bunun nedeni asla tezkerenin reddedilmesi değildir. Netice itibariyle TBMM, reddettiği tezkereden önce 6 Şubat 2003'te limanların üslerin modernizasyonuna imkan tanıyan bir tezkere kabul etmişti. Meclis, 1 Mart'tan sonra 20 Mart'ta ABD'ye hava sahasını açan, 9 Ekim'de ise Türk askerinin gönderilmesi için hükümete yetki veren tezkereleri onaylamıştı. Bütün bunlar ABD'ye pekçok müttefikinin sağlamaktan çekindiği imkanları içermektedir. Sorun Türkiye'nin kayıtsızlığı veya retçi politikası olsaydı ABD'nin Ankara'ya hiç olmazsa kabul edilen üç tezkereye mütenasip bir avantaj sağlaması beklenirdi. Özellikle, kabul edilen son tezkere doğrudan doğruya ABD'nin Irak'a müdahalesiyle büyük bir politik paralellik içermektedir. Hem ABD'ye meşruiyet kazandırmakta, hem de bir başka yolla telafi edilemeyecek bir imkan sunmaktadır. 20 Mart tezkeresinin açtığı İncirlik-Irak hattı bugün bile son derece aktiftir. Türkiye, böylelikle Irak konusunda ABD'ye verebileceğinin en fazlasını vermiştir. Dolayısıyla, "Eğer mart tezkeresi kabul edilseydi, PKK bu durumda olmazdı. Kerkük'te işler farklı olabilirdi..." gibi sözlerin içeren analizlerde hafıza eksikliği vardır. Aksine, büyük ihtimalle Türkiye mart tezkeresini kabul etmiş olsaydı bile bugün durum hiç farklı olmayacaktı ve "hem tezkereyi kabul ettik, hem de istediğimizi alamadık" yorumları yapılıyor olacaktı. Başlangıç noktasına dönerek, ABD'nin Irak'a müdahalesinin bütün bölge ülkelerine, en çok da Türkiye'ye zarar vereceği yorumu hâlâ en geçerli analizdir. Ancak ne var ki, olması istenmeyen müdahale gerçekleşmiş ve birçok konuda yapılacak bir şey kalmamıştır. Ya da yapılacak hiçbir şey Türkiye'ye, savaştan önceki statükoyu geri getirmeyecektir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |