AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
Y A Z A R L A R
'Çocuk köyü' konusuna devam

Gazetenin birinde yer alan bir resimaltı: "Taciz iddiaları sonrasında Urla'daki Barbaros Çocuk Evi'ne heyetlerin biri geliyor, biri gidiyor."

Söz konusu ziyaretler ve bunlara ilişkin haberlerin birkaç gün daha sürmesinin kuvvetle muhtemel olduğunu söyleyebiliriz. Söyleyebiliriz, çünkü büyük ihtimalle birkaç gün sonra bu olay-haberin de "yedisi" çıkacak ve bir haftalık ömrünü tamamlayan bu "skandal" da yerini bir başkasına bırakarak sahneden çekilecek. Çünkü bu ülkede âdet artık böyle... Çünkü artık bir olayı "haftanın skandalı" mevkiine yerleştirip tüketmeden haftanın sonunu getiremeyen bir toplum olduk.

Okumuş ya da duymuşsunuzdur muhakkak; Barbaros Çocuk Evi, ortaya atılan iddialardan dolayı son günlerde siyasi partilerin de ziyaret programlarına girmiş durumda. Köyü ziyaret eden CHP heyetinde yer alan İzmir milletvekili Erdal Karademir, "Burada taciz ve tecavüz olayı değil, AKP'nin düzenlediği bir komplo yaşanıyor" diyerek hükümeti suçlamış. Karademir'e göre, Çocuk Köyü'nün bazı iddialarla yıpratılmaya çalışıldığı açık. Çünkü AKP, "bu tür kurumları devre dışı bırakarak" çocukları 5-6 kişilik gruplar halinde "dini bütün" ailelerin yanına yerleştirmeyi amaçlıyor. İlginç bir yorum doğrusu...

Öte yandan AKP İzmir Milletvekili Nükhet Hotat da, yine "Köy"le ilgili olarak, "Konuya hâkimiz, ancak konu yargıya intikal ettiği için bir açıklama yapmak doğru olmaz. Konunun takibini sürdürüyoruz" demiş. Ayrıca bir grup akademisyenin İzmir Valiliği'nin isteği üzerine köyü ziyaret edip bir rapor hazırladığını ve Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı'ndan bir heyetin köye ulaşmasının an meselesi olduğunu da hatırlayalım...

Kimsesiz çocuklar... Ülkenin medyası- siyasi partileri-akademisyenleri başta olmak üzere, bugüne kadar kimseden bu derece yakın bir ilgi görmemişlerdi. Ne zaman ki taciz ve tecavüz iddiaları ortalığı kapladı, hemen herkes gecikmeden köyün kapısındaydı.

Oysa dünkü yazıda söylemiştim: Kimsesiz ve korunmaya muhtaç çocukların mümkün olabildiğince iyi yetiştirilebilmeleri için bu konunun da gerekli donanıma sahip kurumlarca çizilmiş bir yapıya ihtiyacı var. Ülkenin "yurtlarını" dolduran ve sayıları 20 bini aşan bu çocukların fiziksel ve psişik gelişimlerini en iyi şekilde sağlayacak olan uygulamaların tercihinde konuyla ilgili bilimsel çalışmalar ve tecrübelerin mutlaka hesaba katılması lazım. Önümüzdeki konu "CHP Olağanüstü Kurultayı" gibi içinde hiçbir sır barındırmayan bir olay değil ki!

Hürriyet gazetesinin dünkü Pazar ekinde gelişim psikolojisinin ülkemizdeki en önemli isimlerinden Prof. Çiğdem Kağıtçıbaşı ile Urla'daki Çocuk Köyü'nde yaşandığı ileri sürülen olaylardan hareketle yapılmış bir röportaj yer alıyordu. Prof. Kağıtçıbaşı, çocuk gelişimi konusunda yıllardır yürüttüğü teorik ve pratik çalışmalar ışığında çok önemli tespitler ve önerilerde bulunuyordu.

Kağıtçıbaşı'nın Urla'da da bir örneği bulunan "Çocuk Köyleri" modelini Çocuk Esirgeme Kurumu'nun diğer yuva ve yurtlarına tercih ettiğini biliyorduk. Kağıtcıbaşı bu tercihini röportajda şöyle açıklamış: "Çocuk Köyü'nde ev ortamına benzer koşullar sağlanır. Farklı yaşlardan sekiz çocuk bir evde yaşar., başlarında eğitilmiş bir görevli vardır. (...) Yuvada ise aynı yaş grubundan çok sayıda çocuk bir aradadır. (...) Kardeşler birbirinden ayrılabilir. Görevliler vardiyayla değişir, çocuk yetişkinle sevgi bağı kuramaz duygusal gelişimi örselenir."

Ancak hemen belirteyim ki, Kağıtçıbaşı'nın önümüzdeki röportajda yaptığı en önemli açıklamaları işin bu faslı değil. Röportajın (bence) en önemli fasılları, "Batı ülkelerinde yuvada yaşayan bir tek çocuk kalmadı" tespitini yapan profesörün bu yeni modelin Türkiye'de niçin bin türlü uygulanamadığına ilişkin verdiği bilgilerdir. Peki, söz konusu çocuklar "yurtlar"da toplanmayacaklarsa kendileriyle kim ilgilenecek? Kağıtçıbaşı'nın "yuvaya alternatif" olarak gösterdiği "üç yol" var: 1- Devletin aileye vereceği maddi destek ve sosyal hizmet uzmanlarının sağlayacağı eğitim çerçevesinde çocuğun evinde barınmasının sağlanması. 2- Çocuğun evinde barınması sakıncalı ise (fuhuş, uyuşturucu vb.) bir "koruyucu aile" bulunması. 3- Kimsesiz çocuğun evlat edinilmesinin sağlanması.

Şimdi de şu soru: Peki, Kağıtçıbaşı'nın (özellikle Romanya ve Rusya'daki yetiştirme yurtlarından sahnelerin ortaya dökülmesinden sonra) bugün artık dünyanın büyük bölümünde kabul gören uygulamalardan hareketle önerdiği bu "üç yol" Türkiye'de niçin tercih edilmez? Kağıtçıbaşı'nın şu yorumu bu soruyu büyük ölçüde yanıtlıyor: "Ne yazık ki yardıma muhtaç çocuğa hakkıyla sahip çıkma geleneğimiz yok."

Kağıtçıbaşı'nın meselenin bundan sonrası için verdiği bilgilerin "kolay yutulur" cinsten olmadığı açık; çünkü bu fasılda mesela şöyle diyor: "İslam hukuku kan bağlarını esas aldığı için evlat edinmeyi onaylamaz. Yine de Osmanlı'da yüzyıllar boyu aileler kimsesiz çocukları evlatlık aldı, ev işlerinde kullandı, yaşı gelince evlendirdi. Ama evlatlık ailenin çocuklarıyla eşit hakka sahip değildi. 1926'da Medeni Kanun, evlat edinmeye yasal statü getirirken gelenekten etkilendi. 40 yaşın üzerinde, çocuk sahibi olmayan çiftlere hak tanıdı. Diyanet İşleri Başkanlığı geçmişte yaptığı bir açıklamada nüfusa geçirilmediği durumlarda evlatlık edinmenin sevap olduğunu, miras hakkı verilemeyeceğini ve evlatlıkla evlenilemeyeceğini belirtiyordu. Bu, çağdaş dünyada kabul edilemeyecek bir yaklaşım."

Biliyorum, Kağıtçıbaşı'nın bu açıklamaları -mutlaka- bazı eleştirilere konu olacaktır. Benim bu açıklamalar karşısında -konuyu bilmediğimden dolayı- söyleyecek bir sözüm yok. Bakalım, Kağıtçıbaşı'nın bu görüşü etrafında nasıl bir tartışma gelişecek; birçoğunuz gibi ben de izledikten sonra karar vereceğim.

Kağıtçıbaşı'nın Yetiştirme Yurtları'na ilişkin verdiği şu bilgiler de dikkat çekici: "Türkiye'de çocukla ilgili 84 ayrı kuruluş var. Sadece Çocuk Esirgeme'nin 443 biriminde, 9427 kişi çalışıyor. Ayrıca 107 yetiştirme yurdu var. Bütçeyi tahmin edebilirsiniz." Oysa, "koruyucu aile" sistemi yaygınlaştırılabilse (bunların sayıları bugün sadece 182), her koruyucu aileye ayda verilecek ("ideal" ödeme diyor Kağıtçıbaşı) 300 YTL ile işler kim bilir nasıl daha az masraflı ve de daha önemlisi etkin bir biçimde yürütülecek.

Evet yazının sonuna geldik; hatta "süreyi" çoktan aştık. Taha Kıvanç'ın dünkü yazımda değindiğim yazısını gözden geçirmek için yine yer kalmadı... Keşke diğer fasılları kısa tutup "Çocuk Köyü" projesinin arkasında "SOS Kinderdof Internationel" adlı Avusturya merkezli bir vakfın ve vakfın adında yer alan "SOS"in de İncil'in "Save Our Souls" (Ruhlarımızı kurtar) ayetinin açılımı olduğunu ileri süren bu "anti-Çocuk Köyü" yazıyı da gözden geçirebilseydik... Neyse geçti artık, üstelik benim de hevesim kalmadı...


7 Şubat 2005
Pazartesi
 
KÜRŞAT BUMİN


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED