|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Esası atlayan, yaşanan krizlerin "anlamsız iç girdapları"nı siyasi tahlil aracı kalan bir bakış açısı bu ülkeyi hiç terketmiyor. Değişimden söz ediyoruz; ancak hükümetin AB uyum paketlerine soktuğu yasal değişim maddeleri dışında hiçbir adım atmasına müsaade edilmiyor; değişim konusunda gerçekçi ve kalıcı şekilde yol alınmıyor. YÖK Yasası, meslek liseleri, yerel yönetimler yasası ve askıya alınmaları, bunun nedenleri açık örnekler olarak ortada. Kısacası siyasetin altan ve üsten, devletten ve toplumdan gelen baskıyla sıkıştırıldığı, daha doğrusu "marjinalleştirilme"ye çalışıldığı dönemden henüz tam olarak çıktığımız söylenemez. Yenilenmenin, yeni arayışların, silkinme çabasının, biraz "umutsuzluk"tan biraz da "ataerkil refleksler"den ötürü kişilere, askere, Batı'ya bağlandığı, doğruların paradoksal bir şekilde ana sorunu oluşturan mevcut güç dengelerinin içinden üretilmeye çalışıldığı bir dönem bir yönüyle süregidiyor. 17 Aralık sonrası ülkenin girdiği ruh hali, en azından kamuoyu açısından bir tür hedefsizlik, geçici bir belirsizlik hali olarak tanımlanabilir. Hükümetin karşı karşıya kaldığı bölge sorunları, Kerkük, Irak, ABD'yle ilişkiler gibi meseleler dışında yeni bir eylem planına sahip olduğu da söylenemez. Hükümette değişiklik yapma gibi palyatif yeni dönem ve yeni başlangıç adımları da atılamadı. Bu "hal", belki şaşırtıcı değil; ama yine de kaygı verici... Siyasi iktidarın kimliği, temsil kabiliyeti, bu açıdan simgeledikleri açısından siyasi alan elbette biraz genişledi, asker biraz geri çekildi, siyasi normalleşmede bu açıdan yol alındı. Buna karşılık siyasi nitelikli toplumsal sorunlar, yani siyasetin özü, siyaset-toplum ilişkileri olduğu yerde çakılı duruyor. Bugün türlü siyasi tahlil ve önerilerde ne toplum var ne siyaset, ne Kürt meselesi var, ne "yeni yerelleşme dalgası" ne de "milliyetçilik" sorunu. Hâlâ ve aslen meselelere devlet politikaları merkezli bakıyoruz. Ülke iç dinamiklerin en önemli, en tayin edici olduğu dönemde yaşıyor; ama değişimcilerin çoğu, iç dinamikleri hafifsiyor, hatta dışlıyor. Ekonomiden siyasete köklü bir değişimin ve yeniden yapılanmanın sadece toplum merkezli olabileceği, bunun ciddi bir "paradigma ya da söylem değişikliği"ni gerektirdiği, "Özalvari değişim algısı" karşısında silinip gidiyor. Düzlüğe istihdamın, üretimin, sosyal hakların ekonomik unsurlardan sayılmadığı 80'ler mantığıyla çıkma beklentisi; sıcak paraya, dış dinamiklere ve birkaç yasal düzenlemeye kilitleniyor. Ekonomik programının "olmazsa olmaz" ögeleri olan "sosyal ve siyasal gerekleri"n temelde 80'lerin büyüme politikasından ve ekonomik söyleminden uzaklaşmayı icap ettirdiği sadece lafta kalıyor. AB'nin, hatta IMF'nin bazı taleplerinin ülkede toplumsal talepleri ikame eder bir anlam taşıması, bu ikili "siyaseti, toplumu, hatta devleti ikame eder" sanısına dönüşebiliyor. Türkiye'nin Batı tarafından değiştirileceği takıntısı, yani "yorulmadan değişme beklentisi", sonuçta "toplumsuz ve siyasetsiz değişim söylemi"ni meşrulaştırıyor, garip bir milliyetçiliği pompalıyor. Değişim aktörlerinin yok saydığı garip bir ortamda değişim dilden düşmüyorsa, üstelik siyaseti ve toplumu dışlayan türlü tespit, tahlil ve öneriler değişim için, değişim adına yapılıyorsa; kamuoyunu kuşatan "umut ve güven dalgası"nın soluğu kısa kalır.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |