AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

K R O N İ K  M E D Y A
Demek ki...

Son günlerde özellikle artan hırsızlık olaylarından haklı olarak Ertuğrul Özkök de şikayetçi. Hürriyet genel yayın yönetmeni bu konuda genel bir hatırlatma yaptıktan sonra sözü tek başına "güvenlik" meselesine getiriyor ve yaygın hırsızlıktan şikâyetçi vatandaşları, "12 Eylül öncesinde sokaktaki terörden bezen" vatandaşlarla kıyaslıyor... Okuyana "demek ki..." dedirten gayet tehlikeli bir kıyaslama...

Biliyorsunuz, haklı olarak son günlerde herkes İstanbul'da artan hırsızlık olaylarını konuşuyor. Gazetelerde çarşaf çarşaf haberler... Gazetelerden birinin -yine çok haklı olarak- geçen gün yaptığı bir haber özellikle çarpıcıydı: Tarlabaşı Caddesi'nde soyulan bina ve apartman dairelerine kuşbakışı bir fotoğraf karesinde oklarla teker teker işaret edildikten sonra "Cadde'nin soyulmayan tek binası!" olarak da ilçenin Emniyet Müdürlüğü gösteriliyordu! Manzara çok hoştu doğrusu; az, çok az kalmıştı, hırsızlar biraz daha gayret gösterirlerse bu binanın soyulması da yakındı yani!

İstanbul Emniyeti'nin bu yayınlar karşısındaki tepkisi de ilginçti doğrusu. Emniyet, "Ne yapalım yani, İstanbul'da şu kadar apartman dairesi, şu kadar bina var; her birinin önüne bir polis memuru dikecek halimiz yok ya!" diyordu.

SANIRSINIZ Kİ ORALARDA BÖYLEDİR...

Gerçekten ilginç bir tepkiydi; sanırsınız ki hırsızlık olayları ile bu derece karşılaşılmayan şehirlerdeki uygulama böyledir... Bu sayfanın üzerine vazife değil ama madem ki konu açıldı şu kadarını da biz hatırlatalım: Siz birer İstanbul'lu olarak, o ya da bu cadde ve sokakta farketmez, gezer dolaşır, alışveriş yaparken bugüne kadar bu alanlarda devriye gezen üniformalı polis memurları ile hiç karşılaştınız mı? Ne gezer! İnanmazsanız günün herhangi bir saatinde İstiklal Caddesi'ne çıkın ve bakın... Oysa hiç değilse yabancı filmlerde görüyoruz ki, özellikle belli bölgelerde devriye gezen üniformalı polis memurlarının varlığı, birinci dereceden caydırıcı bir güçtür. Tahmin ettiğiniz gibi Emniyet'in bu türden eleştirilere cevabı da hazır: "Söz konusu alanlarda yeteri kadar 'sivil' elemanımız görev başındadır!" İyi ama, "siviller"in (tanımları icabı) "caydırıcı" bir rolleri olamaz ki... Onların işi herhalde ("herhalde" diyoruz çünkü konuya bir siyasal parti genel başkanının olduğu kadar hâkim değiliz!) ya iş olup bittikten sonra müdahale etmeye çalışmak (aslında bu da olmaz, çünkü "sivillikleri" o an orada son bulur), ya da görevli bulundukları alana ilişkin mümkün olduğunca (önceden) bilgi toplamaktır. Dikkat edin, "trafik polisleri" için de aynı durum geçerli. Binin arabınıza ve şehir içinde kilometrelerce yol katedin, tek bir "trafik polisi" ile karşılaşıyor musunuz?

'HIRSIZ VAR'

Neyse, üzerimize pek de vazife olmadan, bu genel değerlendirmeyi yaptıktan sonra gelelim Hürriyet'ten Ertuğrul Özkök'ün "Hırsız var" konusunu işlediği yazısına. Son günlerde özellikle artan hırsızlık olaylarından haklı olarak Özkök de şikayetçi. Hürriyet genel yayın yönetmeni bu konuda genel bir hatırlatma yaptıktan sonra sözü tek başına "güvenlik" meselesine getiriyor:

"Dünyanın bütün demokratik ülkelerinde 'güvenlik', insanların en önemli taleplerinden biridir."

Doğru; gerçekten de (bu konuda hepten "Hobbes'cu" olmamız doğru olmasa da!) "güvenlik" olmadan-sağlanmadan diğer güzel şeylerin tadını çıkarabilmemiz mümkün değildir. Ancak Özkök'ün bu yerinde tezini, hiç mi hiç yerinde olmayan bir argümanla desteklemeye çalıştığına da şahit oluyoruz:

"Kenan Evren, bazı marjinal kişilerin ve yeminli düşmanlarının bütün kampanyalarına rağmen, bugün halkın gözünde hâlâ aynı saygın yerini koruyorsa, bunu iki şeye borçlu. Biri ülkeye getirdiği güvenlik ortamına, diğeri yolsuzluk olaylarına hiç bulaşmayıp adını temiz tutmasına. İşte o nedenle, medyada bayağı sağlam köşeleri tutmuş birçok kişi istediği kadar çabalasın, onun ismini halkın gözünde yıpratamayacaktır. Ben diyorum ki, 12 Eylül öncesinde insanlar sokaktaki terörden ne kadar bezmişse, bugün büyük şehirlerdeki insanlar da hırsızlık ve kapkaçtan o kadar bezmiş durumda."(!)

EMİN MİSİNİZ?

Görüyorsunuz, alıntının sonuna (!) işaretini özellikle koyduk, çünkü "güvenlik"i esas alan bu yorum gerçekten harika bir şey!

Bir kere herşeyden önce, Özkök'ün sanki "alana inilip-çıkılıp" gerçekleştirilmiş bir araştırmanın sonucuymuşcasına kesin bir dille yaptığı tespitlere ilişkin bir problem: Ne malum? Söz konusu kişinin "bugün halkın gözünde hâlâ aynı saygın yerini koruduğu" ne malum? Bir gazetecinin haklarındaki muhtemel yayınlara Anayasa ile yasak getirilmiş bir askeri cunta hakkında bu derece kesin değerlendirmelerde bulunmak uygun bir davranış mı?

Ama bize sorarsanız, Özkök'ten aktardığımız bu satırların en "can alıcı" bölümü şudur:

"Ben diyorum ki, 12 Eylül öncesinde insanlar sokaktaki terörden ne kadar bezmişse, bugün büyük şehirlerdeki insanlar da hırsızlık ve kapkaçtan o kadar bezmiş durumda."

BU CÜMLEDEN NE ÇIKAR?

Yanlış anlaşılmaya fırsat vermemek için şu hususu gecikmeden belirtmemiz gerekiyor: Yanlış anlaşılmasın, bizim Özkök'ün bu satırlarından "12 Eylül benzeri bir müdahalenin -hiç değilse 'büyük şehirler' açısından- zamanı artık gelmiştir!" demek istediği sonucunu çıkardığımız filan yok! (O kadar "kötü" değiliz!) Ancak biz nasıl düşünürsek düşünelim, yani bu konuda Özkök'ü bu tür bir "sonuç"tan ne kadar uzaklaştırmaya çalışırsak çalışalım, kurduğu cümleden ne yazık ki aynen böyle bir sonuç çıkmıyor mu? Yani daha açıkcası Özkök'ün kaleminden çıkan şöyle bir çıkarsama ile karşı karşıya değil miyiz:

1- "Kenan Evren (...) rağmen, bugün halkın gözünde hâlâ aynı saygın yerini koruyor"

2- Çünkü, Kenan Evren, 12 Eylül öncesinde sokaklara hâkim olan terörden halkı kurtarmıştır.

3- Bu durumda "Ben diyorum ki (...) bugün büyük şehirlerdeki insanlar da hırsızlık ve kapkaçtan o kadar bezmiş durumdadır."

Sonuç (iki yerine üç "öncül" oldu ama artık kusura bakmayın): Bugün büyük şehirlerdeki insanlar da hırsızlık ve kapkaçtan "o kadar bezmiş durumda" olduklarından dolayı kendilerine "güvenlik getirecek" ve bu nedenden dolayı gözlerinde her zaman saygın bir yer işgal edecek olan bir kurtarıcıyı beklemekte sonuna kadar haklıdırlar.

Belki de içinizden bazıları "Ama olur mu, hırsızlık olayları arttı diye bir ülkede askeri darbe yapıldığı nerede görülmüş?" diye soruyorsunuzdur. Sorun sorun, haklısınız!

Böyle konuşuyoruz ama belki de dünyadan haberimiz yok? Belki de eskinin "sokak terörü"nün yerine bugün hızla "hırsızlık ve kapkaç olayları" almaktadır da haberimiz yok!

Her neyse... Şurası açık ki, Özkök'ün "güvenlik"i merkeze alarak yazdığı bu yazı okurlarına hiç mi hiç güven telkin etmiyor... (K.B.)


Düğmeye jandarma basmayınca yolsuzlukla mücadelenin
tadı olmuyor!

Doğrudan bakanın verdiği emirle Enerji Bakanlığı'nda başlatılan geniş çaplı yolsuzluk soruşturması, işin bu yanıyla Hürriyet yazarı Emin Çölaşan'ı pek mutlu etmiş görünmüyor. Bu mutsuzluk hali bize, tam dört yıl önceki, "düğmeye jandarmanın bastığı" bir başka "enerji yolsuzluğu"nu hatırlattı... O günlerde yazar da gazetesi de çocuklar gibi şendi...

Hürriyet gazetesi yazarı Emin Çölaşan'ın 12 Şubat tarihli, "İlk kez kendi adamları!" başlıklı yazısı şu satırlarla başlıyor:

"ENERJİ Bakanlığı'nda ortaya çıkarılan büyük yolsuzluk olayının bir numaralı zanlısı, AKP tarafından genel müdürlük görevine getirilen biri. Cumhurbaşkanı bu şahsın genel müdür olmasını, 'irticacı' olduğu gerekçesiyle iki kez veto etmiş. Fakat kendisinden vazgeçemeyen iktidar, kendisini bu göreve vekâleten atamış. Demek iş o boyutlara vardı ki, kendi adamlarının yaptığına bile daha fazla dayanmaları mümkün olmadı... Ya da işin 'çok yüksek' makamlara ulaşmasından korkup paniklediler."

Yazısında yok ama, satırlarına yansıyan ruh halinden, soruşturmalarla ilgili olarak Başbakan'ın verdiği "Kime ulaşırsa ulaşsın sonuna kadar gidilsin" demecinden de; Adalet Bakanı'nın "Türkiye, üzerindeki kirli gömleği çıkartıyor, iş nereye giderse oraya kadar gidecek" yollu kararlı çıkıştan da fazla mutlu olmadığını rahatlıkla öne sürebiliriz.

Bütün bunlar bize gene soğuk, karlı bir ocak-şubat döneminde (2001) medyanın bir numaralı gündem maddesini oluşturan bir başka "enerji yolsuzluğu"nu hatırlattı: Beyaz Enerji Operasyonu...

DÜĞMEYE KİM BASTI?

O günlerdeki "düğmeye basma" tartışmasını hatırlıyor musunuz? Hürriyet'in iki gün üst üste "düğme"li manşet cümleleriyle yayımlanmasına yol açan asker-siyasetçi tartışmalarını o günlerde yayında olan Medyakronik'te (9 Ocak 2001) şöyle aktarmışız:

"Hürriyet'in (8 Ocak) 'DÜĞMEYE O DEĞİL BİZ BASTIK' manşetinin çok gürültü koparacağı belliydi. Haberde, adını açıklamayan 'üst düzey' bir komutan, eski bir bakanla dört bürokratın gözaltına alındığı 'Beyaz Enerji' operasyonunu sahiplenen Enerji Bakanı Cumhur Ersümer'i yalanlıyor, 'onun üstünü çizin', 'onu tekzip edin' diyordu. Komutan, operasyonda düğmeye kendilerinin bastığını özellikle vurguluyordu..."

O günlerde yayımlanan gazetelerden öğreniyoruz ki, Hürriyet'in bu manşetle çıktığı gün Başbakan Ecevit ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, olan bitene çok sert tepki göstermiş. Başbakan Ecevit sadece askerleri muhatap alırken, Yılmaz Hürriyet'i de suçlamış, gazetenin "askeri rejime özlem duyduğunu" öne sürmüş... Bu suçlamalar karşısında Ertuğrul Özkök 9 Ocak'ta gazetesini savunmuş ve tahmin edebileceğiniz gibi "haber" argümanına başvurmuş. Yani: "Bu, haberdir, Hürriyet o nedenle yayımlamıştır."

SAYFA BOYU ASKER FOTOĞRAFI

Biz o günlerde, bunun, evet bir haber olduğunu ama Hürriyet'in haberi veriş biçiminin problemli olduğunu söylemişiz. Özellikle manşetin devam ettirildiği 20. sayfadaki sunum bize fazla "eforik" görünmüş. Şöyle yazmışız:

"(..) 20. sayfanın tamamı bu konuya ve yan haberlerine ayrılmış. Olabilir. Peki, sayfayı neredeyse boydan boya kaplayan o selam vererek yürüyen, yüzü gizlenmiş komutan fotoğrafı ne oluyor? Her zaman söylendiği gibi, 'fotoğraf tercihi çok şey anlatır'sa, bu fotoğraf 'çok çok' şey anlatmıyor mu?"

Dört yıl öncesine yaptığımız bu kısa yolculuktan sonra tekrar dönüyoruz bugüne... Şu hale bakın siz: "Yolsuzluğa bulaşmamış tek kurum" olan askerlerin sivil siyasetçilere haddini bildirdikleri, "onun üstünü çizin" diye gürledikleri, ülkenin en büyük gazetesinin de "boy aynası" asker fotoğraflarıyla süsleyip manşete taşıdığı günlerden nerelere geldik... Hiç olacak şey mi? "Adamlar", "kendi adamları"nın karıştığı öne sürülen yolsuzlukların üzerine gidiyorlar, soruşturma emirlerini bizzat kendileri veriyorlar... Üstelik de hiçbir "üst düzey komutan" çıkıp, "Düğmeye o değil, biz bastık", "onun üstünü çizin", "onu tekzip edin" demiyor...

Yok yok, "yolsuzlukların üstüne gidilmesi"nin de tadı kalmadı canım... Düğmeye jandarma basmayınca yolsuzlukla mücadelenin tadı mı olurmuş?

YANLIŞ ANLAŞILMASIN

Son olarak bir "yanlış anlaşılmasın" notu: Yolsuzluk soruşturmasının bizzat sivil siyasetçilerce başlatılmasının Emin Çölaşan gibi Hürriyet'i de mutsuz ettiğini söylemek istemiyoruz. "Zamanın ruhu"nun dört yıl öncesine kıyasla epeyce farklı olduğunu göstermek üzere, bir başka Hürriyet yazarı olan Fatih Altaylı'nın şu satırlarıyla bitirelim: "(Enerji Bakanı Hilmi Güner) kendi kurduğu kadrolar hakkında birtakım 'iddia ve isnatlar' olduğunu görüp, bunların 'doğru olabileceğini' hissedince hemen soruşturmayı başlattı. ANAP döneminin aynı koltuğu işgal eden bakanları gibi 'beklemedi', 'korumadı', olayın 'Jandarma marifetiyle ortaya çıkarılmasını' beklemedi. Ve hiçbir 'komplekse kapılmadan' kendi getirdiği adamların ipini kendi eliyle çekti. Bu durumun partisine, hükümetine zarar verebileceğini bilmesine rağmen çekinmedi. Hilmi Güler'i kutluyorum. Darısı diğer bakanların ve 'bazı' bakanlarını koruyan Başbakan'ın başına." (A.G.)


Abdullah Gül'ün açıklamasını Hürriyet tamamlıyor!

Ne diyebiliriz ki; yersiz, hatta münasebetsiz, hatta ve hatta tehlikeli bir gazetecilik örneği doğrusu.. Bir ülkenin Dışişleri Bakanı'nın dışarıdan birisi-birileri hakkında -hem de havanın haddinden fazla "sıcak" olduğu bir dönemde- sarfettiği sözleri yeterli bulmayıp onu canının istediği gibi "zenginleştirmesi" görülmüş bir şey midir?

İnsana (yani "gazete"ye!) demezler mi: Madem bu işe bu kadar meraklısın, o zaman gel Dışişleri'ni sen idare et bari! Şu ilginç mi ilginç hikayeye bakın: Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Irak Kürdistan Demokrat Partisi lideri Mesut Barzani'nin "Dünyada hiçbir güç veya devlet benim Kerkük'ten vazgeçmemi sağlayamaz" sözlerine yanıt vermiş. Tamam, Gül'ün yanıtı gazetenin de belirttiği gibi "çok sert" olarak değerlendirilebilir.

Gül, şöyle diyor: "Ortadoğu'da ve özellikle Irak'ta yanlış liderlikler, hayali projeler, irrasyonel hareketler, retorik sloganlarla hareket edenler Irak'a ve Iraklılara çok büyük belalar açmıştır. Irak ve Iraklılar bunun sıkıntısını o kadar çekmiştir ki, şimdi zaman bütün bunlardan ders alma zamanıdır."Ama Hürriyet bu kadarı ile yetinir mi? Dışişleri Bakanı Gül'ün bu açıklamasını yeterince "sert" bulmamış olacak ki, söz konusu açıklamayı bakın nasıl bir başlık altında veriyor:

"Belanı arama"(!)

Pek de "kabadayı" doğrusu... (K.B.)


13 Şubat 2005
Pazar
 
YÖNETENLER: Kürşat Bumin
Alper Görmüş


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED