AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
Y A Z A R L A R
Müslümanlığa direnmek mi, Müslümanlıkla direnmek mi?

Yaklaşık 150 yıldır en temel sorunumuz, Türkiye'nin, laikliğe "din-dışı bir din" konumu biçerek, Müslümanlıkla ilişkilerini, handiyse tümüyle koparacak kadar sorunlu hâle getirmesidir.

Müslümanlık, Cumhurbaşkanımız Sayın Sezer'in zannettiğinin aksine vicdanlara hapsedilemeyecek kadar hayatın her alanını kuşatan bir dünya tasavvurudur. Laiklik ise, bizzat Batılı (Heidegger, Nietzsche, Weber, Marx, Adorno, Horkheimer, Peter Berger, John Keane, John Milbank vesaire gibi) pek çok önde gelen düşünürün farklı şekillerde altını çizdikleri gibi, Batı'da kültürün çoraklaşmasının, çölleşmesinin, hayatın ve insanın makinalaşmasının ve ruhsuzlaşmasının; sonuçta bugün Batı uygarlığının yaşadığı ve tüm dünyaya da yaşattığı bunalım ve kaosun; insanın Tanrı'ya, doğaya, diğer insanlara ve kültürlere hâkim olma güdüsünün en temel kaynağı ve müsebbibidir. Bugün Batı'da sosyal teorinin en yoğun tartıştığı sorunlardan birinin laiklik olması ve Batı toplumlarında medya, kültür, müzik ve eğlence endüstrinde karşımıza çıkan din-dışı kutsallıklarda yaşanan patlamanın, akademi, kültür, düşünce ve medya dünyasının en temel ilgi alanlarından biri olması hiç de tesadüfi değildir.

Bizim sadece Müslümanlıkla ilişkilerimiz sorunlu değil; Batı'yla, Batı kültürüyle ilişkilerimiz de sorunlu. Eğer Müslümanlıkla doğrudan, muhkem ve sarsılmaz ilişkiler kurabilmiş olsak, Batı'yla da daha sağlıklı, daha dürüst/çe ve daha imajinatif ilişkiler kurmayı başarabilecektik.

Kendi olamıyoruz: Bugün bir kendi'miz, bir ben-idrakimiz, kendimize özgü bir kişiliğimiz, kültürümüz, dinamiklerimiz yok. Bütün bunları kendimiz, kendi ellerimizle yok ettik. Kendi olamadığımız için tarumar ettik. Kendi olamadığımız için yakıcı ve yıkıcı bir aşağılık kompleksi, bir özgüven-kaybı hastalığı ile malulüz.

Kendi olamadığımız için, başkası da olamıyoruz. Bilmiyoruz ki, kendi olamayanlar, kendi'nin farkına varamayanlar, kendi olmanın sunacağı farkı, farklılığı, ruhu, dinamizmi fark edemeyenler; kendi ayakları üzerinde duramazlar, kendi'lerini de, kendi ruhlarını da, kendi farklılıkarını da, kendi dinamizmlerini ve dinamiklerini de kaybederler ve aslâ başkası olamaz, başkasının farklılıklarını da kavrayamazlar.

Kendi olamayanlar, varolamazlar; bu dünyada hiçbir varlık gösteremezler. Çünkü kendi olamayanlar, varolabilmelerini, bu dünyada varlık gösterebilmelerini mümkün kılan, imkân dâhiline girdiren bütün varolma kabiliyetlerini de, bu dünyada varlık gösterebilmelerini sağlayan gözlerini, ruhlarını, akıllarını, akletme ve fehmetme (anlama ve kavrama) melekelerini de; dolayısıyla kıymet hükümlerini, ölçme, değerlendirme, murakabe ve muhasebe yapabilme, yeni terkipler, yeni hesap-kitap geliştirebilme de, sonuç olarak, varlıklarına kasteden, hesap-kitaplarını altüst etme hesaplarıyla uğraşan rakiplerini, tanıyabilme ve tanımlayabilme kıstaslarını da yitirmekten kurtaramazlar.

Bizim toplum olarak ben-idrakimizi, kişiliğimizi, kimliğimizi, asaletimizi, aslî dinamikerimizi, tarihimizi, medeniyetimizi, kolektif hafızamızı; dolayısıyla ruhumuzu, gözümüzü ve aklımızı oluşturan, hayatımızı anlamlı ve değerli kılan, bizi toplum olarak aynı kaderde, ülküde, kaygıda, ufuk çizgisinde buluşturan, bütün zorluklara ve zorbalıklara göğüs gerebilmemize imkân tanıyan yegane kaynak Müslümanlıktır. Müslümanlığa direnmek, Müslümanlığın önüne dikenli terler örmek, çakıl taşları döşemek, bu ülkenin önünü tıkamakla, geleceğini karartmakla; dolayısıyla bizim yeniden tarih yapmamızı, tarihte varlık göstermemizi mümkün kılacak bütün yolları yok etmekle; bu ülkeyi sömürgeci ve barbar Batılılara teslim etmekle sonuçlanacaktır.

Bugün kendi olamadığımız için, başkası da olabilmiş değiliz; sadece ne olduğuna karar veremediğimiz bambaşka bir kişiliğe ve hüviyete dönüşmüş durumdayız: O yüzden sürgit bocalıyoruz; her şeyi o sığ, ilkel, reaksiyoner, saplantılı çocuksu laik aklımıza, çölleştirdiğimiz laik hayatımıza, ruhsuzlaştırdığımız laik küçük dünyamıza boca ediyor, olmayana-kendi'mize benzetiyoruz.

Bu nedenledir ki, elimizin değdiği her şeyi, o bir türlü varolamayan, hiçbir hakikat değeri taşımayan, kıymet-i harbiyesi, ufku ve özgüveni olmayan, o yüzden sürgit bocalayan harabü turab olmuş sekülerleştirilmiş hilkat garibesini andıran kendimize benzetmekte o kadar maharet sahibiyiz ki, bu davranışımızın ve hilkat garibesini andıran hâl-i pür melâlimizin Batılılar tarafından alkışlanmasından büyük haz alıyor, kendimizden geçiyoruz!

Kendimizden ne kadar getçiğimizi fark edemediğimiz için olsa gerek, laik Türkiye'nin, dün tarih yapan, bizi tarihte varkılan, bizim tarihe ve dünyaya esaslı şeyler söylememizi mümkün kılan Müslümanlık'la ilişkimizi koparmamıza yol açmasına Batılılar tarafından nasıl kadeh kaldırıldığını göremiyoruz bile.

Şunu görelim artık: Batılılar, biz, Müslümanlığa direndiğimiz ölçüde, hem bu ülkenin önünü kesmekte, hem de dünya üzerindeki sömürü düzenlerini ve düzeneklerini sürdürmekte zorlanmayacaklarını çok iyi biliyorlar.

O hâlde, Müslümanlığa direnmenin bize ve dünyaya neler kaybettirdiği, Müslümanlıkta direterek Müslümanlıkla direnmenin ise bize ve dünyaya neler kazandırabileceği üzerinde düşünmenin tam zamanıdır, diyorum.


14 Şubat 2005
Pazartesi
 
YUSUF KAPLAN


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED