AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

D Ü Ş Ü N C E    G Ü N L Ü Ğ Ü
Çocuklar tehdit altında

Millet olarak sahip olduğumuz tarih, bu gibi örneklerle, yani kendi kendimize zarar verdiğimiz dönem ve olgularla doludur. Bu dönem ve olgunun sonuncusu, 28 Şubat sürecidir.

  • CEMAL TOPTANCI / YAZAR
    Bir mekan düşünün; içinde malıyla canıyla insanlar yaşıyor. Bir mera düşünün içinde otlar, nebatlar ve onda yuva yapan çeşit çeşit hayvanlar barınıyor ve biz bu yerlerde tedbirsiz veya kasti ateş yakıyoruz. Yaktığımız ateş alevler halinde her tarafı sarıyor, bulunduğumuz mekanda anılarımızla dolu değerlerimiz, merada ise yanan ve alevlerin sardığı açık alanda otlar, nebatlar ve içinde yaşayan hayvanlar kül olup gidiyor. Böylesi bir durum bizi üzer değil mi? Bir futbol takımının ama iddialı bir takımın antrenörüyüz, gözde bir takım olmamız; tüm rakiplerimiz açısından tahlil edilmeye, kalecimizden başlayarak defans, orta saha ve forvetimize kadar oyuncumuz ve oyun sistemimiz inceden, inceye incelenmeye ve ona göre bize karşı en iyi sonucu almak için sistemi uygulamaları bilindik bir gerçek olduğu halde, hataya düşüp herhangi bir yanlışlık yaptığımızda, mesela defanstaki hatalı dizilişimiz karşı rakibimiz açısından neyi ifade eder?

    Gençliğin yetişmesinde Kur'an eğitiminin rolü

    Açık ve zayıf gördükleri kanat veya oyuncu üzerinde oyun oynamayı değil mi? Bizi yenilgiye kadar götürecek böylesi bir taktik hatası üzer değil mi? Çok basit iki örnekle ifade etmeye çalıştığımız bir tek şey var; o da bilerek veya bilmeyerek (ki bilmemek daha çok ehil olmamayı, ileriyi görmemeyi veya körü, körüne bir düşüncede inatla kalmayı ifade eder) kendi kendimize zarar vermek. Millet olarak sahip olduğumuz tarih, bu gibi örneklerle yani kendi kendimize zarar verdiğimiz dönem ve olgularla doludur. Bu dönem ve olgunun sonuncusu; 28 Şubat sürecidir. Yaşanan bu sürecin aktörleri başta Kur'an kurslarına karşı takındıkları tavır ve onun hakkında aldıkları cezai dayatmalarla caydırıcılıkları bu milletin son on yılı gençliği üzerinde menfi ve zararlı sonuçlar doğmasına vesile olmuşlardır. Zira anılan bu süreçten önce; ülkemizde, -satanist eylem ve düşüncelerden bahsedilmiyordu.- Sokak çocukları henüz güncellenecek kadar, sosyal bir yara olarak görülmüyordu.- Misyonerlik faaliyetleri ya çok gizli yapılıyor veya yok denecek kadar azken, süreç onun azgınlaşmasına vesile oldu. -Yatılı okul ve yurtlarda kalan çocuklar için, hepimizi üzen gayri ahlaki suçlardan, gazete sayfaları bu denli yer vermiyordu- Kapkaç gençliği bu sürecin doğurduğu bir sonuç olarak ortaya çıktı.Bütün bunlara nasıl 'dur!' diyebiliriz Elbetteki eğitimle. Nasıl bir eğitim? Elbette ki inanç eğitimiyle, yani Kur'anla ve Kur'an eğitimiyle... Devlet, gücünü kendisini var eden milletinden alır. Milleti kendine güvenen bir devlet güçlü devlettir, milletine vehimle yaklaşan devlet, yasaklar getirdikçe gücünden ve büyüklüğünden kaybetmeye mahkum olur. Satanizm ne olursa olsun, ister sapık bir düşünce, ister kanlı bir ayin olsun... Neticede ona inananlar suç işlese bile bunu öyle inandıkları ve bir bakıma ihtiyaç duydukları inancın sapıkçasını tercihleriyle ilgilidir. Siz onlara eğitimi yerli yerinde ve maskara olmaktan çıkmış şekliyle vermez, verdiğinize de kuşku içinde ve endişeyle bakarsanız, özellikle varlık içinde hiçbir sıkıntısı olmayan gençliği kendisini aile hayatından mahrum gören bu problemli kesimi sapık düşünce tuzağından asla kurtaramazsınız. Sokak çocukları; -çalışanlar (mendilci, boyacı vb.)- ailesiz yaşayan sokakta kalan ve uyuşturucu müptelaları, Türkiye'nin geleceğini çalan, geleceğin çocuklarını hırsızlıklarıyla mamasız bırakacak kadar alçalan, suçlu bir sermaye ile 'al külah ver takke' hesabı içindeki güç veya güçlerin bu insanlık ayıbı suçlardan, çok kısa ömürlü zaman aşım süreleri ile aflara uğrayarak, aklanıyor olmaları ve bu aklanmalar senin hukukunun tercihi olarak duruyor ise çalışan mendilci çocuğun insan hakları açısından kendisine düşen payı vermediğin sürece o çocuğu ve onu çalıştıran ailesini yaşadıkları ortamlardan kurtaramazsın. Veya metropollerin izbe varoşlarında kendini kendinden soyutlamak için, bakkal dan aldığı bali ile uyuşan, suç dosyası kabarık, balici genci ancak inanç eğitimiyle, yani yine Kur'anla insanlığa kazandırabilirsin.Ülkende her türlü zararlı faaliyeti yapmaya gönderilmiş, ülkeni bölmek için gelen gizli ajan provokatörlerin misyoner adıyla serbestiyet bulduğu ortamı yok etmen de senin elinde, ona karşı gücün, Kur'an kurslarıdır. Bu kursları ihya etmek ve Anadolu'nun milyonlarca çocuğunu bu kurslarla eğitmekle başarabilirsin.

    Bu memlekette sayısı yüzleri aşan, kimsesiz ve bakıma muhtaç çocuklara yönelik hizmet veren, sosyal devlet anlayışının bir gereği olan çocuk esirgeme kurum ve kuruluşlarında da inanç eğitimi vermek mecburiyetindesin, yani o kimsesiz çocuklarında Kur'an eğitimi almaya ihtiyaçları var.

    'Meramızı ateşe vermeyelim!'

    Bu kurumlarda psikiyatristlere ne kadar ihtiyaç varsa o kadar da iyi eğitim almış ve verecek düzeyde dini psikologlara da ihtiyaç vardır ve bunu da sosyal devlet anlayışı içinde gerekli görmemiz lazımdır. Bu kurumlara atfen zaman zaman basında geçen yüz kızartıcı ve insan onurunu yok edici suçlardan ancak bu eğitimi vererek caydırıcı olabiliriz. Kur'an eğitimini almış bir gencin kapkaççı olma ihtimali milyonda ancak bir olabilir, gelin bir sürecin bilmeyerek sebep olduğu ve ülkeyi her türlü şekilde tehlikelere maruz bıraktığı olguları ve değerleri yeniden tartışalım! Ne mekanımızı ne de meramızı yakalım. Takımımız oyuncularına başarılı oldukları bölgelerde görev verelim. Ve sonuç olarak; bu ülkenin onurunu koruyacak ona hayat verecek kıymetleri yeniden ihya edelim. İmam Hatiplerden, başörtüsünden ve Kur'an kurslarından korkmayacak kadar yürekli olalım. Nasılsa onlar bizim kabul ettiğimiz hayat tarzımıza karışmıyorlar, bütün yaptıkları bizim için üzülmekten öteye gitmiyor. İster satanist, ister misyoner, ister kapkaççı, ister sokak çocuğu olsun...


    Yargıdaki 'kural hataları' ne olacak?

    Hakem örneğinin, yargıya uyarlanması, ilginç sonuçlar verebilecektir. Hakem, nihai kararını maç esnasında verip, maçtan sonra kararını geri alabilmesi mümkün değil. Aynı şekilde, verdiği kararın hiçbir şekilde temyizi bulunmuyor.

  • CÜNEYT TORAMAN / HUKUKÇU
    Bir kaç gündür kamuoyu, 6 şubat pazar akşamı oynanan, Beşiktaş-Gençlerbirliği maçındaki "kural hatasını" tartışıyor. Spor medyası, "maçın hakemi Kuddusi Müftüoğlu'nun, futbolcuların atışın kullanılışı sırasında barajı bozması nedeniyle atıştan hemen sonra düdük çaldığını, top kale çizgisini geçtikten sonra ikinci bir düdükle gol kararı verdiğini, golden önce düdük çalındıktan sonra, -top kale çizgisini geçse bile- hakemin daha sonra gol kararı veremeyeceği" görüşünde.

    Son yıllarda, oldukça hızlanan futbol, eskiden top çevresinde oynanırken, bugün sahanın her yerinde oynanıyor. Hakemlerin, topun oynandığı alanla birlikte, topsuz alandaki koşuları ve engellemeleri de aynı anda takip etmesi gerekiyor. Hakemlerin, sahanın her yanını ve bütün futbolcuları fiziki açıdan izleyebilmesinin imkansızlığı yanında, bazen, saniyenin onda biri gibi kısa bir zaman dilimi içinde ve doğru karar vermesi gerekiyor. Tüm bu zorluklar nedeniyle, "kural hatası" olarak nitelendirilen esaslı hatalar dışında, hakemlere geniş bir "takdir alanı" bırakılmış bulunuyor. Oyunun temposu içinde, iyi görmediği takdirde, elle atılan golü verecek, ceza sahası içinde kendisini yere atan futbolcunun takımı lehine penaltı kararı verebilecektir. Bu hatalar, belli limitleri aşmadığı takdirde, "normal" kabul edilmektedir.

    'Hakemlik' ile 'hakimlik'

    Futbolda, hakemin, gözleme dayalı konularda yanlış karar vermesi olağan karşılanmakla birlikte, "takdir alanı" dışında, hata kabul etmeyen durumlar da bulunmaktadır. "Kural hataları" olarak nitelenen bu durumlar, bağışlanamaz bir "ihlal" olarak kabul edilmektedir. Yani, hakem, kuralın yorumunda serbest olmakla birlikte, temel kuralara aykırı hareket etmeyecektir. Örnek verecek olursak: her takım, onbir futbolcu ile oynayacaktır. Maçta, cezalı bir oyuncu oynatılmayacak, maç doksan dakika oynatılacaktır. Sahada, futbolcular dışında kimse olmayacaktır. Gol kararı için, topun kale çizgisini tamamen geçmesi gerekecek, auta giden top, gol olarak nitelendirilmeyecektir. vs. Bunun gibi "temel kurallara" aykırılık halinde, kural hatasının varlığı kabul edilecek ve maçın tekrarı gerekebilecektir.

    Maçın tekrarı, futbol takımlarının, olası mağduriyetlerini telafi etmeyi amaçlamaktadır. Bununla birlikte, "kural hataları" -çok az rastlanmakla birlikte- hiç istenmeyen bir durumdur. Kural hatasının getireceği kargaşa, maçın hakemi için de sıkıntılı bir durum yaratmaktadır. Böyle bir hatanın saptanması durumunda, kural hatası yapan hakemler, ya alt kategoriye düşürülmekte ya da uzun süre maç verilmemek suretiyle -bir şekilde- cezalandırılmaktadır.

    Kural hatası ile kariyeri tartışmalı hale gelen bu hakemler, daha fazla yıpranmamak için çoğu kere, hakemliği bırakma (istifa) yolunu tercih etmektedirler. Geçtiğimiz yıllarda, Çay-Kur Rize - Fenerbahçe maçında kural hatası yapan Ali Aydın, auta giden topa gol kararı veren genç bir hakemimiz, hakemliği bırakmak zorunda kalmıştı.

    Hakemlik ile hakimlik arasında, esaslı "nitelik" farkı bulunmakla birlikte, hakem örneğinin, yargıya uyarlanması, "ilginç" sonuçlar verebilecektir. Gerçekten, hakem, nihai kararını maç esnasında verip, -yanlış bile olsa- maçtan sonra kararını geri alabilmesi mümkün değil. Aynı şekilde, verdiği kararın hiçbir şekilde temyizi bulunmuyor. Yargıda ise, tarafların, kararı beğenmemeleri durumunda, temyize gitmeleri mümkündür. Bu temel farklılıklara rağmen, her ikisinin de "ortak yanları" olduğundan söz etmek mümkündür. Hakem, yöneteceği maçta, önceden belirlenen kuralları, tarafsız ve objektif bir şekilde uygulamakla yükümlü olduğu gibi, yargıç da, önceden belirlenen kuralları, herkese, "tarafsız" ve "eşit" bir şekilde uygulamakla yükümlüdür.

    'Kural hataları'

    Her ikisi de, uyuşmazlıkların çözümünde, tarafların çıkarlarına ve konjonktüre göre değil, önündeki işin yasalarına göre hüküm vermek zorunda. Hakemin yanlı kararları, sporda anarşiye ve kaosa sebep olabileceği gibi, hakimin yanlı kararları da, toplumda huzursuzluğun başlıca kaynağı olabilir. Yargıda da, futboldaki "esaslı ilkelere" benzeyen, yani, hukukun vazgeçilmez kuralları var mıdır? Bu soruya, olumlu cevap vermek gerekmektedir. Zira, mevcut hukuk kuralları, hukukun temel ilkeleri üzerinde yükselmektedir. Yasaların geçmişe yürürlü olarak uygulanamayacağı, yargı kararıyla saptanmadıkça kimsenin peşinen suçlu ilan edilemeyeceği, hiç kimsenin başkasının işlediği bir suçtan dolayı suçlanamayacağı (cezaların şahsiliği), daha alt seviyedeki bir hukuk normunun üst nitelikteki bir norma aykırı olamayacağı (normlar hiyerarşisi), vs. anayasayla güvence altına alınan "temel hukuk kuralları"dır. Yargıç da, (doğal olarak) bu temel ilkelerle bağlıdır. Bu temel ilkelere aykırılık, hukukta, "kural hatası" anlamına gelmektedir.

    Yargı kararlarının temyiz olanağı bulunduğundan, yargıçlar için "kural hatası"ndan söz edilemeyeceği öne sürülebilir. Bu iddia, biçimsel açıdan haklı kabul edilebilir ise de, temyiz olanağının, "kural hatalarını" ortadan kaldıramadığı da bir gerçektir. Yargıtay, çok ağır bir iş yükü altında çalıştığı ve temyize gönderilen dosyaların yeterince incelenemediği bir gerçektir. Usuli olarak "kesinleştiği" halde, pek çok kararın "yazılı emir" yoluyla bozulması, temyiz yolunun nihai bir güvence olmadığını göstermektedir. Bunun yanında, Yargıtay'ın vereceği yanlış kararların denetimi de mümkün bulunmamaktadır. Yargıtay dairelerinin verdiği kararlar, ancak yerel mahkemenin direnmesi halinde Genel Kurul'a gidebilmektedir.

    Biraz geçmişe dönecek olursak, temel hukuk kurallarının sınırlarını zorlamak suretiyle, yargının, elbirliğiyle gerçekleştirdiği "kural hataları" hepimiz tarafından hatırlanacaktır. Bu kural hataları ile, bugünün başbakanının önü kesilmeye çalışılmış, olmayan bir hukuk kuralına dayanılarak, başörtülü öğrencilerin eğitim hakkı ellerinden alınmıştır. Sonradan konulan hukuk kurallarının, geçmişe dönük uygulama yasağına rağmen, o yıl son sınıfta okuyan imam-hatip lisesi öğrencilerinin, ÖSS puanları düşürülmüştür. Ülkemizin en yüksek mahkemesi tarafından, en çok oy alan partisi -mevcut kurallar iptal edildikten sonra- kapatılmıştır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Yargıcın takdir alanındaki bir yanlışlık, sadece davanın taraflarını ilgilendirdiği halde, kural hataları, bütün toplumu ilgilendirmektedir. Bu nedenle, yargının "takdir alanını" saygıyla karşılamakla birlikte, "kural hataları"na, bu kadar hoşgörüyle yaklaşılmamalıdır. Yargıç, her ne surette olursa olsun hukukun temel ilkelerinden ödün vermemeli, kararları asla, hukukun temel ilkeleriyle çatışmamalıdır.


    Sevginin ilk ışığı

    Görev ve sorumluluklarımızla yaratılmış olmanın duyarlığıyla aradığımız erdem ve keremdir. Hayatı hayat yapan da sevgi ve imandır.

  • NACİ GÜMÜŞ / EĞİTİMCİ - YAZAR
    Huzur ve mutluluk gönlümüzde içimizdedir. Kendini tanımayan başkasını tanıyamaz. Şüphesiz her kişi özeldir, yaradılışı itibariyle her kişi güzeldir. Zira hiçbir şey sebepsiz yaratılmamıştır. Gözle görülmeyecek kadar küçük canlı ve cansız varlıkların bile çok önemli görevleri vardır. Değerler manzumesi içerisinde gelişen hareketlerdir ki sevgiyi çoğaltır, saygıyı uyandırır. Sevgi ve saygının ilk ışığı "iyilikte yarışma, bilgiyi paylaşma"dır. Değişimler ister istemez yaşanacaktır. Değişim vetiresinde dönüşüm de kaçınılmaz gibidir. Bu sosyo-ekonomik ve kültürel alana münhasır bir gerçeklik olsa da gönül ve beyin hep birdir ve bire bağlı, bire bakar. Yani mutlak gerçek mutlak gerçektir. Ebedi hayata başlandığı andan sonraki değişim, bütün değişimlerin aslına dönüş dönüşümüdür. Yani "her şey aslına rücu eder."

    Kim nereye giderse gitsin, nereye bakarsa baksın, nereli olursa olsun, hangi dili konuşursa konuşsun gideceği yer bellidir. Kendini nasıl konumlandırırsan konumlandır, hangi esintiye kapılırsan kapıl son kapıdan her kes geçecektir. Her kes bunu biliyor mu dersiniz? Zahiren biliyordur. Fakat bu bilme; "görme ile bakma", "işitme ile duyma" arasındaki ilişki gibi bir bilmedir. Bu bilmenin bilincinde olmayanların gerçek huzur ve mutluluğun ne olduğunu bildiklerini, ya da gerçek bir huzur ve mutluluk içerisinde olduklarını sanmıyorum.

    Görev ve sorumluluklarımızla yaratılmış olmanın duyarlığıyla aradığımız erdem ve keremdir. Hayatı hayat yapan da sevgi ve imandır. Bu meziyetlerle yaşarsak dünya ile ahiret arasında onurlu bir yolculuk yapmış olur, yüce adaletin bahşedeceği bitmez tükenmez huzur ve mutluluğun yüksek hazzını tadarız. Bugün yok olan milyonlarca insanın, binlerce peygamber, evliyanın enbiyanın ve bütün bilge kişilerin bize anlattığı bu değil midir? Bunun üzerinde derin derin düşünmemiz gerekmez mi? Kutsal metinlere ulaşamayanların, ya da nasiplenmeyenlerin düşünmesi için yeterli sebep yok mu? Bu çırpınışımız, sitayişimiz güzellikleri yaşama ve yaşatma amacından başka mânâ taşımaz... Güzellikler için önce içimize bakmalıyız.

    Tarihin en derin noktasından alarak günümüze dek bütün insanlık tarihi üzerinde azıcık düşünürsek hayat tecrübesinden çıkaracağımız hayatî tecrübe budur.




  • 14 Şubat 2005
    Pazartesi
     


    Künye
    Temsilcilikler
    Abone Formu
    Mesaj Formu

    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
    Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
    Bilişim
    | Dizi | Çocuk
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
    © ALL RIGHTS RESERVED