AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
Y A Z A R L A R
Berk ve Bukowski ya da yalınlık meselesi

Amerikalı şair ve öykü yazarı Charles Bukowski yalın yazmaktan yana. Yalınlık üzerinde öylesine ısrarla duruyor ki, yalınlığın ne demek olduğu üzerinde bir kez daha düşünme gereğini duyuyorsunuz. Şu sözler ona ait: "Yazmaya oturduğumda yalın ve doğru yazmak zorundayım. Bütün haftalığını dört saat içinde (at yarışlarında) kaybettikten sonra odana dönüp süslü püslü hikâyeler uyduramazsın." (Güneş, İşte Burdayım, çev: Avi Pardo, Parantez Y. İst.2004, s.24 ve kitabın muhtelif yerleri). Bu sözleri ya da benzerlerini kitap boyunca sık sık tekrarlıyor.

Türk şairi İlhan Berk de, bir söyleşide: "…düzyazının dilinde şiir bulmadıkça Pera, Galata ya da herhangi bir kitap benim yazı anlayışımda yoktur. 'Ali saat üçe doğru evden çıktı. Dörde doğru döndü.' gibi cümleler beni hiç ilgilendirmiyor. Bu yüzden de mesela, romanlara pek saygıyla bakamam." (Hece, Eylül 2004, söyleşiyi yapan: H. Su).

Acaba Bukowski'nin sözünü ettiği yalınlık, Berk'in örneklediği cümlelerle örtüşür mü?

Konuyu irdeleyebilmek için kelimelerin, bir metin içinde lügatte durduğu gibi mi durduğunu irdelememiz gerekiyor. Öyleyse sorumuzu pekiştirelim: Kelimeler, içinde yer aldığı metinde de lügatte durduğu gibi mi durur? Yoksa onlar içinde yer aldıkları metnin bağlamına göre farklı anlamlar mı yüklenir?

Elbette, biliyoruz ki, kelimeler içinde yer aldıkları metnin bağlamına göre farklı anlamlar yüklenir. Onların yüklendiği anlam, her zaman lügatte sınırları çizilmiş anlamlarla mukayyet değildir. Dahası çoğu kez, lügatte karşılığı verilmemiş anlamları içermesi alışılmış ve olağan hallerdendir. Bir kütüğü gösterip "bu bir kalastır" dediğinizde, doğrudan bir gerçekliği ifade etmiş olursunuz; ama bir adamı işaret edip: "bu bir kalastır" derseniz, aynı kelime bu kullanımda farklı bir anlama delalet eder.

Kelimelerin lügatteki anlamına en sadık kalınarak kullanılanları belki de sayı adlarıdır. Sayıların üzerinde kesin bir mutabakat kurulmadıkça onlar üzerinde işlem yapmak imkânsız hale gelir. Bir (1) bütün insanlar için aynı sayıyı anlatır, üçyüzdoksansekiz (398) ve aklınıza gelen herhangi bir sayı, dünyadaki bütün insanlar tarafından ne bir eksiği ve ne bir fazlası söz konusu olmadan, neyse o sayı olarak kabul görür. Buna rağmen, üzerinde böylesine kesin mutabakat oluşturulmuş bu kelimeler bile, öyle yerlerde kullanılabilir ki, orada o kullanılan sayı, kullanılan sayı olmaktan çıkar, mecazî bir anlam yüklenebilir. Dinî folklorda üçler, yediler, kırklar diye anılan kişiler, gerçekte üç, yedi ve kırk kişilik kümeleri mi işaret eder, yoksa yaklaşık bir fikir vermek üzere mi bu sayılara müracaat edilmektedir? Cemaatle kılınan namazın münferiden kılınan namazdan 27 kat daha erdemli olduğu söylendiğinde, burada, acaba 27 sayısını, 26'dan sonra gelen sayı olarak mı kabul etmemiz gerekecektir? Hz. Bilal hakkında söylenmiş olan şu hadisi şerifte kullanılan sayıyı nasıl yorumlayacağız: "Ahrette, Bilal'ın yüzündeki nur 500 yıllık mesafeden görülecektir." Buradaki "500 yıllık mesafe" ifadesini lügat anlamıyla mı kabul etmek zorundayız? Yoksa, bu ifade kavranılması zor olan bir uzaklığı mı anlatmak istemektedir?

Aynı şekilde, matematik bir kesinlikte olması beklenen yasa metinlerinin, hele de ceza yasası söz konusu olduğunda, uygulamada, gerek yargıcın anlayışına göre, gerekse başka çeşitli nedenlerle nasıl farklı yorumların konusu olabildiğini gündelik deneylerimizden biliyoruz.

İmdi, durum böyleyken, yani sayıların bile mecazî olarak yüklendiği anlamlar varbulunurken, bir edebî metin içinde ve o metnin taşıdığı bağlam üzerinden bir kelimenin yüklenebileceği anlam çeşitliliğinin oylumunu ölçmek zor olmasa gerek. İlhan Berk'in örnek olarak verdiği "Ali…"li cümleler, basit, anlaşılabilir ve bir tek anlama göndermede bulunuyormuş gibi görünmektedir. Ancak bu aynı cümlelerin bir polisiye roman içinde kullanıldığını ve farklı anlam katmanlarının bulunduğu bir metin içinde yer aldığını düşündüğümüzde, hiç de öyle olmadıkları kolayca ortaya çıkartılabilir. Demek ki, edebî metnin yalınlığından bahsederken, aslında çapraşık bir sorun üzerinde durduğumuzu bilmemiz gerektiği açığa çıkıyor.


20 Şubat 2005
Pazar
 
RASİM ÖZDENÖREN


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED