|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Wall Street Journal ve yazarı Pollock, Irak Savaşı'nın en büyük destekçilerindendi. Kitle imha silahları konusunda yanıltıcı bir yayın politikası izledikleri için okuyucularından özür diledi -New York Times, Washington Post ve the Economist gibi.
Wall Street Journal'ın başyazarı Robert L. Pollock Türkiye'ye dair yazdığı zehir zemberek yazısında tam anlamıyla ABD'nin önemli müttefiklerinden birinin üzerini çiziyor. Anlaşılan Pollock Jerusalem Post gazetesinin yayın kurulu üyesi Richard Perle'le beraber yaptığı Türkiye'ye gezisinden memnun ayrılmamış. Eskiden Türkiye'yi ziyaret eden Garplılar misafirperverliğimizden şitayişle bahsederlerdi. Demek ki Avrupalı olma yolunda ilerledikçe oryantal hasletlerimizi giderek kaybediyoruz. Ne Pollock, ne de yazdığı gazete Amerikan basınının sıradan mensupları. Zaten kullandığı dile de Amerika adına konuşuyormuş edası hakim. Amerika bir süpergüç ve biz "hasta ülkenin" vatandaşları Pollock'un yaptığını yapıp, üzerini çizmek durumunda değiliz. Yazdıklarını iyice okuyup, hatalarımızı tekrarlamamak için dersimize sıkı çalışacağız. Bir başka yazısında 1990'ları "tavizcilik dönemi" olarak mahkum eden Pollock malum çevrelerin adamı ve bu çevreler Amerikan iç ve de dış politikasına yön verdiği için son derece önemli. Ancak Pollock'un yazısında dillendirdiği pozisyon değişikliğinin henüz Amerikan dışpolitikasını yansıttığını söyleyebilmek zor. Yazının amacının ''şok edip, hayran bırakmak" olduğu ortada. Ancak yeni muhafazakarların gerçekte şok edip hayran bırakacak itibarları kalmadı. Wall Street Journal ve yazarı Pollock Irak Savaşı'nın en büyük destekçilerindendi. Savaşın en önemli bahanesi olan kitle imha silahları konusunda yanıltıcı bir yayın politikası izledikleri için okuyucularından özür dilediler. New York Times ve Washington Post, hatta the Economist dergisi gibi. Bu kuruluşlar seçimde Kerry'yi desteklediklerini açıkladılar. Wall Street Journal ise dimdik ayakta duruyor. Irak Savaşı'nda ABD, 11 Eylül'de hayatını kaybeden Amerikalıların sayısının yarısına tekabül eden 1500 askerini kaybetti. Bu arada Irak'ta İranlı Ayetullah Sistani desteğindeki Şiilerin zaferiyle neticelenen seçimlerin de gösterdiği gibi ABD tam bir açmazın içinde. Yine bu savaşın gölgesinde her yıl bir önceki rekorunu kırarak yükselen dış ticaret açığı 2004'de 666,2 milyar dolara yükseldi. Amerika, hazine bonolarını satın alarak ödemeler dengesindeki açığını kapatan Japonya ve giderek Çin'e, borçlu ve bağımlı hale geliyor. Diğer taraftan izlenen saldırgan politikalar, Rusya-İran-Suriye arasında yeni bir ittifak hattı kurulmasına yol açtı. Anti-Amerikancılık sadece Türkiye'de değil, başta Amerika'nın Avrupalı müttefikleri olmak üzere her ülkede yaygın. Bu ortamda Bush seçimi kazansa bile yeni-muhafazakar yorumlar ciddi bir sorgulama sürecinden geçiyor. Ve Pollock Türkiye'ye saldırıyor. Amerikan yeni-muhafazakarlarının Türkiye hakkındaki tavır değişikliği daha önce de farklı vesilelerle dile getirilmişti. En son yeni muhafazakar Amerikan kanalı Fox TV'de yayınlanan bir dizide terörist bir Türk aileden bahsediliyor, bir başkasında Türkiye kadın hakları açısından Taliban Afganistan'ına benzetiliyordu. Diğer taraftan, Amerika'daki WINEP gibi yeni muhafazakar think-tank'ler benzer bir pozisyon değişikliğine destek raporları yazıyorlar. Yine Paul Wolfowitz'in Türkiye'deki bir grup gazeteciye verdiği mülakat hala akıllarda. Bu mülakatında Wolfowitz Irak'a demokrasi götürmeye giderken Türkiye'de demokratik meclis kararı üzerinde ordunun neden etkili olmadığını sorguluyordu. Amerikan demokrasi anlayışının çok edebi ifadelerinden biriydi bu. ABD ancak kendi işlerine yaradığı sürece bir ülkede demokrasi görmek istediği, ancak demokrasinin Amerikan rotasından çıkmaya başladığında ise sürece müdahale etmekten çekinmediği kimsenin gizlisi saklısı değil. 11 Eylül 1973'de Şili'de yaşananlar belki Amerikan halkı bilmiyor ama Türk halkı için fazla yabancı sayılmaz. Şili'de darbe sürecinde kamuoyunu etkileyebilmek için CIA tarafından ülkedeki basın mensuplarına aktarılan 400 bin dolar da bu ülkedeki Amerikan karşıtlığını bastırmaya yetmemişti. Pollock yazısında Türkiye'deki hükümetin Amerika'nın kadrini bilmediğinden yakınıyor. Tayyip Erdoğan'ı hükümeti kurmadan önce kabul eden Başkan Bush'un bu jestine Başbakan Erdoğan buna yeterince karşılık vermemiş. Pollock'un da gayet iyi bildiği gibi Bush'un kabülü bir meşrulaştırma işlevi görmüşse, o meşrulaştırma ihtiyacının hasıl olduğu şartların hazırlanmasında ABD'nin katkısı inkar edilemez. Dolayısıyla çaldığı malı sahibine iade ederken teşekkür bekleyen hırsızın durumunu andırıyor Pollock. Yine ilgi çekici olarak Erdoğan için, 'eskiden' İslam dünyasına model olarak gösterilen başbakan olarak bahsediyor. Erdoğan'ın olmasa da Türkiye'nin model olduğunu bizzat Amerikan başkanından da duymuştuk. Bu söylem, altındaki emperyalist üslubu iyi farkeden Türkiye'deki değişik çevreler tarafından sahibine iade edildi. Ancak bu konuda bir söylem değişikliğini ilk defa duymuş oluyoruz. Pollock kendisine bir Sistani modeli bulmuş olmalı. Pollock Türkiye'ye yönelik çerçevesini geniş tutmuş; hem iktidara hem muhalefete, hem İslamcı hem laik basına bindiriyor. Türkiye'ye sert eleştirilerinde, karşıdan gelecek cevabı önceden hesaplıyor olmalı ki derhal anti-semitizm söylemini harekete geçiriyor. Burada hızını alamayıp Türkiye'deki anti-semitizmin Nazi Almanyası'na şapka çıkartacak derecede olduğunu iddia ediyor. Yani bana nasıl cevap vereceğinizi biliyorum, ama sakın buna kalkışmayın, başınıza neler geleceğini önceden haber vereyim, türü bir üslup. Belki Pollock bilmiyordur ama Türkiye'nin içinde, bu arada yerli yeni-muhafazakar çevrelerde zaten bir 'anti-semitizm' söylemi öteden beri sürüp gidiyor. Aslında Pollock'un gardını önceden alır vaziyetleri asıl niyetini de açığa vuruyor. Doğrusu bu çevreyi rahatsız eden TBMM'nin tezkereyi reddetmesi ya da Türkiye'nin her kesimine sirayet eden kronik anti-Amerikancılık değildir. Kendisi de gayet iyi biliyor ki anti-Amerikancı Türk toplumunun yüzde yetmişi Avrupa Birliği üyeliğini desteklemektedir. Yani Türkiye anti-Amerikancı olmakla Batı'dan uzaklaşmak gibi bir irade belirtmiyor. Üstelik Türk halkında bizatihi bir halk ve ülke olarak Amerika'ya karşı olmak gibi bir durum da söz konusu değil. Bütün bunları Pollock bilmesine rağmen tepkisinin arkasındaki asıl neden ve onun anti-semitizm gardını almasına yol açan neden Türkiye'nin Orta Doğu politikası, evet, İsrail'le olan ilişkilerindeki konum değişikliğine getirmek istediği eleştiridir. Yoksa Pollock anti-Amerikancılık arasaydı, Paris'e de gidebilirdi. Pollock tehditlerine başlıyor, ancak bu defa Amerika adına konuşmadığı daha açık: (kendisi de bir Amerikan devlet kurumu olan) Kongre'deki Ermeni soykırımı tasarılarına karşı sizi biz koruduk, Bakü-Ceyhan'ı size biz verdik, ama siz bize bunların karşılığını veremediniz. Bu gidişle hasta adam Osmanlı'nın başına gelenler sizin de başınıza gelir, Kongre'deki desteğimizi çekeriz, dizi filmlerle imajınızı alt üst ederiz, Atatürk Türkiye'sini (buradaki iki anlamlı mesaja dikkat) de kaybedersiniz. Pollock'un mesajının özü budur. Pollock ses uyandırdı ama şok edip, hayran bırakamadı. DİN DERSLERİNİN SAATİ ARTTIRILMALI Okullarımızda din derslerinin haftalık okutulma saati ve öğretmenlerinin sayıları artırılmalı, haftada en az üçer saat olmalıdır. Şu anda bile yirmi bin din dersi öğretmenine ihtiyaç var. Öğretmen yokluğundan birçok ders boş geçmektedir. Eğitim-Bir-Sen Genel Teşk. ve Eğt. Sek.
Misyonerlik faaliyetleri hızla artmakta, gazetelere boy boy ilan vermekteler. Kızılay meydanında, İstiklal Caddesin'de İncil dağıtılıyor. Hıristiyanlığa davette bulunuluyor. Uyuşturucu ve alkol bağımlılarının sayısı her geçen yıl artmakta. Uyuşturucu kullanma yaşı liseden ilköğretime sıçramış. Fuhuş, artık küçük Anadolu şehirlerine yayılmış, kırsal kesimde mücadele edilemez duruma gelmektedir. Şeytana tapma olan Satanizm gençler üzerinde sempati uyandırmaya başlamış. Okullarımızda din derslerinin haftalık okutulma saati ve öğretmenlerinin sayıları artırılmalı, haftada en az üçer saat olmalıdır. Şu anda bile yirmi bin din dersi öğretmenine ihtiyaç var. Öğretmen yokluğundan birçok ders boş geçmekte. Milli Eğitim Bakanlığı hemen harekete geçerek, öğretmen ataması yapmalı ve boş geçen derslerin doldurulmasını sağlamalıdır. AB'ye ne?
AB, her geçen gün dayatmalarını daha da artırmaktadır. Türk hükümetini köşeye sıkıştırıp her isteğini yerine getirtme çabasında. İsteklerinin nerede biteceği de anlaşılamamaktadır. Önce temel insan haklarıymış gibi gözüken istekler şimdilerde yerini dayatmalara bırakıyor. AB, din dersleri okullarda zorunlu olmaktan çıkarılsın, seçmeli hale getirilsin diyor. Din dersleri ilk ve orta dereceli okullarda 12 Eylül anayasası ile Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi olarak İlköğretimin 4,5,6,7, ve 8. sınıflarında 2, liselerde de 1'er saat olmak üzere zorunlu okutulması gereken dersler arasına alınmıştır. O günden bu yana dersin müfredatı da 3 defa değiştirilerek, din dersi olmaktan çıkartılıp, "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi" adını almıştır. Dersin müfredatı da laiklik ilkesi gözetilerek yeniden düzenlenmiş ve din dersi değil, din kültürü ve ahlak bilgisi veren bir ders halini almıştır. Ülkemizi 12 Eylül'ün çıkmaz sokağına getiren akımların ve kör döğüşün sonucu o günkü yöneticiler din derslerinin okullarda zorunlu okutulması kararını vermişlerdir. Bugün AB bundan rahatsızlık duymakta ve kaldırılmasını istemektedir. Yoksa AB içersindeki bazı art niyetli kişiler bizim tekrar eski günlere dönmemizi mi istemektedirler!..? Din eğitimi ve laiklik
Türk eğitim tarihinde, 'Din Bilgisi', Din Dersi', veya 'Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi' adıyla okutulan dersler okul programlarının en tartışmalı dersi olmuştur. Din Eğitiminin okutulmaması, isteğe bağlı okutulması veya mecburi olması din eğitimini savunanlar ve karşı olanlarca sürekli tartışılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nde 1924 yılında yapılan tevhid-i tedrisat kanunundan sonraki yıllarda, din dersleri bazen isteğe bağlı okutulurken, bazı yıllarda hiç okutulmamıştır. 1982 Anayasası ile de mecburi kılınmıştır. Okullarda yapılan din eğitimine zaman zaman lâiklik adına karşı çıkılarak bu dersin tedrisattan kaldırılması yönünde fikir beyan edenler olmuştur. Ancak 12 Eylül 1980'den 82'ye kadar yapılan çeşitli tartışmaların ardından 18.10.1982 yılında kabul edilen Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında, Türkiye de din eğitimi ve öğretimi, anayasanın 24. maddesi ile devlet garantisi altına alınmıştır. Ülkemizde lâikliğin tanımının tam olarak yapılmamış olmasından kaynaklanan çeşitli sorunlar vardır. Meselâ bir din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeninin din dersinde namaz konusunu anlatması normal ve müfredatta olmasına karşılık o derse giren öğrencilerin namaza başlayıp namaz kılması lâikliğe aykırıdır denilebiliyor. Yine bir misal vermek gerekirse Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin bir amacı da ahlaklı ve erdemli bir kişi yetiştirmek olunca, öğrencilere yalan konuşmanın sakıncaları anlatılacak fakat pratiğe gelince öğrenci yalana devam mı edecektir? Öğrenciye büyüklere, anne ve babaya saygıdan dem vurulacak akşam eve gidince çocuklar hala anne ve babalarına karşı saygısız davranmaya devam mı edecektir? Ya da hırsızlığın zararlarından, toplumsal huzura zarar verdiğinden ve dine göre haram olduğu anlatılıp ta çocuklar hırsızlık mı yapacaktır? Yoksa öğrencilerin bu ahlak kurallarını günlük hayatlarında tatbik etmesi lâikliğe aykırı mı olacaktır? Eğer ahlak konusunda pratiğe dökülen fiiller, aynı derste anlatılmasına rağmen lâikliğe aykırı değilse, dinin ritüellerinden olan ibadetlerin yapılması ya da çocukların bu ritüelleri yerine getirmesi ne diye lâikliğe aykırı olsun? Din; bilgi inanç ve amelden oluştuğu için din eğitimi de bu üç unsur üzerinde cereyan etmelidir. Bir dine dahil olan kişi o dini öğrenme, öğrendiklerine inanma ve bilip öğrendiklerini hayata geçirme ihtiyacında yada mecburiyetindedir. Bilgi sağlam olmalı, iman ve amel içinde usulüne göre eğitim yapılmalıdır. Usulüne göre eğitim de, uygun yaşta, uygun mekanda ve uygun metotlarla yapılan eğitimdir. Böyle bir eğitimin okullarda yapılması ise bize göre lâikliğe aykırı değildir. Eğer lâikliğe aykırı olsaydı Atatürk 2.2.1923 yılında İzmir'de halka karşı yaptığı konuşmada "Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır. İslâm hayat-ı ictimaiyesinde, hiç kimsenin bir sınıf-ı mahsus halinde muhafaza-i mevcudiyete hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler, ahkâm-ı diniyeye muvafık hareket etmiş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz müsaviyiz ve dinimizin ahkâmını müsaviyen öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, diyanetini, imânını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir."(Söylev; Clt.II;Shf.98) diyerek din eğitimi ve öğretiminin okullarda yapılması gerektiğine dikkat çekmezdi. Sonuç olarak diyebiliriz ki; Yozlaşmanın ve yobazlaşmanın önündeki tek engel din eğitiminin okullarda mecburi tutulmasıdır. Din, kaynağından ve uzman kişiler tarafından öğretilmelidir. Aksi takdirde din eğitimine karşı çıkanlar da yanıldıklarını anlayacaklar. Ancak, yanıldıklarının farkına vardıklarında ise ateş çoktan bacayı sarmış olacaktır. YİNE DE KALEM Daktilonun işine pek çabuk son veren klavye karşısında, kalem, direnmesini sürdürüyor. Çünkü ona bu kez, vefalı evladı yazı sahip çıkıyor. Bilginin ve kültürel birikimin aktarılmasında, kalem önemli bir yer tutar. Eğer yazı, insanla birlikte başlamayıp, sonradan meydana çıkmış, icad edilmişse, kalemin yazıdan önce kullanılmağa başlandığını söyleyebiliriz. Bulunan ilk yazı kalıntılarına göre, daha eski tarihli mağara duvarlarındaki resim benzeri şekiller, elbet sivri uçlu bir aletle çizildi. Şekil çizmede kullanılan bu alete, kalem demek yanlış olmaz. Bu durumda, kalemin yazıdan önce geldiğini, önce kullanıldığını söyleyebiliriz. İlk kalem çivi miydi? Bulunan en eski yazılı tabletlerde çivi yazısı ile karşılaşıldığına göre, evet, ilk kalem çivi idi. Kalem, bu ilk halinden günümüze, şekil olarak pek değişmedi. Sivri uç, tüy, kamış ve divitteki gibi mürekkebe batırıldı, veya, bu uç mürekkep akıttı, veya kurşun kalem olup, kendini tüketerek yazdı. Ama hep, çivi gibi sivri uçlu olageldi. Üzerine yazılan maddeler, mermer, kil tablet, deri, papirüs, ipek, bez ve nihayet kâğıt olarak değişse de, kalemin şekil ve işlevi değişmedi. Devlet dairelerinde, kalem odaları oluştu. Kalem kulananlar, yani katipler, itibarlı bir sınıftı. Kalemin insanlararası bilgi, birikim ve haberleşmedeki tek başına hakimiyeti, matbaanın icadıyla bile pek sarsılmadı. Üretimiyle bir sektör haline gelen kalemlerin güzelliği, gözalıcı hale geldi. Bu değerli kalemler tamir edilmeğe de başlandı. Halen, Istanbul'un, Sirkeci gibi yoğun merkezlerinde kimi küçük tamir dükkanlarında, kalem tamir edilir, yazısına rastlamak mümkün. Ancak daktilo makinası yapılınca, durum değişti. Daktilolar yaygınlaştıkça, kalemin sarsılmaz hakimiyetine ortak oldu. Önce resmi yazışmalarda, devlet dairelerinde kalemin hakimiyeti sona erdi. Katipler, önlerine daktilo kondukça, kalemi bıraktı. Pek çok yazar, daktilosunu, kendinden bir parça, bir arkadaş gibi gördü. Ancak sevgililer ve dostların yazışmasında, kalem saygınlğını, sırdaşlığını korudu. Nihayet klavyenin, yani bilgisayar tuşlarının ortaya çıkıp hızla yaygınlaşmasıyla, daktilonun pabucu, kısa sürede dama atıldı. Daktilo satıcı ve tamirciliği ortadan çekiliverdi. Daktilonun işine pek çabuk son veren klavye karşısında, kalem, direnmesini sürdürüyor. Çünkü ona bu kez, vefalı evlâdı yazı sahip çıkıyor. Çocuklarımız yazı yazmayı, kalem ile öğreniyor. Yani: bilgi kapısının anahtarı, her şeye rağmen, yine de kalem...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |