AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
K R O N İ K  M E D Y A
Faturayı Türkiye'ye çıkaran yazılardan en neti Zaman'daydı...

Wall Street Journal'daki "Türkiye'deki Amerikan aleyhtarı duygular ya silinecek, ya silinecek" yazısının üzerinden bir hafta geçti, köşe yazarlarımız hâlâ meselenin üzerinde... Tepkileri iki ana kategoride toplayabiliriz: "Yuh yani, yalnız aklımızı değil ruhumuzu da istiyor adamlar" deyip yazıda en küçük bir haklılık payı görmeyenler ve yazıyı, "Haklı tarafları var ama hırsızın hiç mi suçu yok?" diye değerlendirenler... Bu ikinci kategoriyi, WSJ yazarı Pollock'un hükümet ve devlet bürokrasisindeki "nispeten ABD yanlısı" diye tanımladığı grubun medyadaki temsilcileri olarak değerlendirebiliriz... Ama hatırlarsanız, onları da "korkaklıkla" suçlamıştı yazar: "(...) Bütün bunlar mevcut hükümette ve devlet bürokrasisinde nispeten ABD yanlısı bir-iki yetkilinin kalmadığı anlamına gelmiyor. Fakat kamuoyu önünde bir şey söylemekten korkuyorlar. Kendi aralarında ise sürekli, ABD'nin 'farklı şeyler yapabilecek olduğu' önemsiz meselelerden şikâyet ediyorlar."

Aslında bir kategori daha var: Faturayı bütünüyle Türkiyeye çıkaran ve "ABD'nin hiç mi suçu yok?" sorusunu "İyi de, dünyada kimsenin söz geçiremediği, en yakın Batılı müttefiklerini dahi çiğneyip geçen Amerika'yı yola getirmek bize mi düştü" cevabıyla geçenler... Yazarın sözleriyle söylersek, "Kendi aralarında sürekli, ABD'nin 'farklı şeyler yapabilecek olduğu' önemsiz meselelerden şikâyet" etmeyenler...

Yukarıdaki soruyu da cevabı da Zaman gazetesi Washington muhabiri ve gazetenin yazarlarından Ali H. Aslan'ın "Ya metal fırtına ya beyin fırtınası" başlıklı yazısından (21 Şubat) aldık. Aşağıda bu yazının geniş bir özetini bulacaksınız. (A.G.)


'Ya metal fırtına ya beyin fırtınası'

Bir musibet, bin nasihate bedelmiş. Ben dahil bir avuç adam uzun zamandır kendimizi parçalıyor, Washington'daki rahatsızlığın boyutlarını ve Türkiye'nin ulusal çıkarları için bunun düzeltilmesi gereğini anlatmaya çalışıyorduk. Ne vakit Wall Street Journal'da (WSJ) musibet gibi bir yorum çıktı, ancak o zaman büyük bir tartışma başgösterdi. Ama ben bazı müzmin kafalara bunun bile dank etmeyeceğini düşünüyorum. Çünkü o kafalarda beyin fırtınası değil, 'metal fırtına' esiyor...

(...)

WSJ yorumundan birkaç gün önceki 'Dil belası' başlıklı yazım da bu cümledendi. Çünkü son zamanlarda hangi Amerikalı ile konuşsam, Türkiye'deki ABD karşıtı havadan yakınıyordu. Hatta yazımın çıktığı gün, Türk-Amerikan sorunuyla ilgili devlete rapor hazırlayan kdıemli bir araştırmacıyla görüşmüştüm. Bu emekli Amerikalı diplomat, bana nazikçe WSJ'dekine benzer gözlemlerini aktardı. Özellikle AK Parti hükümetiyle ilgili soruları ve tespitleri, Washington'da çoklarının endişelerini yansıtıyordu. Görüştüğü laikçiler ona 'Siz Amerikalılar çok safsınız. Demokrasi niyetiyle Erdoğan hükümetini desteklediniz. Değiştikleri hikayesine inanıyorsunuz. Ne derece tehlikeli olduklarını hâlâ anlamadınız mı?' diyormuş.

AK Parti hükümeti, kendi icraatlarıyla içte ve dışta altını oymak isteyenlere en ideal malzemeyi veriyor. Batılı zihinlerde özellikle zina kanunu saçmalığından ve İsrail hükümeti karşıtı sert beyanlardan sonra ayyuka çıkan soru şu: Erdoğan ve arkadaşları gizli İslamcı mı? Güçlendikçe Türkiye'nin yönünü ABD ve Batı'dan çevirmek mi istiyorlar? Avrupa Birliği sürecini sadece kendilerine daha fazla siyasi hareket alanı açmak için mi kullanıyorlar?

(...)

Washington'da görüştüklerim, eskiden Türkiye'de birkaç generali iknanın yeterli olduğunu, ama artık ABD'nin de desteklediği demokratik ortamda işlerin o kadar rahat yürümediğini teslim ediyor. Bu, Amerikalıların demokratikleşmeden memnun olmadıkları manasına gelmiyor. Ama adamları illa pişman mı etmek gerekiyor? Efendim, ABD'nin hiç mi suçu yokmuş, eleştirileri hak etmiyor muymuş? İyi de, dünyada kimsenin söz geçiremediği, en yakın Batılı müttefiklerini dahi çiğneyip geçen Amerika'yı yola getirmek bize mi düştü? Şurada birkaç yıldır toparlanmaya başladık diye dünyanın en güçlü ülkesi falan mı olduk? Hem bu işler kovana çomak sokarak mı yapılır? Türkiye'yi Amerika'yla sürtüştürerek Kuzey Irak bahanesiyle maceraya sürükleyen Enver Paşa zihniyetli günümüz Jön Türklerine ve onlara alet olan saf Anadolu çocuklarına sesleniyorum. Tarihî bir yanlış içindesiniz. 'Metal fırtına'dan gerçekten endişe ediyorsanız, lütfen azıcık beyin fırtınası yapınız…

Üslubum biraz sert olduysa, kusura bakmayın. Ama gelişmeler hayra alamet değil. İnsanın gerçekleri duyurmak için bazen de 'heavy metal' çalması gerekiyor…


Arthur Miller'in haber yapılmadığı yıllar...

Arthur Miller'in ölümüne gazetelerimiz az yer ayırmadı. Çok da iyi yaptılar tabii ki; yazarın özellikle "Cadı Kazanı" adlı oyunundan Türkiye'nin çıkaracağı dersler az mıdır?

Biliyorsunuz Miller, dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de, yazarlığı dışında şu özelliği ile de tanınıyor: Marilyn Monroe'nun kocası. Aslında şöyle seylemek belki de daha doğru: Miller, dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemezde de, yazarlığından ziyade Marilyn Monroe'nun kocası olmak bakımından tanınıyor...

Neyse; biz gelelim Gündüz Vassaf'ın Radikal Kitap'ın son sayısında yer alan ve Miller ve Harold Pinter'ın "12 Eylül zulmünden ezilenlere destek vermek" için İstanbul'a gelişlerini anlatan yazısına.

Vassaf, bu iki yazarın İstanbul ziyaretinin "medya"yı ilgilendiren yönlerini yazısının iki yerinde şöyle anlatıyor:

"Türk basını ise ziyaretleri boyunca dünyaca ünlü bu iki yazarın bol fotoğrafını çekti ama ne yazık ki Miller ya da Pirter'ın görüşlerini basmaya cesaret edemediler."

"Günlük bir gazetenin başyazarının adasındayız. Başyazar toplantımıza hazırlıklı gelmiş. Başlıca derdi Norman Mailer'ın Marilyn Monroe'ya ait yazdığı biyografiyi Arthur Miller'e imzalatmaktı. İmzalayıp imzalamadığını hatırlamıyorum. Ama farkında bile değildi Miller'in yüzündeki o acı tebessümün. "

Değerli hatıralar doğrusu... "12 Eylül zulmünden ezilenlere destek olmak, onları yalnız bırakmamak. ABD hükümetinin desteklediği askeri cunta rejimine sessiz kalmayacaklarını göstermek için dünya yazarlarını temsilen PEN kulübü adına" İstanbul'a gelen Arthur Miller'a Marily Monroe hakkında yazılan bir kitabı imzalatmaya çalışan bir "başyazar"! (K.B.)


Hürriyet ve Sabah'a hiç mi okur mektubu gitmedi?

Pazar günü Kronik Medya'da, "Bunun 'editoryal tercih'i olmaz" başlıklı kısa yazımızda, "Emek Platformu"nun ülke çapında gerçekleştirdiği "genel grev öncesi son uyarı" eylemlerinde tek sütunluk olsun "haber değeri" bulamayan büyük gazetelerimizden söz etmiştik. Özetle, "haber değeri" apaçık olan kimi haberlerin kimi gazetelerde yer almamasının "editoryal tercih" gbi görülemeyeceğini, bunun gazetecilikteki adının "haber gizleme" (misenformasyon) olduğunu yazmıştık...

Dünkü Milliyet'te, okur temsilcisi Derya Sazak bir tür özeleştiri sayabileceğimiz şu notu yerleştirmişti sayfasına:

"Milliyet'in emeklilerle ilgili yazı dizisine gelen teşekkür mesajlarını 'Sosyal gündeme dönüş' başlığıyla okurlarımızla paylaşmıştık.

Emek Platformu'nca bu hafta Ankara, İstanbul, Zonguldak, Adana gibi illerde 'uyarı eylem'leri yapıldı. Türk-İş, DİSK, TMMOB gibi sendikal ve sivil toplum örgütü üyeleri siyasi parti temsilcilerinin de katılımıyla meydanlara çıktılar. SSK'nin devredilmesi başta, sosyal devletin kazanımlarının AKP iktidarınca geri alınmasını protesto ettiler.

Haber Milliyet'te tek sütun bile yer almadı.

Meydanlardaki emekçiler de Milliyet okuru değil mi? Binlerce kişinin etkinliğinin 'haber değeri' yok mu?"

Gözümüz, Milliyet gibi habere "yok" muamelesi yapan Sabah ve Hürriyet'in "okur temsilcisi" sayfalarında buna benzer bir özeleştiriyi aradı ama, nafile.

Sabah'ın okur temsilcisi Yavuz Baydar, bu işi Milliyet'te yaparken çeşitli vesilelerle görevinin, kendisine iletilen şikâyetlerle sınırlı olduğunu yazmıştı. Hürriyet'in okur temsilcisi Doğan Satmış da öyle yapıyor... Bu durumda, Hürriyet ve Sabah okurlarının, "Emek Platformu"nun eylemlerinde herhangi bir haber değeri görmeyen gazeteleri gibi düşündüğü anlaşılıyor... Tabii bu sonuç, temsilcilerin, kendilerine ulaşan bütün şikâyetleri yansıttığı varsayımıyla geçerli...

Diyelim hiç mektup gitmedi gerçekten ve okur temsilcileri yürekleri sızlaya sızlaya gazetelerini bu konuda eleştiremediler... Bu durumda Derya Sazak'ın "okur mektubu şart değil, yanlış bulduğum şeyi eleştiririm" diye özetleyebileceğimiz tarzı size de daha "faydalı" bir tarz gibi görünmüyor mu? (A.G.)


22 Şubat 2005
Salı
 
YÖNETENLER: Kürşat Bumin
Alper Görmüş


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED