|
|
|
|
|
|
|
|
|
Basına yansıyan bilgilere göre Milli Eğitim Bakanlığı, 16 yeni üniversite kurulması konusunda kanun taslağı hazırlayarak Başbakanlığa sunmuştur. Üniversite açılması düşünülen iller; Kırşehir, Kastamonu, Düzce, Burdur, Uşak, Rize, Tekirdağ, Erzincan, Aksaray, Giresun, Çorum, Yozgat, Adıyaman, Ordu, Amasya ve Karaman olarak sıralanmaktadır. Diğer taraftan, YÖK ve Üniversite rektörlerinin yeni üniversite açılmasına pek sıcak bakmadıkları ve "yeni üniversite sorunları büyütür" düşüncesinde oldukları anlaşılmaktadır. Bu durumda cevaplandırılması gereken iki önemli soru vardır: 1. Yeni üniversitelere ihtiyaç var mıdır? 2. Eğer varsa nerelere, nasıl ve kaç üniversite açılmalıdır? Yeni üniversitelere ihtiyaç vardır 19 Haziran 2005 tarihinde yapılan Öğrenci Seçme Sınavı'na 1 milyon 730 bin 850 kişi girdi. Ancak, bunların sadece yüzde 30'u üniversitede okuma şansını elde edecektir. Halbuki devlet üniversiteleri şanslı % 30'un olduğu kadar, bu şansı elde edemeyen büyük çoğunluğun da malıdır. Yeni ve büyük üniversiteler açılmazsa, üniversite kapısındaki yığılma her yıl daha da artacaktır. Siyasi iktidar, 'ben okumak istiyorum' diye üniversite kapılarında bekleyen yüzbinlerin derdine çare bulma konusunda sorumlu, yetkili ve görevli olmalıdır. Yükseköğretimde okullaşmada olduğu kadar sayı ve kalitede bakımından da gelişmiş ülkelere göre oldukça geride kaldığımız bilinmektedir. Dünyadaki en iyi 500'ün arasına giren tek bir üniversitemizin bile olmayışı kalitenin açık göstergesidir. Son verilere göre Türkiye'de 53'ü devlet , 24'ü de özel vakıf üniversitesi olmak üzere toplam 77 üniversite bulunmaktadır. 2002-2003 öğretim yılı istatistiklerine göre Türkiye'de yüksek öğretim gören öğrencilerin toplam sayısı 1.779.731 dir. Bu öğrencilerin 1.394.656'sı fakültelerde, 61.104'ü dört yılık yüksekokullarda, 323.971'i de 2 yıllık yüksekokullarda öğretim görmektedir. 1995 yılında Türkiye' de yükseköğretim çağ nüfusunun (18-24 yaş) % 18'i, bir yükseköğretim kurumunda okumaktaydı ve bu oranla Türkiye, dünya ülkeleri arasında 60. sırada bulunmaktaydı. Sözkonusu oran ABD'de %81, Norveç'te % 55, Güney Kore'de %52, Fransa'da %50, Birleşik Krallıkta %48, Yunanistan'da %38 idi. Açık öğretimde bulunan 661.854 öğrenci toplam sayıya ( 1.779.731) dahil edilmiştir. Türkiye'de açık öğretimin yükseköğretim içindeki payı (% 37) çok büyüktür, kısa süreli mesleki ve teknik eğitimin payı (%18) ise Japonya (%44) ve Avustralya (%66) gibi ileri ülkelerdekinden çok düşüktür. Özel eğitim kurumlarının, eğitim sistemi içindeki payı Japonya'da % 81, Kore'de % 74, ABD'de % 26, İsviçre'de % 10 iken, Türkiye'de ise 57.213 öğrenci ile sadece % 3 kadardır. 2002-2003 öğreti yılında 23 özel-vakıf üniversitede toplam 483 doktora öğrencisi vardı. Yani her üniversiteye 21 öğrenci düşmekteydi. Bu doktora öğretiminde, yani yeni öğretim üyesi yetiştirmede özel-vakıf üniversitelerinin genelde ne kadar zayıf olduğunu gösterir. Avrupa Birliği'nde üniversite sayıları Bologna süreciyle ilgili olarak, 2005 yılı Ocak ayında, üye ve aday ülkeler yükseköğretimleriyle ilgili yıllık ulusal raporlarını Avrupa Birliği'ne sundular. Ulusal raporlarda 13 ana başlık altında 25 soruya cevap istenmektedir. İkinci ana başlığın ikinci sorusu, üniversite sayıları, özel ve devlet sektöründeki öğrenci sayıları ve yüzdeleri, devlet ve özel üniversitelerin tabi olduğu kuralların aynı olup olmadığı sorulmaktadır. Türkiye'nin 11/01/2005 tarihli raporuna göre, sayıları 24 olan vakıf üniversiteleri öğrencilerin ancak % 5.7'sine öğretim kapılarını açabilmişlerdir. Bu raporlara göre, Almanya'da 365; İngiltere'de 132; İspanya'da 70; Polonya'da 125'i devletin 438 üniversite veya yükseköğretim kurumu bulunmaktadır. Diğer önemli bir konu mesleki eğitimin durumudur. Hollanda'da yükseköğretim öğrencilerinin 187 bini araştırma üniversitelerinde okurken, 326 bini, mesleki eğitim almaktadır. Almanya'daki yükseköğretim kurumlarından 191'i mesleki eğitim vermektedir. Yukarıdaki bilgiler, Türkiye'de en az 100 kadar devlet üniversitesinin olması ve bunların en az yarısının mesleki öğretim vermek üzere yapılandırılması gerektiğini gösterir. Yeni üniversiteler nerelerde açılmalıdır? Herhangi bir fakültenin ve fakültelerden meydana gelen bir üniversitenin açılabilmesi için mutlaka gerekli olan alt yapı, fiziki imkanlar, akademik ve idari kadronun sayı ve niteliği belirlenmelidir. Asgari şart yerine getirilmedikçe bir fakülte ve bir üniversitenin açılamayacağı ve bu hususa aykırı hareket edilemeyeceği yasalaşmalıdır. Belirlenen ölçüde alt yapı ve insan gücü bulunmadan, sırf seçim yatırımı veya günlük politika gereği olarak, özellikle İstanbul-Ankara gibi ana üniversite merkezlerine uzak bölgelerde, üniversite açmaya teşebbüs etmek, veya özel-vakıf üniversitelerinin açılmasına izin vermek o memlekete yapılabilecek iyiliklerden değildir. Üniversitelerimizde alt yapının ve fiziki imkanların çağdaş düzeyde olduğu söylenemez. Laboratuar, hastane, derslik ve kütüphane binalarının yapımı planlanırken, bunların içinin nasıl ve ne ile doldurulup-donatılacağı da planlanmalı ve yapım işi, standart iç donatım ile birlikte tamamlanmalıdır. Ancak bundan sonra o birim hizmete açılabilir. İşte o zaman üniversitelerde öğretim ezberci, gayesiz ve verimsiz olmaktan kurtarılıp çağdaşlaştırılmış olur. Üniversite kampusları toplumun rastgele alınmış bir dilimi olacak şekilde planlanmalıdır. Öğrenci, öğretim elemanı ve yardımcı personeliyle birlikte kampus nüfusu bir ilçe nüfusuna ulaşmaktadır. Bundan dolayı, şehir merkezlerinden yaklaşık 20 km uzaklıkta kurulan üniversite kampuslarında her çeşit sosyal ve kültürel tesis bulunmalıdır. Alış-veriş merkezleri, lokal ve toplantı salonları, spor salonları, çocuk parkları, ana okulu, ilköğretim okulu, cami ve mescitleri, güvenlik sistemi hatta mezarlığı bulunmayan kampuslar toplumun sağlıklı bir kesiti olamazlar. Diğer taraftan, üniversite binaları ekonomi, ekoloji ve estetik özellikleri bakımından çağdaş mimarinin en iyi örnekleri olmalı ve gelecekte de ihtiyaca cevap verebilecek şekilde planlanmalıdır. Yıkık-dökük, eski, sağlıksız ve estetikten yoksun yapıların kapılarına "üniversite" veya "fakülte" tabelaları asılmamalıdır. Türkiye'nin yeni ve büyük üniversitelere ihtiyacı vardır. Hem de bu çok acil bir ihtiyaçtır. Ancak yeni ve büyük üniversiteler İstanbul, Ankara ve Bursa gibi merkezlerin yakınında, çevresinde kurulmalıdır. Bir süre önce Fransa yeni üniversitelerin çoğunu, Paris Üniversitesi I, II, IIIÖXIII adıyla ( XIII.sü Paris-Nord adını taşıyor) Paris'te kurdu. Üniversite şehri, tarihi ile, kültürü ile, coğrafyası ve diğer özellik ve güzellikleri ile eğitim ve öğretime katkıda bulunur ve bulunmalıdır. Üniversiteyi İstanbul'da okumakla Anadolu'nun uzak ve gelişmemiş bir köşesinde okumak çok farklı olsa gerek. Sonuç ve öneriler 1. Çağ nüfusunun önemli bir kısmına yükseköğretim imkanı sağlamanın başka bir yolu yoktur. 2. Unutmamak gerekir ki, yeni üniversite açmanın amacı, bilgi üretiminde ve çağ nüfusunun okullaşmasında ileri ülkelerle yarışabilir duruma ulaşmak olmalıdır. Her ile bir üniversite kazandırmak, politik kazanç sağlamak ve birilerini memnun etmek değil. 3. Üniversite merkezlerine uzak illerde, araştırma yapma ve bilim adamı yetiştirme amacı olmayan ve 2-4 yıllık eğitim öğretim veren "meslek üniversiteleri" kurulabilir. Araştırma, bilgi üretme, bilim adamı yetiştirme ve on binlerce öğrenciye kapı açma görevi olan büyük üniversiteler için İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa gibi büyük şehirler tercih edilmelidir. İstanbul'da sadece bir fakültede binden fazla öğretim üyesi birikmişken, uzaklarda "bir mühür ve bir müdürden" oluşacak yeni üniversitelerin açılması bilime, ekonomiye ve ekolojiye uygun düşmez. YARIN ÇOK GEÇ OLABİLİR! İnsanoğlu, Allah'ın yarattığı en üstün varlık olarak dünyanın pek çok nimetlerinden yararlanırken, pek çok da sorumluluklar yüklenmiştir. Gökyüzü ve yeryüzünde klimetolojik ve ekolojik değerlerin korunmasından tutun da kendi yarattığı uygarlıklara kadar... Allah'ın ve insanın yarattığı bu eşsiz güzellikler içinde yaşamak insanoğlunu mutlu kılar. Aslında dinlerin amacında da bu yok mudur? İnsanı mutlu kılmak en büyük gayedir. İnsan, düzen ve barış içinde uygar olarak mutluluğu yakalar. Uygarlığın ve doğal çevrenin pozitif değerlerini geleceğe taşımakla huzuru yakalar. Dinlerin kökeninde de sevgi, barış, hoşgörü vardır. Bu düzende kaba davranışlara vandalizme yer yoktur. Hz. Peygamberimiz "Geçmişinize sahip çıkın, meyve veren hiçbir ağacı kesmeyin" diye buyurmaktadır. Tüm semavi dinlerin öngördüğü beş temel koruma ilkesi vardır: Nefsini, neslini, malını, mirasını, kul ve kamu hakkını korumak... Bunlar insanı evrensel yapan ilkelerdir. İnanç sistemi, çevreye verilecek zararı önlemeyi ön planda tutan bir sistemdir. İnsan, yalnız kaldığı zaman bile doğal ve tarihi çevreye sevgiyle yaklaşmalıdır. Hz. Peygamber, yine bir başka hadis-i şeriflerinde "İnsanın en hayırlısı çevresine ve diğer insanlara hayırlı olandır" diye buyurmuştur. Geçtiğimiz günlerde bu konulara duyarlı yaklaşan iki güzel ortamda bulunmanın keyfini yaşadım. Tarihi ve doğal çevrenin korunmasına ilgili bir NGO'da çalışmakla, Habitat ve Dünya Çevre Zirvesi gibi pek çok kongrelere makale ve bildirilerimle bilimsel katkılarda bulunmakla milli bir gurur duydum. Bu olaylaradn biri İSO'nun çevreye duyarlı yaklaşan sektörlere verdiği teşvik ödülleri olayıydı. Sayın Bakan Osman Pepe'nin ve İSO Başkanı Sayın Tanıl Küçük'ün konuyla yakın ilgileri apaçık görülmekteydi. İkincisi ise Family Finans Kurumu'nun Hasankeyf'in korunmasını hatırlatırcasına Mustafa Yılmaz'a hazırlatmış olduğu CRR'de sergilenen fotoğraf belgeseliydi. Eski çağlarda kale olan, Roma-Bizans devrinde Cepka, Araplarda Hısn-ı Keyfe denilen, içinden Dicle'nin geçtiği, Hz. Ömer zamanında fethedilen bu şirin kent, yarlarla çevrili bir yamaca yaslanmış 6 bin mağarayı içine sığdırmıştır. Doğal ve mimari güzellikleriyle binlerce yılın izlerini taşımaktadır. Abbasiler, Hemdaniler, Mervaniler yaşamış, 1071 Malazgirt savaşından sonra Artuk başşehri olmuş, 1260'a kadar Eyyubilerce imar edilmiş. Daha sonra Moğol istilasıyla 130 yıl tahrib edilmiş, 14. yüzyılda Selçuklular, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Türkmen beyliklerine 1500'den sonra da Safevilere, Yavuz Sultan Selim'in 1517 Mısır seferiyle Osmanlıya ev sahipliği yapmıştır. Diyarbakır (Amidia) ve Cizre (Bezede) arasında bir köprübaşı konaklama kenti olan Hasankeyf Allah'ın yeryüzünde yarattığı eşsiz güzelliklere sahiptir. Selçuklular'da o devir için eşi görülemeyen sivil mimari örnekleri inşa edilmiştir. Artuklularda, Dicle üstünde 40 m açıklıkla geçen 3 açıklıklı orijinal bir köprü yapılmıştır. Eyyubilerde Sultan Süleyman zamanında Rızk Camii, Zeynel Baba Türbesi ve Ulucami bunlar arasında yer almaktadır. Ancak bugün Mezopotamya'nın bu görkemli başkenti, Ilısu barajının sularına gömülme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Osmanlı hakimiyetinde 6 yüzyıl ticaret ve kültür merkezi olan bu biblo kent, çok geç olmadan suların altında kalmaktan kurtarılmalıdır. Geçmişi koruyarak geleceğe kaynak y aratmak adına bu bizim tarihimize ödememiz gereken insanlık borcumuzdur. Bu görevi Sayın Mustafa Yılmaz'ın gözüyle 4 mevsim boyu ve belgesel akıcılıkla aktarılan fotoğraflarla bize bir kez daha hatırlatan Family Finans'ı ve bu tip çalışmalara devam edeceklerini yineleyen Sayın Genel Müdür Atilla Kurame'yi kutlamamak mümkün değil. Çok geç olmadan doğal ve tarihi uygarlıkların teknolojinin esiri olmaktan bir an evvel kurtarmak, yaşadığımız dünyaya karşı insanlık borcumuzdur. Bu bizim üstün varlık olarak yüklendiğimiz sorumluluklarımızdan biridir. TAVZİH Bu hadiseyi yirmibirinci asrın en önemli hadiselerinden biri kabul ettim/ediyorum. Evet, ilim, ahlak, aşk ve faziletle yıllardan beri perişan ve derbeder olmuş mübarek bir milletin tekrar dirileceğine, bu koskocaman coğrafyada yeniden huzur tesis edileceğine, bu beldelerin barış ve mutluluk diyarı olarak dünyanın imreneceği bir bölge haline geleceğine inancım tamdır. Bu sebeple, beklenilen bu rüya gerçekleştirilirken tâlî seviyedeki düşünce farklılıklarının bir kenara bırakılarak müşterek nokta ve ortak paydaların öne çıkartılması gerekitğini ısrarla vurgulamaya çalıştım. Diyalog köprülerinin inşa edilmesini, münasebetlerimizin sağlam esaslar üzerine kurulması için, karşılıklı olarak, ilmî, kültürel ve edebî eserlerin tercüme edilmesini teşvik ettim. Elbette ki farklı telakkiler, farklı düşünce tarzları, farklı değerlendirmeler söz konusu olacaktır. Ancak ben, bu farklılıkların hiçbir zaman "vuslat bayramımızı" gölgelememesi gerektiği kanaatini taşıdım. Bu noktada Sayın Saparmurat Türkmenbaşı'nın "Ruhnama" adlı kitabı ile ilgili ortaya çıkan tartışmalarda şahsımın da adının geçmesi dolayısıyla bir hususu yeniden belirtme lüzumu duyuyorum: Orta Asya kapıları açıldığı günden beri gerek o ülkelerin halkları, gerekse devlet ricali tarafından Anadolu insanına karşı hep bir dost sıcaklığı, içten bir mürüvvet ve kalpleri teşekkür duygularıyla dolduran bir civanmertlik gördüm. Bu sebeple sürekli olarak bu kardeşlik atmosferinin korunması, onların bu civanmertlikleri karşısında vefa duygusuyla hareket edilmesi gerektiği üzerinde durdum. Çünkü diyalog yollarının her daim açık tutulması bu coğrafya için en elzem bir ihtiyaçtır. Bu sebeple "Ruhnama" ve benzeri kitaplarda bazı hocalarımızın kritiğe tabi tutup tenkit ettiği hususları, yapılan bu civanmertlik muamelesi ve kardeşlik jestleri karşısında hata ve kusur olarak görmedim/görmüyorum. Elbette ki, bütünüyle aynı kültürün kaynaklarından beslenmedik, aynı kültür potasında yoğrulup şekillenmedik. Kabul edilemeyecek bazı değerlendirme ve yaklaşımlar söz konusu olabilir. Ama, kanaatimce, yapılan bunca güzel iş ve hayırlı faaliyetler karşısında, tartışmaya açılan bu hususlar tâli derecede önem arzetmektedir. Bence, asıl önemli olan, samimi bir niyetle kaleme alındığı anlaşılan bu tür faaliyetleri, güzel ve faydalı yönleriyle takdir etmek, varsa hata ve kusurlarını nazar-ı müsamaha ile karşılayıp yapıcı tenkitlerde bulunarak o hataların düzeltilmesine çalışmak ve 21. asrın yamaçlarında solumaya başladığımız dostluk, kardeşlik, birlik ve beraberlik atmosferini devam ettirmektir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |